İnsanın kendi payına düşeni kabullenmesi, dünyanın en sessiz ama en zorlu savaşıymış. Pencerenin önünde durup sokağı izlerken, gözkyüzü ile aram da bir ömür zaman olduğunu farkettim. Benim payıma düşen; o perde her kapandığında dışarıda kalan maviliği bir daha hiç göremeyecekmiş gibi özlemekti. Bir perdenin asılmasının benden aldığı sadece manzara değildi; o, çocukluğumun geniş ufuklarını ve uçurtmalarımın takıldığı bulutları da alıp götürmüştü.
Şimdi terk edilmiş merdivenlerden iniyorum; ömrüm artık yukarıya doğru değil aşağıya doğru inişe başladı... basamaklar gıcırdıyor, sanki her adımda geçmişin bir parçası daha toz olup havaya karışıyor. Gurbet, sadece başka bir coğrafya da yaşamak değilmiş; insanın kendi hatıralar bahçesinde yabancı bir ziyaretçi gibi dolaşmasıymış. O bahçede çiçekler hâlâ açıyor belki ama renkleri artık solgun, kokuları ise sadece kederi hatırlatıyor.
Her şeye rağmen, bir çürüyüşün ortasında bile insan tutunacak bir ses arıyor. Kulaklarımda yankılanan o büyülü cümle: “Ellerini seviyorum.” Belki de hayatın tüm ağırlığını hafifleten tek şey, birinin o hüzne dokunup onu sevgiyle sarmalamasıdır. Ancak bazen o sevgi bile kurtarmaya yetmiyor; sadece ölümü, bitişi ya da gitmeyi biraz daha katlanılır, biraz daha şiirsel kılıyor.
Sonunda anladım ki; benim hikâyem, eksik bırakılmış bir cümlenin noktası olmaya çalışmaktan ibaretmiş. Payıma düşen buymuş; sevmek, beklemek ve sonunda o beklemenin sessizliğinde usulca eriyip gitmek.
Erdal Burak / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder