Son dönemlerde okullarımızda yaşanan istenmeyen olaylar, ülkemizin tamamında derin bir üzüntüye ve aynı zamanda büyük bir endişeye sebebiyet verdi. Bu elim olaylardan sonra yeni eylemler yapılacağına dair ihbarlar alındı. Adli kuvvetler gerekli tedbirleri alarak, olası yaşanabilecek menfur olayların önüne geçmiş oldular. Küçük yaşta bu tür eylemleri planlayarak yapan öğrencilerin yetişme tarzlarını ve ruh dünyalarını bütüncül olarak anlamada ciddi problemler yaşıyoruz.
İlk eylemi gerçekleştiren öğrenciye baktığımız zaman; örgün eğitim dışında açık öğretime giden bir öğrenci olduğunu görüyoruz. Okula haftada bir gün —o da büyük ihtimalle hafta sonu— gelen bu öğrenci, örgün eğitime göre daha kolay bir eğitim almaktadır. “Bu öğrencinin öğretmenlerle veya okulla ne gibi bir problemi olabilir ki?” diye düşünüyoruz. Kendi isteğiyle örgün eğitimi bırakmış, lise eğitimini dışarıdan tamamlamak isteyen bir öğrenci olduğu anlaşılıyor. Bu öğrencinin aile yapısıyla ilgili çok fazla bilgi yok; onu bu davranışa neyin sürüklediğini tam olarak bilmek mümkün değil.
Fakat Kahramanmaraş’ta yaşanan vahim olayı düzenleyen öğrenciye bakıldığında; emniyet mensubu bir babası ve edebiyat öğretmeni bir annesi var. Ailenin tek çocuğu olduğu biliniyor. Burada ilk soru şudur: Aile, çocuklarının yetiştirilmesi için yeteri kadar zaman ayırdı mı? İkinci olarak; çocuklarını gerçekten tanıyorlar mı?
Birinci soruya cevap ararken; okul rehberlik servisi tarafından yönlendirme yapılarak psikolojik destek alması gerektiği resmi olarak bildirilmiş olmasına rağmen neler yapıldığını sorgulamak gerekir. Öncelikle yapılması gereken ilk iş, bir hekime başvurulmasıydı. Hekim kontrolünde gerekli tedavilerin devam etmesi, okul tarafından da bu durumun izlenir olması gerekmekteydi. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre bir özel kliniğe gidilmiş ancak tedavi devam etmemiş gözüküyor. Bu tavır, tamamen sorumsuz bir veli davranışıdır.
Okulların rehberlik servisleri, sadece öğrencinin okul dışında destek alması gerektiğine dair bildirimde bulunuyor. Onun dışındaki süreç tamamen velinin isteğine kalmış durumda. İster götürür isterse götürmez. Aslında olması gereken; okul rehberlik servisinin bu durumdaki öğrencileri doğrudan sistem üzerinden ilgili hekime gönderebilme yetkisinin olması ve hekimin uygulayacağı tedaviyi takip edebilmesidir. Veli tarafından hiçbir işlem veya tedavi yapılmadan öğrencinin okula devam etmesi; okul ortamında ciddi problemlere, telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilmektedir.
“Çocuklarını tanıyorlar mı?” sorusuna verilecek cevap ise daha vahimdir. Çocuklarının bu tür bir eylem yapabilme potansiyelini hiç mi hissetmediler? Eğer bilmiş olsalardı, baba o yaştaki çocuğu poligona atış talimine götürmezdi. Bir nevi baba, yaşanan vahşete bilmeyerek çocuğunu hazırlamış; atış yaptırmış, silahları tanıtmış ve kullanım biçimlerini göstererek farkında olmadan bir katil yetişmesi için gayret göstermiştir. Kendi çocuğunu tanımamak başlı başına büyük bir problemdir ve bu durum toplum tarafından acı bir biçimde tecrübe edilmiştir.
Diğer bir konu da çocuğun sanal dünyada vahşet içerikli oyunlar oynaması ve ailenin buna müdahale etmemesidir. Çocuğun yaptıklarıyla ilgili kimsenin bilgi sahibi olmaması, kendi başına buyruk hareket etmesi dikkat çekicidir. Babası, çocuğun bu oyunlardan yalnızca İngilizce öğrendiğini ve dilini geliştirdiğini düşünmektedir. Burada öğrencinin ciddi bir dijital bağımlılığının olduğu açıktır. Bununla ilgili gerekli tedbirlerin alınması yerine İngilizce öğrenmesinin bir kazanım olarak görülmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Son dönemlerde dünya genelinde dijital bağımlılık ve ekran bağımlılığı çığ gibi büyümekte. Anne ve babalar, çocuklar sussun, yaramazlık yapmasın diye ellerine telefon verip zaman geçirmelerini sağlarken; aslında çocuklarını farkında olmadan bir bağımlılığa sürüklemektedirler. Bunu toplum olarak iyi anlamamız lazım.
Dijital bağımlılık, aynı zamanda bu mecralarda ciddi bir yalnızlığa itilmiş asosyal bireylerin çoğalmasına neden olmakta; bu bireylerin nasıl bir davranışta bulunacağını kestirmek mümkün olmamaktadır.
Annenin öğretmen olması ancak çocuğunu tanımaması, çocukla anne arasında yakın bir bağ olmadığını ortaya koyuyor. Oysa bir öğretmen, bir öğrencinin nasıl bir duygu durumu içinde olduğunu ve bu davranışların sonucunda neler yapabileceğini öngörebilmelidir. Öğretmen, kendi branşının dışında aynı zamanda bir rehberdir; sınıf rehberlik hizmetlerini yerine getirir, öğrencilerini ve ailelerini tanır, ona göre bir yönetim sergiler. Bu noktada öğretmenin kendi mesleki hassasiyeti de sorgulanmalıdır.
Çocuğun silahlara ulaşması ise ayrı bir facia... Dışarıdan bakıldığında "eğitimli" bir aile gibi gözüküyorlar; fakat hayata dair pratiklerine baktığımızda diplomaların onlara sadece meslek kazandırdığını görüyoruz. Eğer gerçekten eğitimli bir aile olsalardı, bu olayın yaşanması söz konusu olmazdı. Çocuğa sınırsız özgürlük ve konfor vermek, bir süre sonra kontrol edemeyeceğiniz bir aşamaya gelmek demektir. Farkında olmadan kendi çocuğunuzu suça sürüklemiş olursunuz. Sonuçta yetiştiremediğiniz evladınız hem sizin hem de birçok insanın hayatını karartır. Topluma faydalı, ahlaki değerlere ve erdemlere sahip bir birey olması gerekirken toplumu endişe ve korkuya salarak hayatını sonlandırmıştır.
Bu vahim olay; öğrencilerin ve öğretmenlerin hafızalarında derin izler bırakarak eğitim camiasının unutulmaz acıları arasında kalacaktır. Bizler ebeveynler olarak çocuklarımızın yeme, içme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra onları psikolojik olarak hayata en iyi şekilde hazırlamak zorundayız. Sadece maddi ihtiyaçları karşılayarak onları hayata hazırladığımız yanılgısına düşmemeliyiz. Asıl görevimiz; ülke ve dünya şartlarına uyum sağlayabilen, doğal bir afette veya istenmeyen bir olayda kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler yetiştirmektir.
Çocuk yetiştirmek ve onu topluma kazandırmak ciddi bir iştir. Çocuğu olan her birey bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirmek zorundadır. Eğer birlikte huzur içinde yaşayacaksak toplumsal değerlere ve normlara uygun çocuklar yetiştirmeliyiz. Aksi takdirde korkularımız ve endişelerimiz artacak, toplum olarak çok daha ağır bedeller ödemeye devam edeceğiz.
Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Türkiye’nin aylık tek Edebiyat Gazetesi, öykü, deneme, yazı, şiir ve söyleşilere yer vermektedir.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder