Yalnızlık Bir Tercih mi?

1

Yalnızlık bir tercih mi? İnsan bazen yalnızlığın tadını çıkarır, olabildiği kadar özgürce... İliklerine kadar hisseder sevdiklerinin, arkadaşlarının, dostlarının yokluğunu. Yalnızlık başlı başına bir özgürlüktür; hayatın anlamını sorgulamaya imkân verir. Kalabalık dünyada büyük bir fırsat olabilir. Elinde sıcak kahvesi, olabildiği kadar uzaklardaki yıldızları izlerken; kahvenin kokusu ruhunun gizli kalan mahrem yerlerine su gibi ılıkça akarken, vücudu bütün dünya yüklerinden arınmış bir biçimde geçmişteki yaşadıkları ile bugünkü yaşadıklarını harmanlarken uzaklara, bilinmeyen yerlere, mekânlara ve zamana yolculuğa çıkar.

Yalnızlık Bir Tercih mi?

Yalnızlık, kendince yaşadıklarını birer birer hatırlatır. Düşünsene; şehrin sokaklarındaki, caddelerindeki ve kapalı mekânlarındaki o gürültü, zihninin içinde oluşturduğu seslerin yankısıyla seni günbegün yorarken, tek kelime etmeden sanki saatlerce konuşmuş gibi bitkin düştüğünü hatırlarsın. Adım atmak istemezsin; sele kapılmış bir kütük gibi akar gidersin o sonsuz insan yığınları içinde. Durup da etrafına bakınır, "Tanıdık biri var mı?" diye bir göz teması, güler bir yüz ararsın. Sesler, tınılar adeta bir uğultu hâline gelir; kimin ne dediğini, ne konuştuğunu bilmezsin. Birilerinin kendi kendine konuştuğunu görür, "Bu da ne?" dersin. Fakat kulağındaki beyaz bir düğmeyi, o cismi fark edince anlarsın: O, kendi yalnızlığını başka bir mekândaki biriyle gidermeye çalışıyordur. Devir öyle bir devir ki her zaman yüz yüze gelmek, gözlerinin içine bakarak sohbet etmek mümkün olmayabilir. İnsanlar olabildiği kadar yoğun, bir o kadar da yalnızlar. Yoğunluklar mı yalnızlığı getiriyor, yoksa yalnızlık bir tercih mi? Bilmek mümkün değil.

Kalabalıklar içinde kendi hâlinde yürürken pazarcının aniden avazı çıktığı kadar bağırışı ya da bir klakson sesinin beyninde yankılanışı seni kendine getirir. "Ben neredeyim?" der, etrafına bakınırsın. Karmaşanın olanca hızıyla devam ettiğini yeniden görürsün. İnsanların dalgalar hâlinde bir yerlere gidişine şahit olursun. Ya kapalı mekânlara, yeme içme yerlerine ne demeli? Restoranlarda çatal, kaşık ve tabak sesleri yayılır her yana; duvarlara çarparak yumuşar ve zihnimize yerleşir. Sadece karınlar doysun, tabaklar alabildiğine dolu olsun... Ruh hep boş, yedikleri ise bedene yük... Yediğinde bir lezzet, bir tat var mı? Neyle kıyaslayacaksın, en iyisi hangisiydi acaba? Bir çizgin, bir kriterin var mıydı? Doğal mıydı? Önemli olan sadece "çok" olmasıdır. Hedefine ulaştıktan sonra karşındakiyle sohbet etmek ister; sanki savaştan çıkmış yorgun bir biçimde… Konuşacak çok şey de yok aslında, "Hesap!" der.

Sohbet edebilmek için kaç kişi bulabilirsin o koca şehirde? Seni anlayacak, dinleyecek ya da senin dinleyebileceğin... Uzun uzun gözlerinin içine bakarak, yüzündeki jest ve mimikleri izleyerek... Konuşulanlara bakarsın, her yerde aynı: Spor ve siyaset. Sanki çok matah, çok derin konular... Kültürel hayatı canlı tutmak için yeni konular bulmak, anlatmak gerekmez mi? Zamana kısa bir borcumuz var; çevremize, insanlığımıza... Biz dünyaya niye geldik? Gelmemizin bir sebebi var mıydı? Bunu sorgulayabilmek insanı erdeme götürebilir mi? Olgunlaştırabilir mi? Asıl olan, düşüncelerin eyleme geçmesi, yaşanır hâle gelmesi midir? Şöyle bir bakıyorsun; insanlık sığlıklarda boğuluyor. Yüzmeyi öğrenmeye hiç niyeti yok. Zahmetli bir iş, neden zaman ayırsın ki? Zamanı mı var? Allah aşkına, bu kadar kalabalık içinde ne yapsın? Birileri yüzer, denize düşerse de birileri kurtarır onu; insanlık ölmedi ya! Tribünde olmak her zaman iyidir; sorumluluk yüklemez. Konuşsan, gülsen, oynasan da kimse seni yadırgamaz.

Oysa yalnızlık; bütün erdemlerin, okumuşlukların, birikimlerin, yaşanmışlıkların ve görmüşlüklerin bir arada olmasını gerektirir. Düşünmemizi sağlar, sorgulamamızı da. Halkayı ne kadar çok genişletirsek, ne kadar çok insana dokunursak insanlığa hizmet etmiş oluruz. İnsan da tek başına yaşayamaz ki. Yaradılışı buna müsait değil zaten. Sosyal bir varlık; onu mutlu eden de mutsuz eden de çevresindeki insanlardır. Öyle ki kalabalıklar arasında tek başına kalabilmek de büyük meziyet ister. Uzun süreli yalnız yaşamak, insanın kendi içinde kaybolmasını da sağlayabilir. O zaman da kendisini aramaya çıkması gerekebilir. Kabulleniş, içe kapanma, hayattan uzak kalma... Evi sadece bir sığınak olarak görmek, dünyaya açılan kapının sadece evin penceresi olduğuna inanmak ciddi problemleri beraberinde getirir. Yalnızlıkların da bir sınırı olmalı. İnsan doğası gereği sosyal bir varlık; bunu bilmeli ve ona göre kendine bir düzen kurmalıdır. O insan kaynayan şehirlerde mutlaka konuşabileceği, anlaşabileceği birileri vardır. Tersini düşünmek mümkün değil. Yalnızlık bir tercihken özgürlüktür; ancak zorunlu yalnızlık, özgürlükten fazlasıdır.

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

( Hide )
  1. Kaleminize Sağlık. Gerçekten çok Güzel bir yazı olmuş Hüseyin Hocam.

    YanıtlaSil

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447