Akıbet

Azim Haybaroviç iki yardımcısını da yanına alarak amfiye girdiğinde, “Şimdi dekan geliyor,” diye fısıldaşan öğrenciler...
0

Azim Haybaroviç iki yardımcısını da yanına alarak amfiye girdiğinde, “Şimdi dekan geliyor,” diye fısıldaşan öğrenciler bir anda yerlerinden kalkıp hep bir ağızdan selam verdiler. Selam alındıktan sonra, az önce “205’e girin,” diyen öğretmen yönetimi tanıttı ve sözü ona bıraktı. Fakülte dekanı, öncelikle orada toplananların hepsini öğrenci olma mutluluğuna eriştikleri için tebrik etti; gelecek çalışmalarında başarılar dileyerek üniversitenin iç düzeni ve disiplin kuralları hakkında konuştu, amaçtan sapmamaları gerektiğini vurguladı. Ardından listedeki sıraya göre her biriyle tanışmaya başladı.

Azim Haybaroviç tanışma sırasında uzun boylu, yakışıklı, kapkara kaşlı gözlü, dinç yapılı bir gencin adını ve soyadını okuduğunda ona dikkatle baktı.

- Nazarov, nerelisiniz?

- Nurobod ilçesinin Tim köyündenim, - dedi genç, biraz çekinerek.

- Ğolib, anne babanızın mesleği nedir?

- Babam sıradan bir işçi, annem ev hanımı…

Diğer öğrencilerin aksine Ğolib, çiftçilik ve hayvancılıkla geçinen, hiçbir yerde çalışmayan anne babasından söz ederken utanıp sırasının altına girecek gibi olmadı. Azim Haybaroviç, “Yoksa onun oğlu mu?” diye düşünerek bakakaldı. Sınıf çok sıcak olmamasına rağmen cebinden mendil çıkarıp boynunu ve alnını sildi. Ğolib şaşırmıştı: Fakülte dekanı neden ona böyle bakıyordu?

Anne babasının güvendiği dağ olan Ğolib, iki yılın sonunda öğrenci olma mutluluğuna erişmişti. O, oğlunun okumasını namus kadar kutsal sayan babasının ve ömrü köyden dışarı çıkmadan geçen annesinin tek umuduydu. O gün annesi gözyaşları içinde oğlunu bağrına basarak:

- Ğolibciğim, babanın içindeki ukdeler hatırına, seninle kardeşinin okuması için bir ömür evde, bahçede çalışmaya, hayvan bakmaya razıyım, - demişti.

Ğolib bu sözleri bir an bile aklından çıkarmaz, hafızasında bir bayrak gibi taşırdı. Ne iş yaparsa yapsın, arkasında babasının hüzünlü bakışını, annesinin mahzun yüzünü hisseder; ömrü emek ve zahmetle geçen ailesi için bir ışık olmaya çalışırdı.

Günlerden bir gün Azim Haybaroviç Ğolib’i odasına çağırdı.

- Dün yurda gitmiştim. Görevli Taşpolat abi akşamları tek başına zorlandığını, mümkünse bir yardımcıya ihtiyacı olduğunu söyledi. Aklıma siz geldiniz. Akşam altıdan ona kadar Taşpolat abiye yardım edin. Kaldığınız yeri göz kulak olun, yabancıların girmesine izin vermeyin.

Ğolib önce şaşırdı, biraz da tereddüt etti; fakat son cümleyi duyunca düşüncelere daldı.

- Peki…

Bunu duyan Azim Haybaroviç’in yüzünde bir tebessüm belirdi.

- Bugünden başlayın, ama bu derslerinizi etkilemesin. Sizden büyük beklentimiz var…

Ğolib dekanlıktan çıkarken daha da şaşkındı. Azim Haybaroviç neden ona bu kadar şefkatle davranıyordu? Oysa fakültede ondan başka dört yüz öğrenci daha vardı… Bunu iyilik olarak yorumladı; dekanın ailesinin durumunu bildiği için yardım ettiğini düşündü. O gün oda arkadaşlarına, “Bir uğrayıp nöbetçiye yardım edeyim…” diyerek Taşpolat abinin yanına gitti ve Azim Haybaroviç’in gönderdiğini söyledi.

Tam bir ay dolduğu gün Taşpolat abi, Ğolib’e bir tomar para uzattı.

- Bu ne? - diye şaşırdı Ğolib.

- Maaşın.

Günler, aylar bu şekilde geçiyordu. Ğolib üniversitede hocaların dikkatini çekiyor, yurttan maaş alıyor, ailesinden bir kuruş bile istemiyor; geçimini kendi emeğiyle sağlıyordu. Köye gittiğinde anne babasına ve kardeşlerine hediyeler getirdiğinde annesi gözleri dolarak:

- Evladım, kendini bu kadar yorup geceleri nöbet mi tutuyorsun? - diye üzülürdü.

Babası ise sanki bu işin ardında bir sır varmış gibi düşünür; ancak işin iç yüzünü anlayamayınca oğlunun tedbirli oluşuna ve Taşpolat abinin cömertliğine hayran kalırdı.

- Yeter ki yediğin ekmeği helalinden kazan, oğlum… - derdi.

Bir gün şehre gidip oğlunun okuduğu yeri ve yaşamını görmeyi düşündü, fakat hemen vazgeçti: “Oğlumu mahcup eder miyim?” diye. Çünkü bir bacağı dizinden itibaren yoktu. Sol yanında koltuk değneğiyle yürür; otobüs ve trenlerde insanların acıyan bakışlarına maruz kalmamak için genellikle evden uzaklaşmaz, işleri eşine bırakırdı. Ğolib’i şehre ilk getiren de annesi olmuştu…

Ğolib artık üniversitede düzenlenen bilimsel konferanslara katılıyor, bildiriler sunuyordu. Azim Haybaroviç ise ondan büyük umutlar beslediğini söylemekten ve onu yüreklendirmekten geri durmuyordu. Üçüncü sınıfa geçtiğinde onu yine yanına çağırdı:

- Ğolibciğim, biliyorsun, seni sürekli takip ediyorum. Derslerin, yurtta Taşpolat abiye yaptığın yardımlar, konferanslardaki sunumların… Hepsi gayet iyi. Çalışmaya devam et. Kısmetse seni fakültede bırakmayı düşünüyorum. Daha çok oku, bilimsel makaleleri de incele. Bunun için sana bir teklifim var. Üniversite gazetesinde bir iş varmış: düzeltmenlik. Düzeltmenin ne yaptığını biliyorsun, değil mi?

Dekan, düzeltmenliğin ne olduğu hakkında ayrıntılı bilgi verdikten sonra:

- Şimdi gidersen gazetenin editörü seni bekliyor. Git, bu işle de ilgilen, - dedi.

Ğolib dekanlıktan çıktığında önceki hâlinden bile daha şaşkındı. Bazen kimsenin selamını almayan, sertçe bağırabilen bir dekanın kendisine bu kadar iyilik yapmasını bir türlü anlayamıyordu. Sonra, her hocanın kendine bir-iki güvenilir öğrenci seçip onları her yönden desteklediğini düşünerek üniversite gazetesinin yazı işleri bürosuna gitti. Editör onu bekliyordu; tanıştıktan sonra eline birkaç makale verip hatalarını düzeltmesini istedi.

Ğolib sonraki iki eğitim yılını fakülte ile gazete arasında geçirdi. Akşamları yurtta Taşpolat abinin yanında olurdu. Artık boş vakti azalmıştı; fakat düşünmeye ve okumaya daha fazla imkân buluyordu. Geçim sıkıntısı çekmeyen, iki yerden maaş alan ve ayrıca burs kazanan Ğolib, biriken parasını anne babasına gönderir; ileride yüksek lisansa da girme hayali kurardı…

Antrenmanda zorlanan, savaşta cesur olur.

Dört yıl boyunca hem okuyup hem de kendini yetiştiren Ğolib için yüksek lisansa girmek zor olmadı. Adını yüksek lisans öğrencileri listesinde görünce, bu sevinçli haberi bir an önce anne ve babasına ulaştırmak için köye döndü. Oğlunun başarısına sevinen baba, dört yıldır içinde taşıdığı niyetin kabul olduğunu anladı ve o gün, kendi imkânlarıyla bir koyun kestirip oğluyla birlikte şehre doğru yola çıktı…

Baba, fakülte dekanıyla bir an önce görüşmeyi arzuluyor, oğluna yaptığı karşılıksız yardımlar için teşekkür etmek istiyordu. Ancak şehre vardıklarında hava kararmıştı. Ğolib’in ise öğrenci yurdundan başka gidecek yeri yoktu.

Yurda girerken Ğolib, Taşpolat abiden torbadaki eti buzdolabına koymasını, ardından da misafir geldiğini söyleyerek sohbete çıkmasını rica etti.

- Aa, bu bey baban mı? - dedi görevli şaşkınlıkla.

Sonra hata yaptığını mı fark etti, yoksa başka bir şey mi düşündü bilinmez, kendi kendine mırıldanarak:

- Demek bütün mesele buradaymış…

dedi. Ğolib bunu duymadı.

- Taşpolat abi, buyurun çıkın. Babamla sohbet edersiniz, - dedi.

- Elbette çıkarım. Zaten babana söyleyeceklerim var.

Baba, uzun zamandır böyle merdiven çıkmamıştı; yorulmuş, nefesi kesilmişti ama oğlunun kitaplarla dolu odasına girince bütün yorgunluğunu unuttu.

- Şimdi oğlum, bir pilav yapın. Az sonra o amcanız da gelir…

Ğolib, yurttaki kızlardan rica ederek yemek hazırlattı. Oda arkadaşını pazara gönderip birkaç eksiği de aldırdı. Bu arada Taşpolat abi de geldi. Ğolib’in babasıyla tanıştıktan sonra oğluyla ilgili pek çok güzel söz söyledi.

Babanın:

- Oğlumla bunca yıl birlikte çalıştınız. Nasıl bir çocuktur?

sorusundan sonra, Taşpolat abi dört yıldır sakladığı sırrı ağzından kaçırdı…

- Adınızı Azamat abi demiştiniz, değil mi? - dedi Ğolib’in babasına bakarak. Onay aldıktan sonra sözünü sürdürdü:

- Azamat abi, bugün buraya gelmekle çok iyi yaptınız. Oğlunuzun nasıl yaşadığını gördünüz, arkadaşlarıyla tanıştınız. Yarın da okuduğu yeri görürsünüz. Ama beni asıl hayran bırakan şey oğlunuz değil, onun hocası oldu.

Herkes donup kaldı. Ğolib bir Taşpolat abiye, bir babasına baktı; sonra kendisine dikilen oda arkadaşının bakışlarıyla karşılaşınca omuz silkti.

- Azamat abi, size söyleyeyim… Ğolib’in hocası Azim Haybaroviç, sizin çok yakın bir dostunuzmuş, - dedi.

Sonra Ğolib’e dönerek ekledi:

- Ğolibciğim, artık saklayacak bir sır yok. Bugün babana her şeyi anlatacağım. Azamat abi, size söyleyeyim; aslında Ğolib yurtta bekçi olarak çalışmadı.

- Ne?! - diye irkildi Azamat abi. - Nasıl yani? Ama maaş alıyordu?

- İşin özü de bu zaten abi. O dostunuz Azim Haybaroviç, Ğolib’in sizin oğlunuz olduğunu öğrenince bana geldi ve dedi ki:

“Ğolib adında bir çocuğu sana yardımcı olarak göndereceğim. İşe girdiğini, omuzlarında bir sorumluluk olduğunu hissetsin ama onu çalıştırma.”

Nedenini sorduğumda da şöyle dedi:

“Bekçilikte ‘yardımcı’ diye bir kadro yok. Dostumun hatırı için ona yardım etmek istiyorum. Ama yardımı benim yaptığımı bilmesin. Bu yüzden yanına koyuyorum. Sen her gün sanki çalışıyormuş gibi yanında tut, sonra gönder.”

Ortadaki ağır sessizliği Ğolib bozdu:

- Peki, bana maaşı kim veriyordu?

- Maaş diye aldığın, dekanın verdiği yardım parasıydı… Zaten hiç maaş için bir belgeye imza attın mı?

- Estağfurullah! - dedi Azamat abi. Ğolib ise başından aşağı buz gibi su dökülmüşçesine sersemlemişti. Artık her şeyin aslını öğrenmek için bir an önce dekanla görüşmesi gerektiğini anladı.

- Dekan Azim Haybaroviç aslen nereli? - diye sordu Azamat abi aniden.

- O da Nurobodlu. Ama hangi köyden olduğunu bilmiyorum. Hiç ilgilenmedim. Bildiğim kadarıyla filolog değil, pedagojik fakülte mezunu.

Azamat abi birden irkildi.

- Sağ kaşının üstünde bir ben var mı?

- Evet.

Bundan sonra baba başka soru sormadı. Nedense içine kapandı, yorgun olduğunu söyledi ve sırtını dönerek uzandı.

- Ğolib, - dedi Taşpolat abi bekçi kulübesine dönmek için ayağa kalkarken, - galiba babanla Azim Haybaroviç arasında eskiden kalma bir mesele var.

- Ben artık hiçbir şey anlamıyorum… Acaba üniversite gazetesinden aldığım maaş da aslında yardım parası mıydı?

- Onu bilmiyorum, - dedi bekçi. - Bildiğim tek şey, dekanın mert bir adam olduğu. Ben de vicdanıma aykırı bir iş yapmadım diye düşünüyorum.

Bunları söyleyip çıktı. Ğolib ise kapıya yaslanarak, sofranın başında şaşkınlıkla oturan arkadaşını bile unutup, yatağında sırtı dönük yatan ve nedense omuzları titreyen babasına baktı…

“Babam ağlıyor mu?” diye düşündü; ama gidip bakmaya cesaret edemedi…

Azamat abi o gece oğluyla bir daha konuşmadı. Belli ki uyuyamamıştı; bütün gece yatağın demirleri gıcırdadı. Ertesi gün fakülteye doğru giderlerken nedense son derece heyecanlıydı; koltuk değneğini tutan elleri titreyerek sallanıyordu. Ğolib, babasında bir tuhaflık sezse de hiçbir şey soramıyor, yalnızca:

- Baba, yorulmadınız mı? - diyebiliyordu.

Azamat abi dekanlığa vardıklarında birden durdu.

- Önce bir bak bakalım, dekanın kendisi burada mı? - dedi.

Ğolib hızla içeri girip sekreterden dekanı sordu; odasında olduğunu öğrenince hemen geri döndü, babasını da alıp içeri girdi. Sekreter Azim Haybaroviç’in odasına başını uzattı:

- Hocam, sizi görmek isteyenler var.

Sonra dönüp:

- Buyurun, girebilirsiniz, - dedi.

Önce Azamat abi, ardından Ğolib içeri girer girmez Azim Haybaroviç yerinden fırladı; iki adım attıktan sonra birden durdu.

- Azamat!..

Azamat abinin dili tutulmuştu; sanki yürümeye bile gücü kalmamıştı…

- Dostum… - Azim Haybaroviç, Azamat abiye yaklaşıp onu kucakladı. Sanki bir anda bütün geçmişi hatırlamışlar gibi, koltuklarına oturmak yerine birbirlerine dert yanmaya başladılar.

- Azim, sana çok ama çok kırıldım! Ben oğlum çalışıyor, kendi parasını kazanıyor sanırken sen ona gizlice yardım ediyormuşsun! Neden böyle yaptın? Neden kendini ona tanıtmadın?! - dedi Azamat abi bir anda. - Hem ben seni affetmiştim ya?!

- Bekçi ağzından kaçırmış demek… - dedi Azim Haybaroviç. Sonra onu oturmaya davet etti. Karşılıklı oturduktan sonra, ayakta kalan Ğolib’i umursamadan, artık gizleyecek bir şey kalmadığını düşünerek açık açık konuşmaya başladı:

- Hayır. Sen beni affettin ama ben kendimi affedemedim. O gün sen beni kurtarmasaydın belki şimdi yatakta felçli yatıyor olurdum ya da… - Azim Haybaroviç sözünün devamını getiremedi. - O zamanlar… sevdiğim terk etmişti, dünya gözüme karanlık görünüyordu; kısacası deli divane bir hâlde ana yoldan geliyordum. Sen beni fark edip yoldan itmeseydin başıma ne gelirdi bilmiyorum. Sen beni kurtardın ama kendin arabanın altında kaldın. Tedavi gördün, sonra da okulu bırakmak zorunda kaldın. Ben ise seni arayıp soramadım. Dersler, işler derken savruldum gittim. Allah şahidim olsun, bacağını kestirmek zorunda kaldığını bilmiyordum. Beni affet, Azamat. Ğolib’e ne yaptıysam gönülden yaptım. Ama kendimi tanıtmadım. Çünkü kalbi incinmesin istedim. O iyi bir çocuk. Üniversite gazetesinde de kendi emeği çok.

- Orada da maaşı sen mi verdin?

- Boş ver bunu… Önemli olan bu değil. Önemli olan oğlunun bilgili, umut vadeden bir uzman olması. Kendi emeğiyle yüksek lisansa girdi. Artık yolu aydınlık. Ama Azamat, bütün bunlar için beni affet. Ne yaptıysam oğlunun iyiliği için yaptım. Kendimi tanıtmamamın bir nedeni daha var… Bazen gerçek ve iyilik, ancak gizli kaldığında insanı doğru hedefe götürür… Dostum, ben yine de sana karşı suçluyum. Son bir umudum da, bu yollarla günahımı biraz olsun hafifletebilmekti…

Azamat abi hiçbir şey söyleyemedi. Oğluna dönüp baktı; Ğolib ağlıyordu. Bu gözyaşlarının sevinç mi, hasret mi olduğu ayırt edilemiyordu. Ama babasının neden koltuk değneğiyle yürüdüğünü, yirmi üç yıllık bir sırrı bugün öğrenmişti…

Yazar: Xoliyor Safarov / Tercüman: Abdulaziz Rahim / Edebiyat Gazetesi / Şubat 2026 / Sayı 37

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447