Bugünün Çocukları Yarınlarımızın Geleceğidir

Merhaba Şüheda Hanım, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, ben Şüheda ÇETİN. 28 yaşındayım. Aslen Çorum Alacalıyım. Şu an Ankara’da yaşıyorum. Kırıkkale Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği 2018 Lisans mezunuyum. Mezun olduktan sonra Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde çalışmaya başladım. MEB’in açtığı “Özel Eğitim Uzman Öğretici” sınavını kazanarak Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinde, Uzman Öğretici olarak çalışıyorum. Aynı zamanda Okul Öncesi Eğitim Kurumlarına davetli öğretmen olarak katılıyorum. Belediyelerin ve Valiliklerin eğitim üzerine projelerinde eğitmen olarak yer alıyorum.  Alanımla ilgili olan Çorum WEB TV Kanalında “Çocuk ve Aile” programını yaptım. 

Yazar Şüheda Çetin

Çeşitli yerel TV kanallara uzman eğitici konuk olarak davet ediliyorum. Yerel Gazetelere “Çocuk Gelişimi” konusunda ailelere bilgilendirici köşe yazıları yazıyorum. Instagram üzerinde kullandığım “@suheda_ogretmen_“ hesabımdan derslerimden, katıldığım program, proje, etkinlik ve çalışmalarımı aktif olarak paylaşıyorum. Alanımla ilgili çeşitli STK ve derneklerdeki çalışmalara katılıyorum. Günümüz teknolojinin ilerlemesiyle birçok destek eğitim modeli çıkmış durumda. Ben de elimden geldiğince güncel eğitim modellerini takip ederek katılmaya çalışıyorum. Ailelere ve öğretmenlere “Çocuk Gelişimi, Özel Eğitim, Okul Öncesi Eğitim” temel başlıklar dahilinde bilgilendirici içeriklerde seminerler veriyorum. Şu an aktif olarak Ankara’da bulunan bir Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde Uzman Öğretici olarak çalışıyorum.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Üniversiteye giderken yaz tatillerinde kendimi geliştirmek için özel kreşlerde yardımcı öğretmen olarak çalıştım. Alanla ilgili yazılmış kitapları okumaya çalışıyordum. Bir taraftan da gazetelere köşe yazıları yazıyordum. Birden aslında benim de bir kitabım olabilir diye düşündüm ve bunun hayalini kurmaya başladım. Kitap yazma süreci hakkında araştırma yapmaya başladım. Literatür taraması, yazma koşulları, basım süreci ile ilgili bilgi edinmeye başladıkça heyecanım arttı. Sürekli kitapla ilgili hayal kurmaya başladım. Ara ara rüyalarıma bile girmeye başlamıştı. Kitabımın heyecanını, bebek bekleyen annelerin heyecanına benzetiyorum. Bebeğim gibi heyecanla bekledim.

Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Üniversitedeyken kitap yazma düşüncemi Prof. Dr. Birol ALVER Hocamla paylaştım. Kendisine buradan da teşekkür ediyorum. Sağolsun bu konuda beni çok destekledi. Annem bu yolculukta hep destekçimdi. Heyecanımda, telaşımda hep bana güvenerek yanımda oldu. Yakın arkadaşlarım, iş arkadaşlarımdan, meslektaşlarımdan da çok destek gördüm. Hepsine buradan teşekkür ediyorum.

Kundaktan okula çocukların fiziksel, psikomotor, zihinsel, dil, ahlak, kişilik ve duygusal gelişim alanları tek tek detaylı olarak anlattığınız Kundaktan Okula Çocuk isimli kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Çok teşekkür ederim. Kitabımda doğumdan 6 yaşa kadar olan süreçteki gelişim alanlarını tek tek ele aldım. En önemsediğim bölüm ise her gelişim alanının içinde o alanda karşılaşılan sorunlar ve bunlara çözüm yollarını anlattım. Burada kitabı okuyan, örneğin bilişsel gelişim alanında karşılaşacak bir sorun hakkında bilgi sahibi olurken; bu soruna çözüm yollarına da ulaşıyor. Aynı zamanda bu kitap aileye ve öğretmenlere kısacası hayatında çocuk olan herkes için yazıldı. Okuyucu çocuğun gelişim alanındaki basamakları olumlu ilerlemesi için ipuçlarına ulaşıyor.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Bu mesleğe başlayınca, hem kendimi geliştirmek hem de uzmanların görüşlerini ve tecrübelerini öğrenmek adına alanla ilgili kitaplar okumaya ve uzmanları daha yakından takip edip dinlemeye başladım. Öncelikli örnek yakından takip ettiğim yazarlar şunlardır: Doğan CÜCELOĞLU, Haluk YAVUZER, Adem GÜNEŞ, Özgür BOLAT. Kitaplar: Geliştiren Anne-Baba, Beni Ödülle Cezalandırma, Bütün Beyinli Çocuk, Güvenli Bağlanma, Emile. Öncelikli bu yazarlar ve kitaplar sayesinde daha çok bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Kundaktan Okula Çocuk kitabım 6 yıllık bir emeğin sonucu. Çok bekledim, heyecanlandım ve kavuştum. Şimdi ise okurlarımız için satışa sunduk. Yazmak, anlatmak, bilgilerimi paylaşmak bana keyif veren bir durum. Çocuklara, ailelere dokunmak, bir nebze de olsa faydalı olabilirsem ne mutlu bana diye düşünüyorum. Bu sebeple yazmaya devam etmeyi düşünüyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kısaca şunları söylemek isterim. Bugünün çocukları yarınlarımızın geleceğidir. Bu sebeple: Elini tuttuğunuz, gözlerinin içine baktığınız, gülümsediğiniz her çocuğun kalbine dokunabilmeniz dileğiyle…

Her İnsan Kendi Zindanında Yeşerir

Merhaba Berat Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, 2004 yılında Aksaray’da doğdum. Çocukluğumdan beri kitaplara sanata ilgi duymuşumdur. Bunun en büyük sebeplerinden biri ilk emrin oku olmasıdır. Okumak kendini aramaktır. Lise yıllarında şiir yazmaya başladım. Yine bu dönemde şiirlerimiz Kalbin İki Yüzü kitabımız ile yayınlandı. Bazı şiirlerimiz ise dergilerde yayınlandı. Şuan Aksaray Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3. sınıf öğrencisi olmaya hazırlanıyorum.

Şair Berat Özdemir

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiir ruhtan taşan yaşantılarımızın sözcüklere bürünme durumudur. Şiirlerde olmazsa olmaz olan şey dolaylı yoldan verilmesi gereken bir mesajdır. Şair bu mesajı açıkça da ifade edebilir.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik gerçek sanatçıyı hatırlatan ve onun güzelliklerini sözcükler ile gösterebilen bir sanat alanıdır. Çeşitli konularda deneme yazıyorum. Öykü yazmak için henüz erken olduğunu düşünüyorum.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazmak konusunda geçmiş sürekli bizlere basamak oldu. Bu çok değerli bir durum. Lise yıllarında yazmaya başlarken değerli edebiyat öğretmenim Köksal Aktaş bu konu bağlamında bana çok şey kattı. Kendisine tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Ailem ve diğer hocalarıma da desteklerinden dolayı teşekkür ediyorum.

İhtiraslar ve Dizginler isimli şiir kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Bizler ile söyleşi yaptığınız için ben teşekkür ederim.  Her insan kendi zindanında yeşerir sözü ile çıktık bu yola. Zindanımızda yeşerdikten sonra aşkı ve ölümü unutmadan insanlara bir yol gösterecek şiirlerimiz olduğunu düşünüyorum. Her şiirde farklı bir yaşantının, mesajın olduğunu da tekrar hatırlatmak istiyorum.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Mevlana’nın pergel metaforunu şiar edinerek her yere uzanabilmeye çalışırım. Bunun yanı sıra edebiyatımızın değerli aydınlarından olan Sezai Karakoç, Necip Fazıl Kısakürek ve Rasim Özdenören  gibi üstatları okumayı ihmal etmemeye çalışırım.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Önümüzdeki yıllarda değerli okuyucularımıza arayış içinde olan bir gencin hikayesini anlatmak isterim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Değerli okuyucularımıza ve destek veren herkese teşekkür ederim. Eserlerimizi kendilerine bir mesaj atfederek okumalarını tavsiye ederim. Saygı ve sevgiyle…

Kitap Okuyucu Sayımızın Artması Lazım

Merhaba Cem Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba. Annem Artvin babam Ardahanlıdır. Aslen Ahıska Türklerindeniz. Zonguldak’ta doğdum, Bursa’da büyüdüm. Üniversiteyi Sakarya’da okudum ve yine ilk iş deneyimlerimi orada yaşadım. İnşaat Mühendisiyim. Çalışma hayatımın büyük çoğunluğunu kamu kuruluşunda çalışarak geçirdikten sonra 2023 yılında emekli oldum.

Cem Soydemir

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

İlk yazılarım ortaokul ve lisedeki dersler için yazdığım kompozisyonlardı. Kompozisyon yazmada başarılıydım. Öğretmenlerimin teşvikiyle iki defa okullar arası yarışmalara katıldığımı hatırlıyorum. Tabi o yarışmalarda derece yaptığımı hatırlamadığımı da itiraf etmeliyim. Yine lise döneminde şiir defterim vardı. Şiirler yazardım. Kitap ya da şiirler, hikayeler makaleler yazmak bana mutluluk veriyor. İşin doğrusu sosyal bir insan değilim. Sanırım sosyalleşme ihtiyacımı yazarak gideriyorum. Kendimi bu yolla daha iyi ifade edebiliyorum.

Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Ben en çok annemden destek aldığımı düşünüyorum. Annem öğretmen lisesini kazanmasına karşın imkansızlıklar nedeniyle gidememiş. İlk okul mezunu olmasına karşın okumayı çok seven, eline geçen her türlü kitabı okuyan, bana okumayı sevdiren yegâne kişidir. Onun dışında en büyük destekçim değerli eşim ve çocuklarımı sayabilirim. Bu vesile ile hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi tekrar iletmek isterim.

Ankara’da yaşayan genç ve başarılı bir iş adamı olan Mehmet’in Şaman soyundan geldiğini öğrenmesi ve sonrasında olağanüstü paranormal yetenekleri olan şamana dönüşme yolculuğunda yaşadığı olaylar akıcı bir dille okura sunduğunuz Son Şaman isimli kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Öncelikle hikayemiz 2022 yılında geçiyor. Kitabın ismi düşünüldüğünde bu durum ilk sürpriz diyebilirim. Onun dışında gezmeyi, farklı kültürleri tanımayı sevenler için ilgi çekici bilgiler içerdiğini, parapsikoloji biliminin sınırlarını keşfedebileceklerini söyleyebilirim.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Genelde her tür romanı okumayı severim. Ama Ernest Hemingway, Tolstoy ve Orhan Pamuk’un yeri bende ayrıdır. İlk okuduğum roman Ernest Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz romanıydı. 15 yaşlarındaydım. Roman okumayı bana o kitap sevdirmişti. Hemen arkasından okuduğum Silahlara Veda ise beni çok daha derinden etkilemişti. Ergenlik çağının asi duyguları ile hayata isyan etmeye başladığım o dönemde bu iki roman bana yaşama sevinci aşılamıştı. Sonrasında sanırım bir yılda 20’den fazla dünya klasiği romanı okumuştum. Hayata dair neredeyse her şeyi kitaplardan öğrenebileceğimize inanıyorum. Farklı dönemlerden farklı kültürlerden yazarların, farklı türdeki kitaplarını okuyarak, insanı insan yapan değerleri öğrenip daha mutlu bir hayat sürebileceğime inanıyorum. Ve benim hayatımda kitapların önemli ve müstesna bir yer tuttuğunu düşünüyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Aslında iki farklı konuda roman yazma çalışmalarım devam ediyor. Birincisi ergenlik, ilk gençlik ve üniversite dönemindeki deneyimlerin anlatıldığı bir gençlik romanı diyebilirim. İkincisi ise farklı yaşlarda, farklı kültürlere sahip ve farklı suçlardan idam cezasına çarptırılan birbirini tanımayan 3 kişinin son günlerini birlikte geçirirken yaşadıkları olaylar ve duygularının anlatıldığı bir roman.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ülkemizde okur yazar oranı artık çok yüksek ve yeterli düzeyde. Hatta üniversite mezun oranımız pek çok Avrupa ülkesinden yüksek olmasına karşın, maalesef “okuyucu” oranımız çok düşük. Kitap okuyucu sayımızın artması lazım. Okuyucular olarak kendimizi birer fahri görevli kabul edip etrafımızdaki insanları teşvik edip cesaretlendirelim lütfen. Kitap hediye edelim. Sohbetlerimizde kitaplara, romanlara atıfta bulunalım. Son olarak da ülkemizin yaşayan nadir tarihçilerinden olan İlber Ortaylı hocamızın  “Deliler gibi kitap okuyun! Okuyun, güçlenin” sözünü hatırlatmak istiyorum.

Yazar Güz: Lego

Büyük küçük hepimizin çok sevdiği oyuncakların başında gelen legolar, üzerlerindeki girinti ve çıkıntılar sayesinde birbirlerine kolayca kilitlenebilen çeşitli yapı parçalarından oluşurlar. Kullanıcı isterse lego parçalarıyla, bahçesinde çiçeklerin, ağaçların, salıncakların, çocuk oyun alanlarının, mutlu insanların olduğu güzel bir ev inşa eder, isterse de tankların, silahların, yıkık binaların olduğu harabe savaş alanları inşa eder. Lego parçalarını kullanarak neyin inşa edileceği tamamen kullanıcının hali hazırdaki hayal gücüne, zevkine, ilgi alanlarına, odak noktasına, niyetine, arzu ve korkularına göre şekillenir, tıpkı yaşamda olduğu gibi.

Yazar Güz: Lego

İlkokul öğrencisi iken, babamın kitaplığındaki kitaplardan biri dikkatimi çekmişti. Kitap, çocukların çizmiş oldukları resimler aracılığıyla psikolojilerinin analizi ile ilgili idi. O zamanlar, kardeşim 3 yaşında idi ve kendisi resim konusunda oldukça yetenekliydi, halen de öyledir. Kitabı okudukça, günün büyük kısmında zevkle resim yapan kardeşimin resimlerini analiz ediyordum. O dönemler, annem rahatsızlığı nedeniyle çeşitli tedavi süreçlerinden geçiyordu, arada da hastanede yatıyordu. Kardeşimin yapmış olduğu her resimde annemin geçmiş olduğu süreçlerle ilgili küçük de olsa bir atıf ve kendince ürettiği çözüm yolları yakalıyor olmuştum detaylarda. Bilinçaltında o hastalığa ve şifaya, şifa olamasa da kolaylaştırıcı çözümlere odaklanmıştı o yaşta kardeşim. O zamanlar yaşı itibariyle onun elindeki imkanlar sadece hayal etmekten ve resim yapmaktan öteye gitmez gibi gözükse de hayal etmek, imgelemek ile başlar her sorunun çözümüne giden yolculuk. Hayal ve istek yoksa hiçbir yolculuğa çıkılmaz hayatta. 

Dileklerimizin üç boyutlu evrende yaratımına şahitlik edebilmemizin özünde, istemek, inanmak, hayal etmek ve sonrasında da doğru eylemlerde bulunmak yatar.  Her birimiz, bu anlamda devasa bir yaratım fabrikasına bağlı olan yaratım için talepler üreten bilgisayarlar gibiyiz. “Kalpten edilen dua kabul edilir” diye boşuna denmemiş.  Ancak dua ile kastedilen; bir dilenci gibi ağlayarak, yalvararak, bir yandan da kıtlık psikolojinde kalarak o istediğimiz şeyin olup olmayacağından şüphe duyarak, dilde istemek değil. Neyi istediğimiz konusunda net ve emin olup; onu gönülden istediğimiz, onun olacağına tereddütsüz bir şekilde inandığımız an; yaratım için talebi oluşturmuş oluyoruz. Sonrası ise sabır ve emek çoğu zaman. Sabırdan kastım da öyle zamanın geçmesini beklemekten ziyade, o konuda elimizden geleni en doğru şekilde yaparak akışta kalmak. Ben bunu kalp, zihin ve beden üçlemesinin iş birliği yaparak kişiye özgün “tezahür laboratuvarında” ekip çalışması yapması gibi hayal etmişimdir hep. 4 yaşımdan beri hangi dileğimin gerçekleşeceğini, hangisinin gerçekleşmeyeceğini kalpten hissederim. Ne zaman ki, tezahür laboratuvarıma bu üç parçam da dileğimin olacağına yüzde yüz inanarak dahil olmuşsa, o isteğimin gerçekleştiğine şahitlik etmişimdir. Ancak, ne zaman ki isteğimle ilgili bu üçlemeden birinde şüpheye dair emareler fark ettiysem, o isteğim dünya düzleminde karşılıksız kalmıştır. Dilimizde “olmayacak duaya âmin demem” söylemi vardır, tıpkı o misal.

Kalp- zihin - beden üçlemesini kullanarak tıpkı bir projeksiyon cihazı gibi imgelediğimizi bu hayatta seyredebilme yeteneği insanın elindeki en büyük güç iken, bu güç asırlardır sistematik ve bilinçli olarak insanlığa unutturularak, insanın aciz ve özünden uzaklaşarak dışarıya bağımlı olması sağlandı. Bu konuda, çoğumuzun yaşadığı en büyük engel ise isteğimizde net ve kararlı olmak çoğu zaman. İsteğimiz neyle ilgili olursa olsun;

ister iş, ister hobi, ister partner adayı, ister yatırım alternatifi, ister bir eğitim ya da uzmanlaşma alanı fark etmez, o konu ile ilgili alternatif seçeneklerin çokluğunun aklımızı karıştırmaması, odağımızı dağıtmaması gerekir.  Ancak maalesef, insanoğlu dışarıdan kendisine dayatılan, otantik olmayan arzu, istek ve korkuların peşine düşerek önce öz benliğinden, sonra da gerçekte ne istediği bilgisinden uzağa düşüyor. Böylece yaratım gücünü, kendisinin ve dünyanın en yüksek hayrına kullanabilme yeteneğini de kullanamıyor.

Günlük hayatta sürekli kıyas, kıtlık duygusuna, yüzlerce yüzeysel seçeneğe, korku ve endişeye maruz bırakılan insanın öncelikle ne istediğini anlayabilmesi, istediğine yönelik gerekli çabayı, emeği ortaya odaklanmış bir şekilde koyabilmesi ve o istekle ilgili girdiği yolda adanmışlık gösterebilmesi gittikçe zorlaştı.  Oysa adanmışlığın, derinleşmenin olmadığı yerde samimi bir istek ve niyet de yoktur.

O nedenle tezahür ettirdiklerimize, ya da ettiremediklerimize bakıp, hayal kırıklığı yaşayarak “ben bunu istemiyorum” demek bir açıdan şımarıklık gibi geliyor bana.   Yok hayır, halen “benim istediklerim bu değildi” diyorsak, bu yolda sergilemiş olduğumuz eylemlere, yürümekte olduğumuz yollara, geçtiğimiz kapılara, durmakta olduğumuz alana bakmakta fayda var. Eylemimiz neyse, niyetimiz de odur çünkü. Buna rağmen, niyetimizin görünür eylemlerimizden farklı olduğunu iddia ediyorsak, o zaman silkelenip, eylemlerimizi niyetimize göre merkezlememiz gerek. Aksi durumda kişisel sorumluluk almadan, düşük bilinç seviyesinden sadece ahu zar ederek, şikâyet etmekten öteye gidemeyiz. 

Refah, ferah, huzurlu, mutlu yaşamlar inşa etmek isterken (ya da istediğimizi sanırken), kendimizi mutsuz, huzursuz, tükenmiş hissettiğimiz ilişkilerin, iş ortamlarının içinde sıkışık bir şekilde bulmamızın nedeni çoğu zaman bu durumlardan kaynaklanıyor. Sonrasında da küçük bir çocuk gibi ayaklarımızı yere vurup, “neden istediklerim olmuyor!” deme sebebimiz de. Gün içinde maruz kaldığımız her tür otantik olmayan, özümüze iyi gelmeyen, bize hitap etmeyen reklam, film, şarkı, ürün, insan, yaşam şekli, ilişki şekli, sosyal ortam, sohbet aslında öz parçamıza bizleri yabancılaştıran, kendi iç sesimizi, isteklerimizi, ihtiyaçlarımızı görmemize engel teşkil edecek şekilde araya giren sis bulutları, kafa karıştıran toksik dış seslerden fazla bir şey değil. Tüm bunları filtrelemeyi başardığımız an kalbimize, zihnimize ve bedenimize gerçek anlamda öz bakım, şifa ve hürmeti sunarak, yaratım gücümüzü elimize alabiliriz.  

Bundan sonrası ise tıpkı küçük bir çocuğun lego parçalarından oyuncak araba tasarlarken hissettiği neşe, heyecan ve coşkunun eşliğinde kendi özgür irademizi kullanarak yaratıma şahitlik etmek.  Öz’ümden özünüze selamlar olsun. Çocuksu neşe, sevgi, coşku ve aşkla kalmanız dileğimle…

Çocuklar Söyleneni Değil Gördüklerini Kaydeder

Merhaba Rümeysa Hanım, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar. Elbette. Ben 1989 Nevşehir doğumluyum. İki oğlum, yüzlerce kitabım ve onlarca çiçeklerimle mutlu bir hayat yaşayan, renklere, denize ve doğaya aşık bir kadınım. Şuan özel bir kurumda tesis müdür olarak çalışıyorum.

Rümeysa Karacadağ

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Aslında tam olarak şu zaman başladım dediğim bir zaman dilimi yok. İlkokul yıllarımda bile birkaç A4 sayfasını katlayıp kendime bir kitapçık yaptığımı ve mezarlıkta geçen bir öykü yazdığımı hatırlarım. Sonrasında lisede edebiyat kulüp başkanlıkları, okul dergisi ve gazeteleri için denemeler ve eleştiri yazıları ile devam eden bir yolculuk.  Yazmaya yönlendiren sebeplerden biri 30 yaşımdan sonra fark ettim ki kendi yargı sistemimi oluşturuyorum. Oluşturduğum ütopyalarda olmasını istediğim şeylerin olabilirliği beni mutlu ve tatmin ediyor. Ve asla mümkün olamayacak doğaüstü karakterlerin fantastik dünyası beni cezbediyor. 

Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Ben bu konuda çok şanslı bir insanım. Yakın arkadaşlarım ve ailem her zaman destek oldular. Yazdığım öyküleri daha dumanı üstündeyken ilk onlara okuttum.  Yorumlayıp üzerinde konuşup ilerledik. Ve buradan sizin aracılığınızla onlara sonsuz şükranlarımı sunuyorum.  Hep yanımda olmaya devam edin lütfen.

Okyanusta, birbirlerinden habersiz yaşam sürdüren ayrı dünyalara ait iki kalbin hikâyesini anlattığınız Amaris ve Blue kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Çok teşekkür ederim. Bu yolculuğu sizinle birlikte başlayıp bitirdiğim için çok mutluyum. Amaris ve Blue mucize ile başlayan bir dostluk. Alışılmışın dışında bir başlangıçları var ve bence bu durum okuyucular için büyük bir sürpriz. Okuyup bu büyüye kapılmalarını şiddetle tavsiye ederim. Çocuk kitabı gibi görünse de her yaş grubunun altını çizeceği alıntılar var.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Dünya klasiklerini okumayı seviyorum. Özellikle Stefan Zweig hayranıyım dersem yeri var. Başucu kitaplarım biraz farklı türlerden. Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet şiirleri vazgeçilmezim. Bunun dışında Kalp (İskender Pala), Amok Koşucusu ( Stefan Zweig), Rubailer (Mevlana), Uçurtma Avcısı (Khaled Hosseini) ,Zülfi Livaneli (Serenad, Son Ada) ve sanırım Hayati İnanç’ın tüm kitapları. Bunlar ilk etapta aklıma gelenler. Biraz farklı olduğunu söylemiştim.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Aslında hayata geçirmek istediğim birçok proje var ama şuan en çok hayalini kurduğum bir proje var. Yıl bitmeden onu da raflarda görmek istiyorum. Kitabın sloganı şu: "Yetişkinler için başucu hikayeleri". Çocuklar için binlerce masal ve hikaye varken ben istiyorum ki alt mesajlarında çok derin anlamlar olan bir çok hikaye yazayım. Ve bunun için çalışıyorum. Amaris ve Blue’ yu çocukları için alırken yeni çıkacak olan kitabımı da kendileri için alabilecekler. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Evet elbette. Sanallaşan dünyada çocuklarımızın ekranlar karşısında zincirlenmesini önlemek adına biz anne babalara çok büyük bir görev düşüyor. Çocukların iyi bir okuyucu olmasını istiyorsak ilk önce bizim iyi bir okuyucu olmamız gerekir. Çocuklar söyleneni değil gördüklerini kaydeder. Tarzı ne olursa olsun mutlaka hayal dünyasına kapılar bir gün açılmalı. İnsanlar her şeyi akın akın tüketirken üretimin bir parçası olmayı insani bir görev olarak görüyor ve bunun haklı gururunu yaşıyorum. Buna sağladığınız katkılar için size de sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Orkun Cabi: Çifte Kumrular

Sabah camda öten kumru sesiyle uyandınız mı hiç? Bir  arkadaşımla sohbet ederken sabah camdaki kumruların sesiyle uyandığını ve kumru sesini sevmediğini söyledi. Çok hüzünlü ve iç karartıcı buluyormuş. Bu tip yargılar, geçmişten gelen çağrışımlarla ilgili olabilir mi diye düşündüm. Çocukken mutsuz zamanlarında sabah pencerenin önüne gelip öten kumruları hatırlamak ile mutlu bir çocukluk anısında sabah duyduğun kumru sesini hatırlamak, bizim ileride kumru sesini sevip sevmememizde etkili oluyor mu acaba? 

Orkun Cabi: Çifte Kumrular

Benim kumru deyince aklıma gelen ise, Samsun Ladikli olan dedemin Ladik’te hiç kumru olmamasına üzülmesi, bir çift yakalayıp götürebilsem yaşarlar mı acaba diye düşündüğünden bana bahsetmesi idi. Belki de dedemle olan anılarımı hatırlattığı için kumruları seven biri olarak  arkadaşım da kumru sesini sevmesi gerekliymiş ya da ben kumruları sevdirme misyonu ile görevlendirilmişim gibi kumrularla ilgili, kumruya itibar kazandıracak özellikleri saymaya başladım. Doğadaki nadir tek eşli canlılardan biri kumru. Hatta eşine o kadar sadık bir kuş ki, eşlerden biri ölünce diğeri kalan ömrünü yalnız tamamlıyormuş. Bunda muhtemelen kumruların sanayi devriminden geçip kapitalist düzene başlayamamasının etkisi büyük. Saf ve temiz kalpli kumrular kendi ana babalarından gördükleri ve hatta Alfred Adler’in ‘‘İnsan Tabiatını Tanıma’’ kitabında bahsettiği, insanın yetiştirilirken farkından olmadan kendisine öğretilen rolleri oynaması gibi, kendilerine verilen doğadaki tek eşlilik rolünü saf bir şekilde oynamaya devam ediyorlar. Halbuki biraz gözü açılan bir kumru güvercinin biri ile takılsa belki de hayatı sorgulayacak.

Ama yine de modern dünyada bazı değerlerin korunmasını istiyorsak, kumruları takdir etmek ve örnek göstermemiz gerekmektedir. Balkonumuza yuva yapan kumruları yavruları yumurtadan çıkana kadar koruyup kollamak ve balkonu kirletmelerine müsaade etmek boynumuzun borcu.

Tabi kuşlardan bahsetmişken, insan kuş ilişkisinde, insana en yakın kuşlardan olan muhabbet kuşlarını da es geçemeyiz. Hemen hemen her çocuğun anılarında yer eden muhabbet kuşları ile ilgili okuduğum en komik şey, internette gördüğüm muhabbet kuşu fotoğrafının altına yazılmış yazı idi. ‘’Bir tane zengin evinde görmedim muhabbet kuşu, fakirliğin turnusolü gibi hayvan’’ yazmıştı biri, çok gülmüştüm. Çok katılmasam da kedi köpek beslemenin maliyeti yanında hem daha az masraflı hem de daha az meşakkatli bir ev hayvanı olarak muhabbet kuşları birçok çocuğun eve hayvan alalım ısrarlarına son çare olarak tercih sebebi olmuştur.

Oğlum ufakken biz de benzer ısrarı yaşayınca, haliyle soluğu evcil hayvan dükkanında aldık. Satıcıya sordum, muhabbet kuşu alacağız ne alalım. Adam dedi ki; size alışmasını istiyorsanız tek almanız lazım. Tek alacaksanız da erkek alın, erkekler konuşur. Ufak bir şaşkınlıktan sonra tamam dedik. Ben dişilerin konuşma ihtimalinin daha fazla olacağını ve daha cana yakın olacaklarını tahmin ederdim. Tabi satıcıyı dinledik ve bir tane erkek kuş aldık geldik eve. Oğluma sordum ismi ne olsun. Nuri olsun dedi. Akvaryumcunun talimatları doğrultusunda ilk birkaç gün bulaşmadık Nuriye, kendi haline bıraktık. Sonra da eve alışınca saldık kafesinden salona. Nuri de bize alıştı ve üstümüze başımıza,abjure konmaya ve her yeri kirletmeye başladı doğası gereği. Aradan kısa bir zaman geçti, tabi bizim oğlanın da hevesi geçti. Baktım Nuri ilgiden, sevgiden yoksun bir şekilde kafesinde mutsuz mutsuz yaşıyor. Bir akşam işten gelip kanepenin köşesinde otururken, solumdaki mahsun Nuri ile göz göze geldim, o bir anlık göz teması esnasında Nuri ile kurduğum empati sonucunda şu fikre kapıldım. Dedim ben Nuri’nin yerinde olsam, yalnız başıma kafesin içinde bütün gün, zaten Amistad filmi gibi özgürlüğüm elimden alınmış, hayattan bir beklentim yok, önüme konulan karışık yemi yemek dışında. Yalandan koydukları bir top, bir salıncak bir de ayna. Artık yüzüme de bakan yok. Eee, ne beni mutlu ederdi diye sordum kendi kendime? Bunun üzerine, dedim hiç olmazsa yanında bir sevdiceği olsun,   samanlık seyran olur. Şehirler arası yolda giderken tarlaların ortasındaki yalnız evlerde yaşayan insanlar, bir ömrü nasıl geçiriyorsa, bir eş de bu Nuri’ye can yoldaşı olur. 

Ertesi gün kuşçunun yolunu tuttum. Tabi empatiyi abarttığım gibi, aşırı hümanizmle birleşince, ütopik düşünceler aldı beni. Normal insan gibi kuşçudan bir dişi muhabbet kuşu alıp gelmek varken, kuşçuya dedim ki; ‘biz erkek kuşa eş almak istiyoruz’. Adam da ‘seç Abi oradan’ dedi, bir sürü kuşun içinde olduğu kalabalık kafesi gösterip. Dedim ‘ben öyle istemiyorum’. ‘Nasıl yani?’ dedi adam. Dedim ‘ben bizim kuşu size getirsem, sizin kafese koysak, bir süre takılsa diğer kuşlarla, sonra eşini seçtiği zaman gelip ikisini alsam’. Adam dedi ki, ‘abi olur mu öyle şey’. ‘Sen buradan al bir tane dişi kuş, onlar birbirlerine alışır’. Dedim ‘ben istiyorum ki, bizim Nuri sevdiğine varsın’. Adam ‘yok Abi’ dedi, ‘olmaz’. ‘Sonra senin kuşta hastalık varsa benim kuşlara taşır. Kuşlarım ölür, sermayeden oluruz’. Baktım kuş sevdiğine varacak diye akvaryumcu sermayeyi riske etmiyor. ‘Tamam’ dedim ‘o zaman ver bir tane’. ‘Seç abi’ dedi. Neyse seçtim şöyle işveli, cilveli görünen bir tane, aldım eve götürdüm. Kafese koyduk Nuri’nin yanına. Baktım Nuri acayip sevindi. Hemen yanına gitti, yanaşmaya çalıştı. Sırnaşmaya öpmeye falan çalışıyor, tabi hayvan ne zamandır yalnız. Diğeri de bir sürü kuşun arasından alınıp getirilmiş, diskolarda gezerken görücü usulü evlendirilmiş yeni gelin gibi mutsuz. Sana mı kaldım der gibi Nuri yanaştıkça gagalıyor Nuri’yi. O ara bunları seyrederken oğlana sordum ‘adı ne olsun’. Bu sefer ‘Margalo olsun’ dedi bizim oğlan. Yeni gelin sanki ismini duyunca daha da bir havaya girdi. Nuri ile Margalo, Nuri’ye yabancı gelin getirmiş gibi olduk.  Ama Nuri azimli çıktı. Baktım sürekli peşinde. Birkaç gün Margalo’nun ağzından girdi burnundan çıktı ve sonunda sevdirdi kendini, bağlamayı başardı Margolo’yu kendine. Sonraki günlerde bunlar bir sohbet bir muhabbet, bir aşk yaşıyorlar. Tamam dedim bu iş oldu. Ben gereksiz hassasiyet göstermişim. Kuşçu haklıymış. Neyse bir süre daha Nuri ve Margalo’yu evimizde yedirdik içirdik, misafir ettik. Sonra da oğlanı ikna ettikten sonra verdik ikisini de  bir bir yere, kafes temizleme işinden kurtulduk. 

Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine diye bitirelim bu hikayeyi de o zaman. Bu da şu demekmiş; başka insanların mutluluğuna ortak olmak ve bundan kendilerine düşen payı almak. Kalın sağlıcakla.

Hüseyin Avni Cengiz: Dar Vakitler - 2

E öyleyse, meşhur bir özdeyişle ifade edersek:” “Üç günlük dünya için fırıldak olmaya gerek var mı?” Bu kadar kısa bir ömrü fırıldaklık yapmadan nasıl değerlendirmeliyim. Örneğin koca koca idealler sığar mı şu kısa ömrüme? Koca koca idealler şu kısa ömre sığmaz ama mutlaka koca bir idealin, bir ülkünün, bir davanın duvarında bir tuğla; zincirinde bir halka olmalıyım. Peki, neden böyle bir sorumluluğum var? Bu sorunun cevabı önemli ama bu yazının konusu değil. 

Hüseyin Avni Cengiz: Dar Vakitler - 2

Birçoğumuz da biraz öyleyiz aslında. Hepimizin bir “dava”sı yok mu? Kimimiz biraz fazla ciddiye alıyoruz bu işi kimimiz ise daha duyarsızız. Ama iyi-kötü hepimizin bir “ülkü”sü, bir “büyük ideali”, bir “dünya görüşü” var zaten. Peki, sorun nerede? Sorun: Yeterince vicdan geliştirememiş, yeterince ahlakî olgunluğa ulaşamamış yeterince duygudaşlık(empati) yapma yetisi geliştirememiş –en başta sanatçılar olmak üzere- seçkinlere o “büyük dava”ların emanet edilmesinde.  Ben dâhil toplumun her kesimi için geçerli bu söylediklerim. Sanatçı, gazeteci, kanaat önderi, akademisyen, siyasetçi, işçi, köylü, sermayedar vb. herkes için geçerli. Yine kesinlikle belirtmeliyim ki milletimiz bağlamında düşünüyorum. Ve eğer bir öğüt içeriyorsa bu serbest yazım, bu öğüdüm kendimedir.  

“Kirli izlemiyle karışan yüce ülküler/bitimsiz yollara dönüşen serap erimler” demiştim bir şiirimde. Varılması gereken bir erim (menzil) var bir de bulunduğumuz yer var. O erime varmak için kullandığımız yöntemler bazen erimi unutturuyor bize. Mesela Ankara’dan İstanbul’a gitmemiz gerekiyor. Bunun için paraya ihtiyacımız var. O parayı biriktirmeye başlıyoruz. Parayı biriktirdikçe para yığmanın ilkel hazzını tatmaya başlıyoruz. Ve artık amacımız para biriktirmek oluyor. Yığdığımız para bizi daha güçlü kılıyor. Hemencecik (güç) sarhoşluğuna kapıyoruz. İstanbul’a varma eylemi daima ertelenir olmaya başlıyor. Yani varılması gereken hedefe strateji, oraya varma yöntemlerine de taktik, dersek; taktik hokkabazlıklarla oyalanmaktan stratejiyi unutur oluyoruz. Bir de şöyle bir söz var bu konuda: ”Taktik yanlışlarla doğru stratejiye ulaşılamaz.”  

Peki, o büyük “dava”ları yeterince vicdan geliştirememiş, yeterince ahlakî olgunluğa ulaşamamış seçkinlere emanet eden kim? Toplum; yani biziz. Çünkü toplum olarak biz de maalesef aynı zafiyeti yaşıyoruz. Biri, bir haksızlığa uğruyor veya biri bir yanlış yapıyor; o “biri”yle aynı mahallede olmayanın “vicdan” denen duyu merkezi harekete geçmiyor. Geçemiyor. Neden? Yoksa vicdanı olmayan insan mümkün mü? Sadece kendi mahallesinden biri “apaçık haksızlık”a uğrayınca kabaran ya da kendi mahallesinden birinin yaptığı “apaçık yanlış” için susmayı telkin eden o duyuya “vicdan” denmez, denemez.  Oysa en azından insan olarak, millettaş olarak hepimiz aynı mahallede değil miyiz? Bunu bile kavramaktan aciziz.  Sonra daha vahim bir hâle geliyoruz: Kendi mahallemizden güçlü olanımız, kendi mahallemizden görece zayıf olanımıza “apaçık halksızlık” yapıyor; ona dahi susar oluyoruz. Artık işin boyutu değişiyor bu noktada. Herkes susuyor, vahimi sanatçısı susuyor daha ne olsun. 

“Vicdan” üzerine birçok düşünür fikir beyan etmiş. Kimi doğuştan gelen bir yetidir, demiş kimi sonradan kazanılır, demiş. Kimi inanç penceresinden kimi sadece aklıyla bakmış meseleye. “Vicdan”ın doğuştan gelen bir yeti olduğunu savunanlar “manzara-i umumiye”den vicdansız insanları görünce çok şaşırmışlardır herhalde. Bu durumu “vicdanı tefessüh etmek” kavramıyla açıklamışlar. Yani vicdanı sakatlanmış, bozulmuş, geçersiz olmuş, anlamında.   Eğer vicdan doğuştan getirilen bir yeti ise –ki doğru olabilir-  bütün bir toplumun kahir ekseriyetinin özürlü doğduğunu varsaymamız gerekir ki bunu asla halkıma yakıştıramam. Belki bir nüve, bir çekirdek olarak “vicdan” ile doğuyoruz ama toprağı patlatamamış bir tohumun varlığıyla yokluğu arasında ne fark olabilir ki? 

“Vicdan” üzerine düşünen düşünürlerden bir örnek vermem gerekirse: Erich Fromm, vicdanı kaynağına göre otoriter ve humaniter (insanî) olarak ikiye ayırmış. Erich Fromm’a göre otoriter vicdan; doğruya göre değil, dışsal otoritenin isteğine göre hareket eder. Gerçek bir vicdanı temsil etmez. E öyleyse bu yetiye en başından neden “vicdan” demiş ki zaten! Peki, bir ulus “vicdansızlığı” korunması gereken bir değer olarak görüyor olabilir mi? Tabii ki olmaz. Olamaz ama -aslı var mıdır bilmiyorum- şöyle bir şey duymuştum: Büyük yanardağlar, büyük depremler ve kara kış ülkesi Kamçatka Yarımadası’nda yaşayan Moğollar, çok yaşlanmış atalarını öldürürlermiş. (Eğer doğruysa hâlâ sürmüyordur herhalde bu gelenekleri.) Oysa biz öyle miyiz? Biz, yaşlılarımıza karşı çok daha merhametliyiz, hoşgörülüyüz. Burası kesin! Demek ki “iyi” veya “kötü” bir “ulusal vicdan” vardır. Ve bu “ulusal vicdan” zamanla “iyi”ye veya “kötü”ye doğru çok yavaş da olsa değişmekte. 

İrfan Erdoğan: Yağcı Haydar

Polonyalı yağcı Haider'e bölümde çalışan bizim Türkler Haydar ismini taktıkları için herkes ona Haydar diyor. Haider'e şimdi kendisine Haydar demesen dönüp bakmıyor, ismiyle bu kadar özdeşleşti yani. Bölümdeki Türk arkadaşlar Haider demekte zorlandıkları için ikinci bir isim olarak Haydar taktılar ardından da herkes Haider'e Haydar demeye başladı...

İrfan Erdoğan: Yağcı Haydar

Haydar bölümde kadrolu işçimiz değil, yağcılığı sayesinde geçici olarak sürekli sözleşmesi uzatılan biri, hâlbuki çalışmak için bir sürü genç insan geldiği halde en fazla bir ay sonra çeşitli sebeplerden dolayı firma çıkış verdi, ancak Haydar 65 yaşında olduğu halde üç yıldır bizde sessiz sedasız çalışıyor. Bölümdeki yetkililere yapmadığı yağcılık ve önlerinde atmadığı takla yok. Zaten bunu gizlemiyor artık herkes bilip gördüğü için açık açık yapıyor. Bu sayede de işini sağlama bağladı şimdilik...

Sabah vardiyasında işe başlama saatimiz 6 olduğu halde Haydar istediği saatte işe gelir ama yağcı olduğu için kimse ondan hesap sormaz. Halbuki gelir gelmez kartını basıp çalışması gerekirken o gider otomattan kahvesini çeker kendi ayarında birini bulur mola odasında oturur kahvesini içer. Sonra da keyfine göre işinin başına döner. Dönse ne olacak, bu defa da gelenle gidenle lak lak ederek saatini öylece doldurur...

Haydar'ın bir diğer işi de bölümdeki arkadaşları yok yere kendisi gibi yağcı ustabaşı Gonzales'e ispiyonlayıp bölüm yetkililerinden puan toplamak, başka da bir derdi yok. Aslında işyerinin kanununa göre resmi mola zamanları dışında her yaptığın mola için kart basmak zorundasın ama Haydar bölümün yağcısı olduğu için kendisi günde istediği kadar kart basmadan mola yapıyor. Sonra da büroya gidip istediği kişiyi büroya şikayet ederek "falanca filanca kart basmadan mola yaptı" diyerek ayağını kaydırıyor...

36 yıllık fabrika işçiliğim boyunca böyle bir yağcı yalaka görmedim. Haydar, İşyeri ustabaşısı Gonzales'in işe geliş saatini bildiği için pencereden bakarak onun firmaya geldiğini görür görmez hemen kahve otomatına koşup onun için bir kahve çekip onun içeriye girişini bekliyor. O da zaten ezberlemiş artık, biliyor ki Haydar kendisi için kahve çekip kendisini bekleyecek. İçeri girer girmez Haydar ustabaşı Gonzales'in önünde adeta eğilerek kahvesini teslim ediyor, sonra da birlikte yine fabrikanın önündeki parka gidip kart basmadan hem sohbet ediyorlar hem de kahvelerini içiyorlar...

Yağcı Haydar gelecek yıl Şubat ayında emekli olacak, öyle dedi. Onun için de yağcılık yalakalık yaparak zaman doldurmaya çalışıyor...

Edebiyata Girişte Yaşanan Zorluklar

Edebiyat sadece bilim ve sanat dalı değil, aynı zamanda bir meslektir. Bu işi profesyonelce düşünen, bu işten para kazanan insanlar bulunmaktadır. Türkiye bu konudaki en sorunlu ülkelerden biridir. Edebiyat sayesinde geçimini sağlayan insan sayısı Türkiye’de Avrupa ülkelerinin çok aşağısında ve çok az insan Edebiyattan para kazanıyor.

Fırat Kasap: Edebiyata Girişte Yaşanan Zorluklar

Lise ya da Üniversite çağında bir gençsiniz ve gönlünüzü Edebiyata kaptırdınız, bu dünyanın içine girmek istiyorsunuz. Nasıl girmeyi düşünüyorsunuz? Mutlaka size akıl veren birileri bulunur. Yazılarını şu dergiye gönder, bu gazeteye gönder şeklinde tavsiyeler birçok gence yapılmıştır. Gazeteler, dergiler, kitaplar yeni yazarları ortaya çıkarmada topluma önayak olan imkanlardır. Hem devlet hem özel sektör tarafından desteklenmeleri gerekir fakat bu desteği maalesef göremiyoruz.

Edebiyata girişte yaşanan zorlukları anlatan iki roman örneği edebiyat sevenler tarafından iyi bilinir. Knut Hamsun’un Açlık romanı ve Jack  London’uın Martin Eden’i.İki romanda da kahramanlarımız eserlerini yayımlatabilmek için büyük mücadele verirler. Aç kalırlar, değişik işlere girip çıkarlar. Belli bir süre sonra yazdıklarından para kazanmaya başlarlar. Kazandıkları paralar ise çok düşüktür. Geçinebilecekleri parayı kazanmaları uzun zaman alır. Türk Edebiyatı’nda birçok yazar kendisini ilk olarak gazetelerde, dergilerde göstermiştir. Herkes babadan zengin olacak diye bir şey yok. Aileden zenginseniz ve yetenekliyseniz edebiyat dünyasına girmeniz kolay. Dergilerle, gazetelerle uğraşmak yerine matbaaya parayı bastırır, kitabınızı yayımlatırsınız. Peki doğuştan fakirseniz ne olacak? O zaman yeteneğinizi keşfedecek bir yayıncıya ihtiyacınız var.

Eskiden gazeteler edebiyatçılardan geçilmezdi. Yazarlar hem köşe yazarı olarak gazetenin kadrolu elemanıydı hem de eserlerini gazetede tefrika ederlerdi. Romanlar her gün parça parça yayımlanırdı. Hikayeler, şiirler, anılar, gezi yazıları, her türlü edebi metin gazetelerde kendine yer bulurdu. Çocukluğumda, seksenli yıllarda Yaşar Kemal’in İnce Memed romanının yayımlandığını gayet net hatırlıyorum. Orhan Veli Nahit Hanım’a mektuplarında Sait Faik’in gazetede çalıştığını, kendisiyle röportaj yaptığını anlatıyor. Behçet Necatigil’den, Cahit Külebi’ye, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Orhan Kemal’e kadar birçok yazar kendilerini gazeteler sayesinde tanıttılar. Otuzlu yıllarda Akşam gazetesinde Nazım Hikmet Orhan Selim takma adıyla yazılar yazıyordu. Karşısındaki sayfada ise Peyami Safa vardı. Değişik konularda tartışıyorlardı. Tarık Buğra edebiyata Konya’da yerel bir gazetede yazarak başladı. Uzun yıllar boyunca gazeteler yazarları destekledi, besledi. Peki günümüzde durum nasıl? Durum hiç iç açıcı değil.

Seksenli yıllarla birlikte gazeteler genç yazarlardan yüzlerini çevirmeye başladı. Gazetelerde; siyasetten ekonomiye, savaş haberlerinden, borsadaki  hisse düşüşlerine kadar bir sürü konuya yer veriliyor fakat edebiyat kendisine gazetelerde yer bulamıyor. Gazetelerin yazılı basın olarak tirajı yerlerde sürünüyor. Basılı gazeteleri okuyanlar kırk yaş ve üzeri kuşaklar. Gençler gazeteleri internet ortamında okuyorlar, onların da gazetede edebiyat var mı diye bir dertleri talepleri  yok.

Gelelim dergilere: Dergiler de gazeteler gibi eskiden genç yazarların ilgi odağıydı. İlk ürünlerini ortaya koyan gençler kendilerini dergilerde gösterirlerdi. Dergiye yazısını gönderen genç heyecanla yazısının çıkacağı günü beklerdi. Yazı Varlık’ta, Papirüs’te, Dergah’ta ya da Büyük Doğu’da çıkmışsa o genç artık ünlü biri sayılırdı. Şairler, yazarlar hem dergilerde yazarlar hem de olanakları varsa kendi dergilerini çıkarırlardı. Orhan Veli ve arkadaşları Yaprak dergisini çıkardılar, Necip Fazıl Büyük Doğu dergisini çıkardı. Cemal Süreya’nın dergisi Papirüs’tü. Edebiyata yön veren kurum dergileri bugün de sağlam bir şekilde ayakta duruyorlar. Türk Dil Kurumu’nun Türk Dili dergisi, Dil Derneği’nin Çağdaş Türk Dili dergisi yayımlanmaya devam ediyor.

Gazeteler edebiyata kapılarını kapatınca yük dergilere kaldı. Artan maliyetler yayıncıların dergilere zam yapmasını zorunlu kılıyor. Pahalanan dergileri ise insanlar alamıyor. Az olan kazancını garantiye almak isteyen dergi sahipleri ise gençlere yer vererek riske girmek istemiyor. Genç yazarın ilk eserini basarak yayıncı iki yönden tehlikeye girebiliyor. Birincisi basılan metin beğenilmeyebilir. Okur bir kitaba verdiği parayı vererek aldığı dergide niteliksiz bir metin görmek istemiyor. İkinci risk intihal tehlikesi. Eğer genç kendi yazım diye yayımlanmış bir metni gönderdiyse, bu yayıncı için hukuki bir tehlike demektir. Bu sebeplerden dolayı dergi sahibi tanımadığı genç bir yazara dergisinde yer vermek istemiyor. Tanıdığı yazarların eserlerine yer vermek istiyor. Böylece genç yazarlara dergilerin yolu kapanmış oluyor. Seksen milyonluk nüfusa bakarsak ,milyonlarca genç sayısına bakarsak zaten yayımlanan dergi sayısı devede kulak kalır.

Gençler gazetelerde yazı çıkaramıyor, dergilerde çıkaramıyor peki nerede çıkaracak? Çözümü her genç kendi bireysel mücadelesiyle, yakınlarının desteğiyle buluyor. Seni  maddi ya da manevi anlamda teşvik eden bir dayın amcan yoksa bu piyasaya girmen zor. Çetin Altan gazetedeki köşe yazısında birtakım zorluklardan, sıkıntılardan bahseder sonra da yazısını şöyle bitirirdi: Enseyi karartmayalım. Ben de edebiyata gönül vermiş gençlere sesleniyorum: Enseyi karatmayalım.      


Ya Çince Ya da Çince

Uçağım Çine indiğinde ülkeye girene kadar havaalanı pasaport kontrolünde o kadar çok sorguya maruz kalmıştım ki, yarım saat kadar sonra dışarı çıkıp da, bir taksiye atlayıp kalacağım otele vardığımda artık her şeyin normal yürüyeceğini düşünüyordum. Yanılmışım. Gezmek için sokağa çıktığımda bunu çok iyi anladım. Bir kere Çinceden başka lisan konuşan hiç yok gibi. Otelden taksi tuttuğumda gideceğim yerin adresini gösteriyorum, şoför hiç anlamıyor. Otel kapısındaki çocuk gelip bir kağıda gideceğim yerin adresini Çince yazınca şoför kafa sallayıp atlıyor arabasına. Burada otel görevlisi vardı da işi kurtardık, peki ben geri geleceğim zaman veya yoldan bir arabaya bindiğimde nasıl anlatacaktım derdimi ? Düşünmenize bile gerek yok, tabi ki hiçbir zaman anlatamadım. Ta ki etraftan şansa birilerini bulup da Çincesini yazdırana veya söyleyene kadar. Hiç abartmıyorum (otelin ismini söylemem biraz reklama kaçacak ama), otelime dönmek için yoldan geçen bir taksiye işaret ettim. Durdu. Bindim. Elimdeki otel kartını gösterip “Hilton Hotel” dedim. Tık yok. Hilton Hotel yahu !!! Hilton.

Kadir Ersoy: Ya Çince Ya da Çince

Adam kağıda baktı, baktı hiçbir şey anlamadı. Şansımı başka şoförlerde denemediğimi mi sandınız? O gün iki saat yürüyüp otele ulaştığımı hatırlıyorum. Yollarda Çince tabelalardan başka bir şey yok zaten, sıkıysa anla! (Bu seyahatimden sonra 28 kere daha Çine geldim ve her gelişimde Çini daha gelişmiş buldum, yani şimdilerde tek tük İngilizce tabelalar da var, özellikle ticaretle uğraşan şirketlerde kesin İngilizce konuşanlar da var, ama sokaktaki halkla anlaşmak hâlâ zor). Bir örnek vermeden size derdimi tam anlatamayacağımı biliyorum. Onun için başıma gelen şu gerçek olayla konuya açıklık getireyim.

Çin’e ilk gelişim olduğundan biraz ilginç hediye almak istiyorum ama o kadar çok enteresan şeyler var ki dükkanlarda, hangi birini alayım? Çaylarını methetmişlerdi. Bir küçük dükkan gibi, yarı açık, daha doğrusu bazı raflardan oluşmuş, bizdeki işportacılardan biraz daha bakımlı bir yer gördüm. Yaşlı bir Çinli vardı. Rafta duran içinde çay olan küçük teneke kutulardan birini gösterdim, lisanla anlaşamayacığımız için, elime kağıt bir para alıp sallayarak, kaç para anlamında fiyatını sordum. Adam hiç ifadesizce yüzüme baktı. Birkaç kez daha hareketimi tekrarladım, ama yine hiç tamamen ilgisiz. Ne biçim satıcı bu? Bizde turist müşteri görseler koluna yapışıp içeri çekerler. Elimi uzatıp raftan bir teneke kutuyu aldım, adama doğru uzatıp tekrar parayı gösterdim. Konfüçyus suratlı, beyaz kırışık yüzlü, bembeyaz sakallı ve arkasında at kuyruğu yapmış beyaz saçlı adam biraz sinirli bir şekilde elimden kutuyu alıp yerine koydu. Aaaa ...!!! Ben de gerilmeye başlamıştım artık. Bir çay almayı dahi beceremeyeceksem bu ülkede!  Tekrar bir teneke kutuyu aldım adama sallayarak gösterdim ve masanın üzerine kağıt parayı koydum. Adamın yüzü kıpkırmızı oldu, hışımla elimden kutuyu çekti, ceza olarak bir de sıkı şaplak indirdi koluma. Çince bir şeyler bağırıp durdu (pek iyi şeyler olmadığını tahmin etmek zor değildi tabi). Sağdan soldan geçenler bizi seyrediyorlardı. Nihayet kravatlı bir genç yanaştı ve “İngilizce konuşuyor musunuz?” dedi. “Evet, seni Allah gönderdi herhalde” deyip hemen olanları anlattım ve neden bana çay satmak istemediğini sordum. Genç önce çatık kaşlı, o beyaz suratı kıpkırmızı kesilen, bağırıp çağıran yaşlı Çinliye bir şeyler söyleyip onu biraz sakinleştirdi. Sonra da bana döndü ve  “Beyefendi, bakın karşıda süpermarket var. Oradan çay alabilirsiniz” dedi. “ Tamam da kardeşim, ne olur buradan alsam yani?” diye sorduğumda aklımın ucundan bile geçmeyen bir cevapla karşılaştım. “Siz ne yapıyorsunuz Beyefendi, burası bu Çinlinin aile mezarlığı. O çay sandığınız teneke kutuların içinde adamın ailesinin çeşitli fertlerinin öldükten sonra yakılmış cesetlerinin külleri var.” dedi.

Buz gibi dondum. Gençten benim yerime adama çok özür dilediğimi söylemesini rica ettim. Tekrar tekrar yarı belime kadar birkaç kez eğilip özür selamı verdim ve arkamı dönüp, o dükkana benzeyen mini mezarlıktan hızlı adımlarla uzaklaştım. Ne bileyim ben? İngiltere’de falan böyle minik teneke kutularda çay satarlar. Üstlerinde de bıyıklarının uçları yukarı doğru bakan  eski beyefendi suratlı insanlar falan olur. Eee... Burada da öyleydi, üzerinde Çinli kafa resimleri vardı, minik teneke kutulardı ve adamın olduğu yer de minik bir dükkana benziyordu. Ne yapayım yani? Vay be, Hanıma hediye olarak az daha adamın dedesinin küllerini götürmüş olacaktım. Onun için şayet aklınızdan Çin’e gitmek geçiyorsa, ya Çince öğrenin, ya da Çince öğrenin.

Seyahat Anılarından:  1998 / Kadir Ersoy

Yaşı Küçük Düşüncesi Büyük Zezè'nin Öyküsü

Romanımızın  hikayesi 1968 yılında Rio de Janeiro' da. Bangu mahallesinde geçer. Yazarımızın  kendisinin çocukluğuna dayanan otobiyografik bir romandır. Vasconcelos,  okurlarına Rio de Janeiro'nun gecekondu kasabasında zorlu şartlar altında büyümekte olan, hayallerini, hüznünü ve düşüncelerini içinde yaşayan bir çocuğun kendi dünyasının görüntüsünü aktarıyor.

Şeker Portakalı

Hikâyemizin kahramanı küçük Zezé, hayatta kalan yedi kardeşin ikinci en küçüğüdür. Zorlayıcı şartlar altında, varoşlarda sürdürülen bir hayat ve babaları işsiz olduğundan, aileyi ayakta tutabilmek için fabrikada, uzun saatler ayakta kalarak çalışmak zorunda olan bir anne. Mahallede yoksulluk içinde yaşayan pek çok kişi var olsa da, özellikle Zezé’ye, ailesinin Noel'de iyi bir yemek ve hediyelere paralarının olmaması çok üzücü gelmektedir. Maddi sıkıntılar içerisinde olan ailesi, biriken kira borçları baş edilemez hale geldikten sonra, mecburiyetten yeni bir eve taşınmak zorunda kalırlar ve Zezé bu evin arka bahçesinde ileride arkadaş olacağı küçük portakal ağacı ile tanışır. Küçük kardeşiyle oyunlar oynayacağı bu evin arka bahçesinde kendisine heyecan verici yeni bir dünya yaratır.

Okulunda kendisine çok saygı duyduğu iyi kalpli öğretmeni. Üzmemek için tüm yaramazlıklarını dışarıda bırakan Zezè zeki ve çalışkan  bir öğrencidir Zezé öğretmenini memnun etmek için çırpınır. Babasını üzdüğü için kendisini yollara vuran ve geç saatlere kadar ayakkabı boyayarak kazanacağı parası ile üzmüş olduğu babasının tekrar gönlünü kazanmak isteyen bu cesur çocukla gurur duyacağız.

Bir yarasa gibi rüzgâra karşı uçmak ve en büyük hayallerinden birisini gerçekleştirmek isteyen Zezé, bir gün okuldan kaçtığında, bir şekilde Valadares’in arabasına gizlice biner, biner binmesine, ama Valadares’in bunu fark edip onu döver. Valaderes'in dövmesinden sonra ona büyük öfke duyar. Büyürsem  seni öldürürüm  der Ama aradan birkaç gün geçtikten sonra, Zezé ayağındaki yaradan dolayı okula acılar içinde giderken Zezé’ye rastlayan Valadares onu arabasına davet eder ve Zezé ile aralarında çok sıkı bir dostluk başlar. Zezé'nin davranışları ve yaramazlığı hep bir ceza ya da kötü bir son ile bittiği için Zezé, iyiden iyiye kendisinin sevilmediğini, dışlandığını ve istenmediğini düşünmektedir. İşte bu sebepten, aklından geçen düşüncelerini, kendisine cevap verdiğini düşündüğü küçük portakal ağacıyla paylaşır. 

Zezé, zeki ve kurnaz  bir çocuktur, ama asla kötü niyetli değildir. Fakat bazen görmüş olduğu kötü muameleler yüreğinde ve düşüncelerinde intikam duygularını çağrıştırmaktadır. Hep şair olmayı hayal etmekte, müzikte güzellik bulmakta ve öğrenmeye hevesli olduğu görülmektedir. Babası, şarkı söylemeyi çok seven Zezé’ye, Arivaldo ile olan samimiyetini sonlandırmasını ve bir daha onunla asla şarkı söylememesini söyler ve ona kötü dayak atar...

Tüm  bu acıları küçük  yüreğinde taşıyan Zezé kardeşleri, arkadaşları  ve çok  sevdigi ama tren kazasında  kaybettiği Valederios ile arasında  geçen diyaloglardan bazı  alıntıları sizinle paylaşayım. 

Yaşı  küçük  düşüncesi  büyük Zezèyi sizde tanıyın.

“Öyleyse bana öbür gün, kentten bir ‛Ayışığı’ getir.

“Tanrım! Neden hayat bazıları için bu kadar zor?..” s.41

“Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de…” (s.75-76)

“Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.” s.47

“Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.” s.49

"Daha çok anlat” dedim.

“Hoşuna gidiyor mu?”

“Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”

“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”

“Gider gibi yaparız." s.157

Kimin evinde bir Zezé'si olmamış ki içimizden  biri  o. Akıllı zeki ve hayallerine asılan  Zezé herkesin gönlünde  taht kuruyor. 

Fakat Portekizlinin hakkını da vermek lazım  toplumda  kaç  kişi   Portekizli olup hayallerinizle ilgileniyor şefkat ve sevgi gösteriyor size?

Peki hangi Zezè birine olan sevgisinden dolayı  travmalar geçiriyor sevgisinden hasta düşüyor. Zezè  bu sevgiye bağlı  kalıyor, üzülmeyin  Portekizlinin de hayalleri Zezé'nin kalemiyle hikayelerinde yaşatılıyor. Bir çocuğun  eğitiminin önemi, aynı  zamanda yeteneklerinin keşfedilmesi  ve aile içi  şiddet konularında ders verici nitelikte olan eserde büyük  küçük  herkesin öğreneceği bir şeyler  var. 

Sevginin büyüklüğü ve bu sevgiyi nasıl  göstereceğini  bilmek ilişkilerimiz  açısından  hayat-ı  öneme  sahiptir. Bazen sevelim derken eziyoruz. Oysa iyi ilişkilerin  temelinde yatan şey  düzgün  iletişim  kurma ve sevgidir. Karın  doyuralım derken sevgiden mahrum bırakmak, Karın  açlığına  sevgi açlığını da eklemedir... İçinde  uçmaya  hazır  bir özgürlük  kuşu  taşıyan  herkes. Onu uçurtamadığında dahi başkasına  uçurtması   için Özgürlük tutkusunu aşılamalı  diyor bizim Zezémiz. Hiç  içinizden  şarkı  söylediniz mi? Evet, tabi ki herkes söylemiştir. Ortamını  bulup dışa  şarkısını  söyleyemeyenler kendi içlerine  şarkılarını  okumaya devam etmeli....

Peki, hiç  konuşmayan  bir ağaçla  konuşuyor  gibi konuştunuz mu? Zezè bunu yapıyordu. Bunu  sizde yapın  eğer sizi dinleyecek kimse yoksa fikir ve düşüncelerinizi, hayallerinizi ağaçlara  nesnelere anlatın. Kaleme alın  yazıya  dökün. Paylaşın  ki hayalleriniz büyüsün  gerçeklemese de geleceğe  aşılansın. Toplumsal gerçeklere  ayna tutulan eserimizde doğal zenginlik kaynaklarına  sahip  Latin Amerika ülkelerinde  yaşanan fakirlik ise ayrıca  ele alınması  gereken bir konudur.

Yazar içimizden  biri tanıdığımız bir hikayeyi bizim hikayemizi anlatmış diyeceğiniz  eşsiz  bir eser. Okurken gözyaşlarınızı  tutamayacak Zezé'ye derinden sevgi duyacaksınız. 

Jose Mauro de Vasconcelos Kimdir?

(d. 26 Şubat 1920 Rio de Janeiro, Brezilya- ö. 24 Temmuz 1984) Brezilyalı yazar.

Vasconcelos, 26 Şubat 1920 de Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu kasabasında doğdu. Yarı Kızılderili yarı Portekizli, yoksul bir ailede doğan Vasconcelos iki ayrı kültürün de izlerini taşıdı. Oldukça yoksul olan ailesi, onu öğrenimini devam ettirmesi amacıyla Natal kasabasındaki amcasının yanına gönderdi. Orada 9 yaşındayken Potengi Irmağı’nda yüzmeyi öğrendi ve ilerde bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayallerini kurdu. Liseyi Natal’da bitirdikten sonra 2 yıl tıp öğrenimi gördüyse de öğrenimini yarıda bırakıp yeni hayaller peşinde Rio de Janeiro’ya gitti. Orada ilk işi boks antrenörlüğü oldu. Tarım işçiliğinin yanı sıra garsonluk ve balıkçılık da yapan yazar, yaşamı boyunca çeşitli işlerde çalıştı. Bu durum, O'na yazdığı roman ve hikâyeler için önemli kaynak sağlamıştır. Değişik ortamlarda, değişik koşullarda farklı insanlar tanıdı. İyi bir gözlemci ve usta olan bu yazarın elinde bütün bu yaşamlardan pek çok roman çıktı ortaya. Bunlar yazarın çok yönlü kişiliğinin ve içinde bulunduğu arayışın bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

Genellikle romanlarında, roman karakterlerinin yaşamlarındaki zorlu yaşam koşullarını, yoksulluğu ve şiddeti tüm çıplaklığıyla anlatır; ama özellikle Şeker Portakalı ile onun devamı olan Güneşi Uyandıralım ve Delifişek gibi bazı romanları tüm bunlarla birlikte duygusallık ve iyimserlik de içermektedir. Brezilya'nın ormanlarında ya da step bölgesi sertaolarda yaşayan insanların, elmas avcısı garimpeiroların, yerlilerin, denizcilerin, değişik insanların yaşamlarından kesitleri ve ruh hallerini anlatır.

José Mauro de Vasconcelos’un yazdığı ilk eseri Yaban Muzu (1942)'dur. Beyaz Toprak (1945) isimli eseri en çok beğenilen eserleri arasındadır. Kayığım Rosinha (1961) ile ününün doruğuna çıkan yazarı dünya çapında tanıtan eseri Zéze'nin maceralarını anlatan üçleme romanın ilk kitabı olan Şeker Portakalı olmuştur. Bu romanı 12 günde yazdığını belirten yazar, eserine duyduğu sevgiyi “Ama onu 20 yıldan fazla taşıdım yüreğimde” sözüyle özetlemiştir. Eserin özgün adı O Meu Pé de Laranja Lima’dır (1968). 24 Temmuz 1984'te ölmüştür.

Deniz Boyraci 

Şeyma Esma Yaşar: Esen Rüzgar

Şeyma Esma Yaşar, Esen Rüzgar

Yıkılıyor dünyam! 

Yolda yürürken esen rüzgar bohemliğe itiyor beni. 

Karda kış yağmurları geliyor yüzüme

Üşüyorum, düşünüyorum, bulamıyorum. 

Ne bu sorunu ne de bu mutluluğu

Sanki bi benden kaçıyor mutluluk

Rüzgar misali uzaklaşıyor benden

Bende hep peşinde koşuyorum

Bu yolda bohemliğe bürünüyorum

Elif Acer: Soğuk Liman

Elif Acer: Soğuk Liman

Güvercinler gelip geçer 

Gördükçe onları, 

Beklerim senden hep bir haber 


Ben güvenli bir liman, 

Sen özgür bir gemi, 

Sabrım tükendi sevgili, nerdesin? 


Zamana katlanamam ben 

Sabrederim, beklerim seni 

Aşk sabırdandır 

Sabrederim, beklerim seni 

Aysu Çimenli: Gözlerin

Aysu Çimenli: Gözlerin

Güneşin arsız ışıltısı çarpınca gözlerine

Kısılan o güzel gözlerindeki mavi hareleri, 

Ezberlemek istercesine bakıyor

Gözlerim gözlerine


Gözlerin duru bir denizi andırıyor

Hatırladıkça gözlerini

Buluyorum senin derinliklerinde kendimi

Dalıp gittiğim bir denizdin sanki

Kurtulamıyorum senden 

Gözlerine baktıkça boğuluyor, 

Boğuldukça bakıyordum

Mervenur Uç: Zifiri

Mervenur Uç: Zifiri

Yazsam bir kağıt dolusu dizeyi, 

İçim soğumaz ki, bilirim ebedi.

Süzülür ışık gecenin bir vakti,

O zaman çözülür, sırrın bedeli.


Dağlanır mı yüreğin, işitir mi beni?

Başımda ağlar binlerce nebi.

Yüceler yücesi, tutar mı elimi?

Kapat gözlerini, burası zifiri.

Labirent Dünyanın Aşk Açısı

Bu açı nerede? Milyonlarca yıl arasak da bulamıyoruz o açıyı biz. Kör ışığı özlediği kadar özledik o açıyı. Bu açının varlığı ütopik geliyor bize. Bazen masallarda, bazen rüyalarda arıyoruz, bulamıyoruz ki, bulamıyoruz… Bulabileceğimize de umudumuzu kaybediyoruz çok zaman. 

Habil Yaşar: Labirent Dünyanın Aşk Açısı

Kim bilir belki de ona bir adım daha yaklaştığımız zamanlar da oldu, ama hissetmeden, duymadan uzaklaşmışık o köşeden... Belki kapımızda saatlerce beklemiş bizi ve biz ise duymamışız kapımızın defalarca çalındığını. O kendi ayağıyla yanımıza gelmişken, biz kendimiz onu iterek uzaklaştırdık aramızdan... Bilmiyorum, o kadar çok belkiler var ki, belki de belkiler unutturup bize o açıya ulaşmanın yollarını o yüzden şüpheler içinde kaybolduğumuzdan kaybetmişiz kendimizi, o açıyı, o açının varlığını. İşte böyle, her an azar-azar farkında olmadan yabancılaşıyoruz ona ve o da bize artık yerli gözleriyle bakmıyor.. Kıyıdan uzaklaştıkça, bir insanın dalgalara batması gibi, biz de yok oluyoruz böylece...

Onunla aramızdaki köprü umudun kalmadığı noktaya kadar zayıfladıkça yenilgimizin temelleri de atılıyor aslında. Bu yenilgi başka hiçbir yenilgiye benzemeyecek kadar yıkıcı olacak ve insan o zaman anlayacak yenilgisinin büyüklüğünü ve bu büyüklük ona küçüklüğünü gösterecektir. Bir zaman yapabildiklerimizi yapmadığımız için, zamanla yapamadıklarımız çıkacak karşımıza ve bu dönemde kendi çaresizliğimizi anlayacağız derinden... O zaman takdir edeceğiz bu açıyı, ama o zamana kadar çok geç olacak ve sonsuza kadar kaybedeceğiz o açıyı, ona yetişmenin yollarını düşünmek bile gereksiz olacak. O yollar tamamen kapanmadığı sürece o açıyı bulmak için daha inatçı, daha militan olmamız gerekiyor... Bugün değil, bu andan itibaren denememiz gerekiyor. Bu an asla geç olmayıp, sadece bu anın ve bir bütün olarak her anın değerini bilerek ulaşabiliriz o açıya… O açının adı Aşk, aşkın mekanı da o açıdır. Aşk güneş gibidir, sırf onu görebilmek için kara bulutları uzaklaştırmamız gerekiyor gözlerimizden ve o zaman güneşle gözlerimiz arasında mesafe olmadığının farkına varacağız. Gerçek olan şeyleri rüya gibi yok, tam gerçek olarak kabul edebileceğimizde,  o zaman hakikat güneşi parlayacak kalplerimizde. ” GERÇEK AŞKTIR, AŞK GERÇEK!” bu yol o açıya giden en güzel yoldur. Bu aracı kaybetmemek bizim elimizde olduğu gibi, onu kaybetmenin de bizim elimizde olduğunu unutmamalıyız. En önemlisi "kırmızı" ışık yanmadan ulaşmaktır oraya, yoksa kabul etmeyecek o açı bizleri…

Hülya Cabi: Neyse ki Atamın Heykeli Yerinde

Neyse ki Atamın Heykeli Yerinde

Yıllar sonra geldim gezmeye memleketime

Sırasıyla ilk, orta, lise okullarım eksilmiş,

Lisem kalmamış yerli yerinde,

Neyse ki Atamın heykeli yerinde


Bir zamanlar Çiftlik Caddesinde yürürdük,

Bal kaymak dondurmamız ellerde,

Artık o da kalmamış,

Neyse ki Atamın heykeli yerinde


Eskiden Tekelin önünden geçemezdik

Nikotin işlerdi ciğerlere

Şimdi yapılmış AVM,

Neyse ki Atamın heykeli yerinde


Askeri hastane ki çocukluk anılarım gizli,

O da uymuş düzene

Bravo dersin tanıyabilene

Neyse ki Atamın heykeli yerinde


Yiyemesem de atomu gördüm bir iki yerde

Kuğulu pastam yok olmuş

Bulamadım hiçbir pastanede

Neyse ki Atamın heykeli yerinde


Doğduğum o pembe bina doğum evi

Meydandaki yunuslar, bilinmez nerde,

Şehrin simgeleri zamana uymuş,

Neyse ki Atamın heykeli yerinde


Hayvanat bahçesi tabelası kalmış

Dağıtılmış hayvanlar öteye beriye

Doğduğum şehrin girişi bile değişmiş

Neyse ki Atamın heykeli yerinde


Her pazar evlerde pide yenirdi,

Köşe başında simitçi bulunurdu

Yolda tanıdığım yüzlerde olurdu

Neyse ki Atamın heykel yerinde


Büyüğüm mahallede modern pazar kalmamış,

Köşedeki çocuk parkı da saklanmış,

Öğrenci şehri tanımadığım insanlara kalmış

Neyse ki Atamın heykeli yerinde


Bir zamanların garajları

Transit geçişin nefes alma durağı

O da farklı çehreyle olmuş AVM

Neyse ki Atamın heykeli yerinde

Katıoğlu: Concierge Keşfettikçe Büyülendiğiniz Bir Deneyim

Merhaba Kerem Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1978 yılında İstanbul Beykoz’da doğdum. Eğitimlerimi İstanbul’da tamamladıktan sonra 2000-2016 yılları arasında Çırağan Palace Kempinski otelinin ön büro departmanında çalıştım. Uzun yıllar Les Clefs d’Or üyesi olarak concierge mesleğini icra ettim. Daha sonraki senelerde farklı 5 yıldızlı otellerin Concierge Müdürlüğünü üstlendim. Bir dönem Les Clefs d’Or Türkiye Derneğinin Yönetim Kurulu üyesi ve Eğitim Komitesi Direktörü oldum. Bu süre içinde Concierge mesleğinin tanıtımı için onlarca firma ve binlerce katılımcıya eğitimler verdim. Dünyada ve Türkiye’de ilk defa, İstanbul Kültür Üniversitesi iş birliği ile müfredatlı olarak concierge dersini öğrenciler ile buluşturma şansına ulaştım. Halen “Concierge”, “Misafir Memnuniyeti”, “Uluslararası Otelcilik Standartları”, Yorum-Şikâyet Yönetimi” ve “Turizmde İletişim Sanatı üzerine eğitimler ve danışmanlık vermekteyim. Evli ve 3 çocuk babasıyım.

Kerem Katıoğlu, Consierge

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Ben Conciergeyim. Türkçede bu mesleğin karşılığı yok. Misafirlerine üst segment kalite ve hizmet vermeyi hedefleyen konaklama işletmelerinin olmazsa olmaz bölümü. Concierge dünyada 1800’lü yıllarda başlamış. 1920’li yıllarda Fransa ve Avrupa’da popüler olmuş. 1952 yılında uluslararası bir dernek olarak tüm dünyada bilinmiş ve tanınmış. 2000 yılından beri bu meslek ile iç içeyim. Türkiye’de concierge derneği 2003 yılında kuruldu. Derneğimizin eğitim komitesi direktörü olarak uzun yıllar farklı lüks hizmet veren işletmelere eğitimler verdim. Bu süreçte anladım ki tanıtımlarımız çok eksik. Les Clefs d’Or Türkiye Derneği ve İstanbul Kültür Üniversitesi iş birliği ile dünyada ve Türkiye’de ilk defa müfredatlı olarak “Concierge” dersi planladık ve öğrencilerimize bu mesleğin tüm inceliklerini anlatabilme fırsatı yakaladım. Ancak yeterli olmadığını hissettiğim için kitabını yazmak istedim ve hayalim gerçek oldu. Şimdi huzurlarınızda.

Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Gerçeği söylemek gerekirse “hiç kimse”.

Türkiye'nin ilk ve tek Concierge kitabınız Alaska Yayınları'ndan çıktı tebrik ederiz. Çoğu okuyucumuzun ilk kez duyduğu bir meslek. Öncelikle okuyucularımıza bu meslekten bahseder misiniz? Ayrıca kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Yukarıda da tarihini açıklamaya çalıştığım gibi değişim dinamikleri gayet yüksek bir meslek. Misafirlerin hayal ettiği ya da yaşamak istediği tecrübeyi hayata geçirmek için çabalayan bir bölümdür concierge. Otellerde odanızı temizletmek istediğinizde kat hizmetlerini ararsınız. Restoranda kahvaltı ya da akşam yemeği servis edilir. Oda servisi misafirlere odalarında yeme içme imkânı sunan bir bölümdür. Ön büroda ise “resepsiyon” misafirlerin giriş, çıkış ve kayıt işlemleri gerçekleşir. Tabi ki sadece bunlar değil daha bir sürü işlem gerçekleşir ancak ben ilk akla gelenleri yazmaya çalıştım. Peki concierge ne yapar? Mesela bir misafir, kızının düğününde adetleri üzerine “Beyaz Fil” ihtiyacı var ise ya da otelde kalırken dalgıçlık yapmak isterse conciergeden bu taleplerini rica eder. Concierge de “memnuniyetle” diyerek işe koyulur, gerçekleştirir.

Okurlarımız bu kitabımızda concierge mesleğinin uluslararası hizmet standartlarını bulabileceklerdir. Peki ne demek oluyor bu? Yani dünyayı gezen bir turist New York’ta beş yıldızlı bir otelde kalırken aldığı concierge hizmetinin tüm standartlarını Tokyo’da ya da İstanbul’daki bir otelde de görmek ister. Bu uluslararası concierge standartlarını kitabımızda okuyucularımız ile buluşturma şansı yakaladım. Turizm otelcilik mesleğine gönül veren ya da bu meslekten geleceğini kazanmak isteyen kişilere dünya standartlarını ulaştırmak istedim.  

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Stefan Zweig olmazsa olmazım. Zor zamanlar geçirmiş ve arkasında muhteşem eserler bırakmış bir yazar. Japon edebiyatı inanılmaz keyifli. Cuniçiro Tanizaki, Ogai Mori vb. Klasik Avrupa’dan farklı yapıları var. Onların sayesinde ışıltının değil gölgelerin daha aranan bir özellik olduğunu anlayabiliyorsunuz. Ahmet Ümit ve Andy Weir heyecan için birebir.

Ben hep çok hayal kurdum. Zaten mesleğimde hayal aleminde yaşamak gibi. Yani önünüze gelen misafir sizden ne isteyecek bilemiyorsunuz. Tekneye mi binmek ister! Konser bileti mi ister, İstanbul’dan Kapadokya’daki balon için rezervasyon mu ister bilemezsiniz. En son Kıvanç Tatlıtuğ ile döner yemek isteyen misafirim gelmişti karşıma. İşte bu durumlarda kitapların yardımları dokunuyor size. Kitap okuyan insan hayal kurar, cevap süresi hızlanır ve o zor anlarda çok hızlı “doğru” kararlar verebilir. Concierge mesleğinin asıl temeli bunlardır ve kitap okumak sizi destekler.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Üzerinde çalıştığım bir kitap projem yok! 4 kitap projem var.

· Concierge 1 (Uluslararası Hizmet Standartları) Yayınlandı.

· Concierge 2 (Misafir kimdir? – Uluslararası Davranışsal Standartlar)

· Concierge 3 (Tanımlanmış Görevler ve Beklenmeyen Talepler)

· Concierge 4 (Yaşanmış Concierge Anıları)

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Concierge pek bilinen bir meslek değil ancak keşfettikçe büyülendiğiniz bir deneyim. Umarım mesleğimi birçok kişiye anlatarak yeni nesillere ilham olabilirim. Teşekkür ederim.

Hayalinin Peşinden Koşan Bir İnsanın Anlatacakları Var

Merhaba Mehmet Cüneyt Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar efendim, tabii. Bazen asosyal bazen ise sosyal. Kısaca kendimi anlatmak gerekirse, insanlara karşı diyaloğum yine onlara bağlıdır. Örneğin bir insan benimle diyalog kurmaya çalışırsa son derece sosyal olduğumu söyleyebilirim, fakat bunun tersi olursa, asosyal olduğum söylenebilir. Hayalciyim, çok hayal kurarım. Olumsuz bir durumda bazen çabuk yelkenleri suya indirebilirim, yani umutsuzluğa düşebilirim. Birazda karamsarım diyebilirim fakat kolayca tekrardan umutlanabilirim. Duygusal mısınız diye sorarsanız, duygusalım evet bazen çok duygulandığım oluyor çoğu zaman ise sabırsız bir insanım. Bazı  zamanlarda her şey bir anda bitsin istiyorum, hiperaktifim çoğu insan da olduğu gibi bende de sinir var. Her duyguları en uç noktalarda yaşarım. Kısaca ben.

Yazar Mehmet Cüneyt Temizel

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Birçok neden sayabilirim; hiçbir şey yapmamak evde her gün aynı günleri yaşamaktansa, birşey yapmalıyım dedim kendi kendime. Ve ilk işim açık öğretim de okumak oldu. Kendimi bildim bileli okumayı çok seviyorum. Türkçe ders kitaplarında şiir, makale, hikâye, ve romanlarının özetini okumak bana acayip haz veriyordu. Yazma merakım ve isteğim o zamanlar başladı.

Bu yolculukta size kimler destek oldu?

İlk başlarda öyle kendimce yazmaya başladım yazmak hoşuma gidiyordu. Sonra yakın çevreme yazdığım yazıları göstermeye başladım. İlkinde değil de sonraki yazdığım şiir ve denemelerimi beğendiler. E bu da haliyle bana özgüven verdi. Böylelikle yazmaya başladım ve artık bir hayalim vardı o da kitap çıkarmak... 6 aylık bir dergi macerası başlamıştı. 3 kişiden oluşan  bir dergimiz vardı. Ancak çeşitli nedenlerle 3. sayıda maceramız son buldu. Tam ümidi kestiğim zamanlarda Eda Özkan’ı tanıdım ve her zaman destek oldu. Bazen umutsuzluğa düşerken yerinde bana ikazlarda bulundu sonrasında onun aracılığıyla Hayrullah Ercik’i tanıdım. Hayrullah Ercik hocam kitap çıkarma ile ilgili konularda Eda Özkan ile birlikte bana ışık olduklarını söylersem bence bu abartılı bir söz olmaz. 1 seneyi aşkın yoğun uğraşlar sonucu Kalemsiz Şair adlı kitabı çıkardık ve ilk hayalim gerçekleşti...

Bedensel engelinizden dolayı klavyeye burnunuzla dokunarak kaleme aldığını Kalemsiz Şair isimli kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı ve çıktığı ilk günden itibaren yoğun ilgi gördü. Tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim; bazen hüzün, bazen neşe hayatımdan birazda kendi hayatımdan esinlenerek yazdığımı söyleyebilirim. Hayalinin peşinden koşan bir insanın sizlere anlatacakları var bi göz atın derim ben.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu kitabım kesinlikle Cemil Meriç'in Bu Ülke Eseri! Etkilendiğim yazarların başında yerlilerde Sabahattin Ali gelir çünkü bana özgün hikayeleri ilk o sevdirdi yabancılarda da Stefan Zweig küçük romanlarında tüm dünyayı sığdırdığını düşünüyorum. Sevdiğim bazı yazarlar, Yaşar kemal, Cengiz Aytmatov, Paulo Coelho ve Jostein Gaarder... Ve yeni yazarları keşfetmek niyetindeyim.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Yeni bir kitap çıkarma niyetim tâbii var, bunun için kendimi geliştirmek istiyorum. İpucu vermem gerekirse ilk kitap bana büyük bir tecrübe oldu. O yüzden daha iyisini yazmaya çalışacağım.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Belki klişe bir söz olacak ama, beni takipte kalın; ikinci kitapta görüşmek üzere esen kalın.

Nazmi Koçyiğit: Şiir Bütün Anlamını Sesle Tamamlar

Merhaba Nazmi Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle bana bu fırsatı verdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum. Edebiyata verdiğiniz önemi çok önemseyerek size başarılar diliyorum. Aslen 1963 Zara doğumluyum. Anadilim Kürtçedir Alevi inancına sahibim. Nisan 1980 den beri Almanya’da yaşıyorum. Erken emekliyim.

Şair Nazmi Koçyiğit

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bence şiir bir duygu taşıyıcısıdır. Rotası da göz, kulak, beyin ve kalbe gider. İnsanın gözünde bir yazı, kulağında bir yankı, bir ses, beyninde bir şimşek ve kalbinde merhamet, sevgi ya da mücadele direncidir, hayata bağlanmaktır. Şiirde olmazsa olmaz olan sesli okunup ve çok duygu yüklenilen bir tonla seslendirilmesidir. Şiir, bütün anlamını sesle tamamlar. Yazanlardan daha çok şiirleri kıvamından okuyanlara iş düşmektedir.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Benim şiir tarzıma göre şairlik dert edinmektir. Endişelendiğim sorunları, haksızlıkları görmezden gelenlere göstermek, sorunları yaratanlara da karşı duruş sergilemektir. Öykü de ilgi alanıma giriyor tabii ki. Zaten kitabımın son bölümünde öykü ve birkaç yorum yazılarım da yer almaktadır.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Aslında ben şiirleri okumayı ilkokuldan itibaren çok seviyordum ve bu böyle devam etti. Ta ki kültür derneklerinde faaliyetler yapmaya başlayınca kadar. Birçok değerli şairlerimizin şiirlerini okudukça kendim de şiir yazabilirim aslında diyerek başlamış oldum. Emekli de olunca zaman değerlendirme amacı beni şiir yazmayla buluşturdu. Yazıldığım bütün şiirlerimi önce eşime okuyordum. Yani en başta desteği eşimden aldım. Birde Denizi Boyraci dostum bana yardımcı oldu. Kendisine buradan ayrıca teşekkür ediyorum.

Geçmişten günümüze kaleme aldığınız yetmiş iki şiirinizin yer aldığı İnsan Denizi isimli şiir kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Kitabın ismi çok ilgi çekici. Neden İnsan Denizi? Kitabınızda şiir severleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Kitabın ismini Alaska Yayınları önerdi, kitabımda yer alan şiirlerimden biridir. Bütün insanlar çokluk anlamındaki tabir ettiğimiz Denizi oluşturdu. Şiirin sonunda “Koçyiğit insan denizinin gemisi hiç batmasın hemi” cümlesi yer alıyor. Burada insanların umutları yok olmasın, dünyaları batmasın gibi mesajlar vermekteyim. Yani deniz insanlardır. Dünyadaki çevre sorunları, savaşlar, göçmen sorunları, tabii ki Türkiye’deki iç sorunların yoğunlukla vurgulandığı şiirler okuyacaklar.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Çok değerli şairlerin şiirlerini okuyorum. Sabahattin Ali, Ahmed Arif, Yusuf Hayaloğlu, Adnan Yücel gibi isimler en çok etkilendiklerimdir. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Vedat Türkali, Fakir Baykurt, Orhan Pamuk, Selahattin Demirtaş. Bu değerli şair ve yazarların eserlerini gözlerimle alıp kalbime yollayarak kendime bir tarz oluşturmuş oldum. Hümanist bir kişilik olarak sorunları fark eden ve bunların çözümlerinin de var olduğunu bilen fakat herkesin en başta yanlışa sarılmakta ısrarcı olduğunu gören biri olarak elden bir şeyin gelmediğini şiirlerimle anlatarak isyan etmeye karar verdim.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Şimdilik bir şey yok; zamanla bakarız ki bir öykü yollara düşmüş olabilir.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Değerli okuyuculara şunları söylemek istiyorum. Kitap okuyan her biriniz bu okuma alışkanlığını bir başkasına bulaştırın. Bulaştırın ki kötülük hiç kimseye bulaşmasın. Tüm insanların yaşanabilir bir dünyada kardeşçe yaşamak için olmazsa olmazı olan barışı sağlama çabaları içinde olmalarını diliyorum.

Yazarlar Hakkında Absürt Bilmeceler Komik mi?

İlginç kitap çalışmalarıyla dikkatleri çeken (yani dikkat çekmeye çabalayan) yazar Polat Onat, eski tuhaflıklarını gölgede bırakacak yepyeni bir kitapla ortaya çıktı: “Ünlü Yazarlarla İlgili Tuhaf Bilmeceler” Toplam 1340 yazarın tek tek geçit töreni yaptığı 172 sayfalık kitapta, edebiyat tarihinin en meşhur klasik yazarlarından, günümüzün genç şairlerine uzanan bir yelpazede birçok isim tuhaf esprilerin hedefi oluyor.

Yazarlar Hakkında Absürt Bilmeceler

Kitap beş bölümden oluşuyor:

I. BÖLÜM     Ünlü Yabancı Şair ve Yazarlar

II. BÖLÜM   Ünlü Yerli Şair ve Yazarlar 

III. BÖLÜM  Edebiyatımızın ‘En’leri 

IV. BÖLÜM   Günümüz Şairleri 

V. BÖLÜM    Günümüz Yazarları 

Edebiyat özelinde kitap okumayı sevenlerin aşina oldukları birçok yazar; isim ve soy isimlerinin ya da eserlerinin çağrışımlarıyla Polat Onat’ın radarına takılmış. Yeni bir tarz deneme iddiasındaki bu cüretkâr çalışma, Kent Kitap etiketiyle çıktı.

Borsada yüklü yatırımları olan Polonyalı kadın şair:

Wislawa SZYMBORSKA


Arkadaşlarınca “Ver lan!” diye azarlanan Fransız şair:

Paul VERLAINE


Hidroelektrik santral yanlısı Alman şair:

Hermann HESSE


Ülkesindeki Bulgarları kovma yanlısı Rus yazar:

Mihail BULGAKOV


En bölücü Alman yazar:

Heinrich BÖLL


Okurlarınca yuhalanıp sert tepkilere maruz kalan Çinli yazar:

Yu HUA


Sürekli artan pahalılıktan şikâyetçi Rus yazar:

Yevgeni ZAMYATİN


“Auer” marka şofben kullanan Alman yazar:

Arthur SCHOPENHAUER


Yeteneğin kalıtsal yolla edinileceğini savunan şairimiz:

Halit Fahri OZANSOY


Her duruma uyumlu, ikinci yeni şairimiz:

Turgut UYAR


Pranga eskitme ustası olarak bilinen şairimiz:

Ahmed ARİF


Her müsabakada yenen Divan şairimiz:

Şeyh GALİP


Gereksiz yere şiir yazan Divan şairimiz:

FUZÛLÎ


Bombayla kaşağının diyetini ödemiş, hikâye ustası yazarımız:

Ömer SEYFETTİN


Son derece mukaddesat sahibi yazarımız:

Hamdullah Suphi TANRIÖVER



Ulaş Pakir: Kitaplar Gizli Dünyalara Açılan Kapılardır

Merhaba Ulaş Bey, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle teşekkür ediyorum. Kendimden biraz bahsedersem, 2 çocuklu bir ailenin büyük olan çocuğuyum. Babam işçi emeklisi, annem ise ev hanımıdır. Yaşantımın bir kısmını Ardahan'da, uzunca bir kısmını da halen yaşamakta olduğum İstanbul' da geçirdim. Bu sebeple memleketim var. Geçmişimi unutmuyorum, günümüzden kopmamaya çalışıyorum. Evliyim 2 çocuğum var. Bir yandan onlarla ilgilenmeye bir yandan yazmaya ve kalabalık bir şehirde hayatımı devam ettirmeye çalışıyorum.

Yazar Ulaş Pakir

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazmaya ilkokul döneminden beri başladım. defterlerimin arka sayfalarına sürekli birşeyler karalardım; bazen bu bir şiir olurdu bazen arkadaşlarımın ilgisini çekecek fıkralar olurdu. özgün olmaya alışırdım. İçine kapanık biriyimdir. Yazdıklarımın beni ifade etmesine özen gösterirdim. Aslında yazmak benim için kendini ifade etmenin yazımsal boyutuydu. Söyleyemediklerimi yazı yolu ile anlatırdım şimdi bile öyledir. Yirmili yaşlarda kitap yazmaya karar verdim ama hep belli noktalarda bıraktım. Kimi zaman beğenmedim kimi zaman başka şeylerle uğraştım. Son 3-4 yılda kararımı verdim eğer yazacaksam bunlar yarım kalmayacaktı. Çünkü yazılıp kaybolan çok projem var. 'BİR DEĞİŞİMİN ANATOMİSİ' de pandemi döneminde evde kaldığım 10 günlük dönemde yazdım. Sonradan bazı rötuşlar yaparak kitaplaştırdım. Bundan başka bir tane bitmiş romanım ve çok güvendiğim şu an tasarlama aşamasında olduğum projem daha var.

Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Herkese teşekkür ediyorum öncelikle eşim Burcu hep yanımda oldu. Bana cesaret verdi. Adil Korkmaz çok değerli bir arkadaşım sürekli kitap çıkarmam konusunda teşvik etti. Geochem firmasına ayrıca teşekkür ediyorum sanatın yanında olmaya ve gelişmesine her zaman katkıda bulunuyorlar. Erdinç Özdemir, Ertan Demirci ve iş arkadaşlarıma özellikle teşekkür ederim. Edebiyatseverlerin okuduktan sonra yaşama ve insanlara bakışını değiştirecek olan Bir Değişimin Anatomisi isimli kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Kitabımızda aslında toplumun bireyi olarak insanın yolculuğundan bahsediyoruz. toplumun bize dayadığı beklentiler ve bizim kendimizden beklentilerimiz...  Gerçek benlik ve ideal benlik arası çatışmalar gözler önüne sergileniyor. Kazanan kim olacak? Sosyolojik olarak bireyin yapı içindeki konumu psikolojik olarak özsel dışavurumlar var. Biliyorsunuz bir kişi olduğunda psikoloji iki kişi olduğunda sosyoloji oluyor. kitabımızda bunun bir harmanlanması var. Bu kitabı okuduğunuzda kendinize ve çevrenize bakışınız değişecek; neden mutsuz olduğunuzu nasıl mutlu olacağınızı öğreneceksiniz. Sizden beklenilenleri sizin beklentilerinizle karşılaştıracaksınız. Toplumsal rollerin altındaki gizemli perdeyi açıp gerçeği görmeye çalışacaksınız.  

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Kitap okumayı severim. Beni en çok etkileyen kitaplardan birisi, 'BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ' dür. Victor HUGO bu kitapta duyguyu çok iyi vermiş. Kitabı okurken o anı yaşıyorum, idamı bekleyen kişi gibi hissediyorum. büyük usta bunu yazarken 26 yaşındaymış ve bu kadar içten ve gerçekçi olması büyüleyici... İdam cezasını protesto etmeyi amaçlamış başarılı da olmuştur. Bugün dünyanın birçok yerinde idam cezasının kalkmasında büyük etkisi vardır. Edebiyat yaşatır, sanat huzurdur.  

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet halihazırda bir kitabım bekliyor. Bu sefer bir çocuğun hayal dünyası ve karşılaştığı olaylar var. Karşımızda 80'lerin ekran çocuğu ve siyah-beyaz televizyon olacak. Sonunda renklere kavuşacak ama bakalım istediği gibi olacak mı?

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Sevgili okurlara tavsiyem kitap okumayı eksik etmesinler çünkü kitaplar gizli dünyalara açılan kapılardır. Orada her istediğinizi bulabilirsiniz; sevebilir, şaşırabilir, düşünebilir ve fark edebilirsiniz. Kitapların dili vardır sizinle konuşur. İyi bir dost mu arıyorsunuz? kitaplara bakın...

1932-2024 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447