Edebiyatın Toplumsal Bilince Etkisi

Edebiyat, insanlığın en eski ve en kalıcı sanat formlarından biridir. Yalnızca estetik bir zevk sunmanın ötesinde, edebiyatın toplum üzerinde derin ve kalıcı bir etkisi vardır. Bu etki, toplumsal bilincin oluşmasında ve gelişmesinde hayati bir rol oynar.

Edebiyatın Toplumsal Bilince Etkisi

Edebiyatın Toplumsal Bilince Etkisinin Temelleri: Duygusal ve Zihinsel Kapasitelerin Gelişimi: Edebi eserler, okuyucuların hayal güçlerini ve düşünme becerilerini zenginleştirerek onları farklı bakış açılarıyla dünyayı görmeye teşvik eder. Bu süreç, bireylerin kendi iç dünyalarını keşfetmelerine ve toplumlarıyla daha derin bağlar kurmalarına yardımcı olur.

Toplumsal Duyarlılığın Artması: Edebi eserlerde işlenen konular ve karakterler aracılığıyla toplumdaki adaletsizliklere, eşitsizliklere ve insan hakları ihlallerine hassasiyet gösterilir. Bu da okuyucuların toplumsal meselelere duyarlı olmalarını sağlayarak sosyal adalet ve eşitlik mücadelesine destek olur.

Eleştirel Düşünme Becerilerinin Geliştirilmesi: Edebi eserler, okuyucuları sorgulamaya, farklı bakış açılarını değerlendirmeye ve kendi fikirlerini oluşturmaya teşvik eder. Bu da bireylerin daha bilinçli ve sorumlu vatandaşlar olmalarına katkıda bulunur.

Empati ve Hoşgörü Duygusunun Güçlenmesi: Farklı karakterlerin deneyimlerini ve duygularını anlatan edebi eserler, okuyucuların empati ve hoşgörü duygularını geliştirmelerine yardımcı olur. Bu da toplumda daha fazla saygı ve anlayışın oluşmasına katkıda bulunur.

Edebiyatın Toplumsal Değişim ve Dönüşümdeki Rolü: Sorgulama ve Eleştiri: Edebi eserler, statükoya meydan okuyarak ve geleneksel değerleri sorgulayarak toplumda değişimi teşvik edebilir.

Farkındalık Yaratma: Edebi eserler, toplumdaki önemli sorunlara dikkat çekerek farkındalık yaratabilir ve çözüm arayışlarını tetikleyebilir.

Sosyal Hareketlere İlham Verme: Edebi eserler, sosyal adalet ve eşitlik gibi konularda sosyal hareketlere ilham verebilir ve bu hareketlerin momentum kazanmasına yardımcı olabilir.

Kültürel Zenginleşme: Edebi eserler, farklı kültürlerin değerlerini ve bakış açılarını aktararak toplumların kültürel zenginleşmesine katkıda bulunur.

Edebiyatın Toplumsal Birlik ve Beraberlik Üzerindeki Etkisi: Ortak Deneyimler Oluşturma: Edebi eserler, farklı geçmişlerden ve inançlardan gelen insanları ortak bir deneyim etrafında birleştirebilir.

Diyalog ve Anlayışı Teşvik Etme: Edebi eserler, farklı gruplar arasındaki diyalogu ve anlayışı teşvik ederek toplumda birlik ve beraberlik duygusunu güçlendirebilir.

Kültürel Kimlik Oluşturma: Edebi eserler, ortak bir dil ve tarih bilinci oluşturarak toplumların kültürel kimliğini pekiştirebilir.

Edebiyatın Bireysel ve Toplumsal Gelişimdeki Önemi: Kişisel Gelişim: Edebi eserler, bireylerin duygusal ve entelektüel gelişimine katkıda bulunarak daha donanımlı ve bilinçli insanlar olmalarını sağlayabilir.

Toplumsal Gelişim: Edebi eserler, toplumların daha adil, özgür ve kapsayıcı bir şekilde gelişmesine katkıda bulunabilir.

Edebiyatın Geleceği ve Toplumsal Bilinç: Dijital çağın getirdiği değişimler göz önüne alındığında, edebiyatın toplum üzerindeki etkisi her geçen gün artmaktadır. Edebi eserlere erişim imkânlarının artması ve farklı formatlarda sunulması, edebiyatın daha geniş kitlelere ulaşmasını ve toplumsal bilinci daha da etkilemesini sağlayacaktır.

Rumuz Güz: Merak Kediyi Öldürür mü?

Yaygın kullanılan İngilizce bir özdeyiş vardır, "Curiosity kills the cat." diye. Bu özdeyişin Türkçe karşılığı ise "Merak, kediyi öldürür" şeklindedir. Buna benzer olarak bizim dilimizde de "merak adamı mezara sokar", "Fazla merak iyi değildir. Fazla eşeleme, her konu hakkında fikrinin olması iyi değildir." derler. Tüm bu sözler bir şeyleri sorgulamanın, merak etmenin, analiz etmenin iyi olmadığını vurgularcasına dilimize yerleşmiş âdeta. Allah'la ilgili fazla sorguda bulunan çocuğa "Şişt, tövbe et, Allah insanı taş eder." diyen ailelere denk geldim, duydum, gördüm bu ailelerin varlığını. Farklı politik görüşleri sorgulayarak "Sağ-sol görüşlü olmak nedir? Bu görüş yapıları topluma ne kazandırır ya da kaybettirir?" diye düşünen, araştıran, sorgulayan, konuşan, okuyan gençleri acımasızca cezalandıran sistemi de gördü bu topraklar. Merak, okumak, araştırmak cezalandırıldı; cezalandırılıyor bu topraklarda. Bu dünyada yüzyıllardır süregeldiği gibi...

Merak Kediyi Öldürür mü?

Merak kediyi öldürür mü? Bilmiyorum, ama bizim topraklarda merakın, sorgulamanın, okuyup yazmanın yazarları, gazetecileri, gençleri öldürdüğünü, katlettiğini gördük hep beraber. Oysaki merak bilimin başladığı noktadır. Bilim adamında olmazsa olmaz niteliktir. Merak olmazsa, sorgulama olmazsa hangi buluş, hangi keşif, hangi devrim, hangi atılım yapılabilirdi? Meraklı olmayan filozof var mıdır? Düşünce gelişir miydi merak olmazsa?  Yaş aldıkça çocuğun meraklı olma dürtüsü törpülenir toplum tarafından. Her çocuk filozoftur kanımca. Çocuk sorgular, sorar, her şeyin sebebini anlamaya çalışır. Bazen risk alır adımlarında ve merak eder dünyanın işleyişindeki dinamiği; bundan da keyif alır çokça. Maalesef zamanla köreltir erişkinlerin kuralları, varsayımları, kabulleri ve beklentileri çocuktaki merakı. Fazla merak mı iyi olmayan, yoksa çocuğun beynini kodlarcasına ona yüklenen kabuller, varsayımlar mıdır iyi olmayan, zehirli olan?     

Her çocuk filozoftur hem de en doğalından… Ta ki erişkinler onu budayana, değiştirene, tek tip tornadan geçirircesine aynılaştırana kadar...

Bana kalırsa, Oxford mezunu matematikçi ve mantıkçı Dodgson da bunun farkında olduğu için "Alice Harikalar Diyarı'nda" isimli eserine 11 yaşındaki kız çocuğunu ana kahraman olarak seçmiştir. Alice, kitapta tavşan deliğine düşüp sürreal bir yolculuğa mı çıkıyordu yoksa bilgelik yolunda ilerleyen insanı mı temsil ediyordu? Eseri bir de bu gözle okuyup, merakla bu soruya belki cevap ararsınız diyerek burada bu konuyu noktalıyorum. Gelecek aylarda belki bu konuda merakınızı giderecek bir başka yazım çıkar karşınıza, kim bilir... 

Habil Yaşar Yazdı: Sesler

Sekiz ya da dokuz yaşındaydım. Sıradan bir yaz gecesiydi ve her şey o gecenin sessizliğinde başlamıştı. Yatağıma girdikten birkaç dakika sonra, nedeni her zaman gizemli kalacak olan sesler duymaya başladım. Ve ne sesler... Kimsenin bir kez bile duymak istemeyeceği korkunç sesler! Korkuma dayanamayıp babama sordum:

Sesler

“Bu sesler nedir baba?”

“Oğlum ne ses?”

“Duymuyor musun baba?”

“Yok oğlum.”

“Ben duyabiliyorum. Ayrıca oldukça korkunç sesler...”

“Örneğin ne? Hangi sesleri oğlum?”

“Yanıyorum yardım edin! Allah'ım bizi affet!  Öldüm Allah'ım! Offff , bu düştüğümüz belâ ne?  Ve yüzlerce farklı ses, bağırış, çığlık…”

 Babam ses duymadığını ısrarla söyleyince heyecanım daha da artıyordu...

“Oğlum ses falan yok.” diyerek babam birkaç dakika saçlarımı kıvırıp beni uyutmaya çalışıyordu.

 Ne kadar sağa-sola vurursam vurayım, sesler giderek yükseliyordu...

Sesleri duyduğum ilk gün ne kadar şaşırsam da kendimi teselli edip her şeyin geçeceğini düşündüm, uykuya daldım... Ama ertesi gün yanıldığımı anladım, duyduklarım iki katına çıktı...

 “Anne sen de duyuyor musun?”

 “Ne oğlum?”

“Ehhh, sahiden bir şey duymuyor musun?”

“Senden başka ne duymam gerekiyor ki?”

Babama anlattıklarımı anneme de anlatmış, o da aynı tepkiyi vermiş ve narin parmaklarıyla beni okşayarak uyutmaya çalışmıştı... Zorlukla uykuya dalıncaya kadar sesleri duymaya devam ettim... İki gündür o korkunç sesleri duyuyordum ve bu şekilde beş-altı gün daha sürecekti... Ve her şey başladığı gibi aniden bitmişti...

Aradan otuz iki yıl geçmesine rağmen o seslerin ne olduğu, nereden geldiği hâlâ beni düşündürüyor ve muhtemelen mezara kadar da düşündürecek... Yaşadıklarımı birçok kişiye anlatsam da bir türlü  sağlam bir cevap alamamak beni daha da üzüyor... Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği, milyarda birinin başına gelecek, belki de benden başka kimseye nasip olmayacak bir şeyle karşılaştım... (Kendimi başkalarından ayırmak gibi bir amacım yok, üstünlük söz konusu bile değil. Amacım sadece yaşadıklarımı yazmak, sizlerle paylaşmak ve sizden tavsiye almak...)

Acaba o sesler neydi?

Bir amaç için sadece benim kulağıma teknik bir alet mi doğrultmuşlardı? Bir deneye mi dönüşmüştüm? Reşit olmayan birinden ne isteyebilirler ki? Kim bilir belki de istedikleri bir şey olmuştur ve amacına ulaştıktan birkaç gün sonra yakamdan vazgeçmişlerdir...

İhtimallerimin arasında gökyüzünün kapılarının bana açılması ve cehennem ehlinin çığlıklarının bana duyurulması da vardı. Çocuk olmama rağmen ilâhi bir güç tarafından uyarıldığımı düşünüyorum...     Hayatınızı doğru yaşayın ki, orada acı çekmeyiniz uyarısını... Ve en önemlisi insanları bu gerçeklerden haberdar edin. Kendi ebeveynlerim bile bana bu seslerin sadece tesadüf olduğunu, hiçbir şey olmadığını söylerken bana kim inanır ki?

“Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir” (Bakara Suresi/Ayet 7)

Ama bir gerçek var ki, duyduklarım gerçekti... Bunu inkâr etmek, güneşin varlığını inkâr etmek kadar kör olmayı gerektirir... Ve Allah şahittir ki, gerçekleri yaymaktan bir adım bile geri durmadım ve asla geri adım atmayacağım da... Benim hakikatim birçoklarının cennetini cehenneme, birçoklarının cehennemini de cennete çevirecek...

Orkun Cabi Yazdı: Evlat Kokusu

Yıl 2020;  7 yaşındaki oğlumu okuldan aldım, arabaya bindik.  Arabanın sol dikiz aynasına astığım siyah kurdeleyi gördü.

Evlat Kokusu

“Bu ne baba?” dedi

“Oğlum askerlerimiz öldü. 33 askerimiz şehit oldu. Çok üzüldüm, o yüzden astım.”

“Türk askeleri mi ölmüş baba?”

“Evet oğlum.”

“Peki, iyi mi dayanmışlar?” 

Boğazım düğümlendi. Hiç aklıma gelmemişti bu.

“Çok iyi dayanmışlar, dedim.

Ama kafama takıldı. İyi mi dayanmışlar? Niçin dayanmalıymışlar? İyi mi dayanmışlar yoksa uçaktan atılan bir kalleş bomba mı almış canlarını? Uçaktan atılan bombaya karşı nasıl iyi dayanabilirsin ki? 

Dayandıkları şey ölüm korkusu, ölüm korkusuna dayanıp oraya gitmişler. Gökyüzünden gelen bir bombaya nasıl dayanacaksın? Tüfek icat oldu mertlik bozuldu, uçak icat oldu… 

“Peki biz neyin peşindeyiz?” 

Diyemedim oğluma, iyi dayanmışlar diyebildim.

Akşam oldu, hasta olan amcamı ziyarete gittik. Gece evden çıktık bahçede çimen kokusu. Oğlum sordu:

“Taze kesilmiş çimen kokusunu bilir misin baba?”

“Evet bilirim, hem de çok severim.” 

“Ben de çok seviyorum.” 

Sonra başımı gökyüzüne kaldırdım yıldızlara baktım. İçimden, büyüdüğünde ben öldükten sonra aklında kalırsa babam söylemişti deyip beni hatırlar belki diye düşünüp; dedim ki:

“Bir de kumsalda yatıp yıldızları seyretmeyi çok severim yaz akşamları.”

“Başka baba?” 

Bir de yağmur yağdıktan sonra toprak kokusunu çok severim, sen onu biliyor musun?”

“Yok, bilmiyorum.” 

“Ama en güzel koku hangi koku biliyor musun oğlum?”

“Hangisi?”

“Evlât kokusu”

Sonra aklıma geldi. Evlât kokusu, o şehitler ölmez vatan bölünmez diyoruz ya, hani bizim için şehitler; ama o analar babalar o evlâdın kokusunu biliyor ve bir daha duyamayacaklar. Ne acıdır evlâdını kendinden önce göndermek. Ben öldükten sonra arkamdan dua etsin diye büyüttüğün yavrunu toprağa vermek… Çok acı. Tüm şehit yakınlarına Allah sabır versin, şehitlerimizin mekânları cennet olsun.

Rana İslam Değirmenci: Yazım Benim Alın Yazımdır

Merhaba Rana Hanım, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Ben Rana Değirmenci. Yıllar evvel kendime bir söz vermiştim; bir gün, 14 yaşından beri hayalini kurduğum (daha doğrusu; yürekten gelen bir ‘söz’ olan anneme ‘senin romanını yazacağım’ kararı ile) yazarlığa erişirsem yani gün gelir de kitabım çıkarsa babamın soyadı ‘İslâm’ı da kullanacağım. 2011’de çıkan ilk iki kitabımdan bu tarafa yazarlık ismim Rânâ İslâm Değirmenci. Adapazarlıyım. Köklerim Bosna’ya dayanır. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı seçtim ve oradan 1988’de mezun oldum. Hemen öğretmenliğe başladım ve hâlâ görevdeyim. Türk Dili ve Edebiyatı başöğretmeniyim. Edebiyatın insana verdiği ‘tüm anahtarlar’ı kullanarak yazılar üretmenin yanında projeler, yönetim, sivil toplum alanlarında da görev aldım; çalışmalar yaptım. Bu konularda da kendimi yetiştirdim. Nar Yazar Okulu isimli edebiyat disiplini ve yazarlığı anlatmaya uğraştığım ‘atölye’ yöntemi ile bir okulum var. Evliyim, ikisi kız(ikiz) biri erkek üç çocuk sahibiyim.

Rana İslam Değirmenci

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kültürel aranda kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir? 

Dört yaşında otobüsle yaptığımız Anadolu seyahatlerimizde karayollarındaki kilometre levhalarını okumakla başlayan ‘okuyuş’; bir ömür ‘hayat levhaları’ okuyuşu ve yazışına döndü. 2011-2024 yılları arasına dokuz kitap sığdı. ‘Edebiyatın bir hayat duruşu’ olduğuna inanırım. Babamın (sonraki yıllar benim de) memuriyeti/miz sebebi ile daima Anadolu şehirlerinde okudum, çalıştım, yaşadım. Bu, sürekli ‘yer değiştirme’ beni çok küçük yaşlarda yazmak ve okumakla tanıştırdı. İlk kitabıma kavuştuğumda kitabım/yazar ismim yeni idi ama tam bir ‘yazıcı’ olarak elimde yıllar yılı tutulan ajanda notları vardı. Aslında on üç yıla dokuz kitap görünse de her kitabıma -vakti gelince- yansıyan/yansıyacak ‘birikim’, onlarca yıla ve ‘yazı yaprakları’na dayanır. Ben en azından 14-15 yaşımdan beri kendimi ‘okuyucu’, ‘seyyah’ ve ‘yazıcı’ olarak tanımlarım. Beni yazmaya iten -ve tabii yanında okumaya, araştırmaya, paylaşmaya iten- ‘Anadolu Seyyahlığı’dır. Annem babam ve iki kardeşimden kurulu beş kişilik çekirdek ailemin hayat seyri beni daima yeni şehirler, yeni insanlar ve yeni ‘manzaralar’la karşılaştırdı. Dedemin ve babamın -eski yazı eserler de dahil- geniş kütüphaneleri de bende derin iz bıraktı. Daima ‘göçen’ bir aile olmasına rağmen hayat yolculuğunda her zaman insanı seven, hayatın renkli anlarını gören hatta çoğu zaman oluşturan ve hayata sadece akılla değil yürekle bakan anne ve babanın (büyük babaların ve büyük annelerin) çocuğu idim ben. Ve bugün de aynı çizgide bir yetişkinim. Aynı hasletleri hem kendi benliğimde hem de kurduğum ailede yaşatmaya özen gösterdim. Otuzlu yaşlarda fark ettim ki ‘edebiyat’ insana insan oluşun ve hayatı güzelleştirmenin tüm kapılarını açıyor.     

Beni kültürel alanda kitap yazmaya iten sebep, içimde daima olan ‘hayatı, insanı anlama ve anlatma arzusu’ oldu. Edebiyatın eğitimini de alınca bu ‘anlatma arzusu’ bilinçli göreve dönüştü.

İlk kitaplarım ‘El Yüreği Tutunca(şiir)’ ile ‘Oyma Sandığımda Saklı Renklerim(hikâye)’ 2011’de çıkınca elbette ki elimden tutan ‘edebiyat duayenleri’ de oldu. Bu noktada bana en büyük ve anlamı destek (vakti zamanında babamın da benim de memuriyet yaptığımız) Kahramanmaraş’tan geldi: Usta Şair Bahaettin Karakoç ile ‘Edebiyat Yaprağı’ dergisi genel yayın yönetmeni Ali Haydar Tuğ, hem edebiyat alanında tanınmama hem de edebî ürünlerde ‘kendimi bulmama, geliştirmeme’ büyük destek verdiler. Üçüncü kitabım bir deneme kitabı idi ve (öğretmen olduğum için bir yaz tatilinde bitirilmiş gibi görünse de) alt yapısında 25 yıl ajandalara kaydedilmiş denemeler vardı. Edebiyat ve kültür alanındaki çıkışım onunla oldu. Bu eserden sonra şunu da fark ettim ki ben hem edebiyat sanatçısı hem de edebiyat bilimcisi(öğretmeni) idim ve bana dair özel bir misyon vardı: Türkiye’de giderek fonksiyonsuz ve sıkıcı hale gelen/getirilen ‘edebiyat öğretimi ve edebiyat estetiği’ noktasında gençlerin elinden tutmalıyım.  2015’ten sonra tüm eserlerim (gerek edebî eserler gerekse edebiyat bilimine, projesine ait eserler) böylesi bir hassasiyeti de taşıyor. Böylesi bir kulvarda yürüdüğüm 2019’da -gıyabımda- fark edilmiş; (Bu fark edilişi ben, 2020’de internet sayfalarında gezerken gördüm) Ahmet Yesevi Üniversitesinin ‘Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’nde ‘Rana İslam Değirmenci’ maddesine kayıtlanmışım. Bu başvuru çalışmasında isim maddem şu ana kadar 3 bine yakın görüntülenmiş. 

Bu yolculukta size kimler destek oldu? 

Dört yaşında okumayı kendi çabası ile çözen, altı yaşından itibaren ajandalarına küçük küçük yazılar yazan (yıllar geçtikçe ajandaların içindeki yazıların uzunluğu, derinliği, türü ve konu yelpazesi arttı) biri olarak bana destek olanların başında annem, babam, dedem ve Anadolu gelir. Annem ezberinden çok şiir bilirdi ve usta bir hikâye anlatıcısıydı. (Rahmetli annem ‘edebiyat’ın okuluna gitmemiş ama ‘halk ve insanî ilişkiler kültürü’ne malik arif bir hanımdı.) Hâlâ ezberimde ondan dinlediklerim var. Babamın felsefe, tarih kitaplarından, dedemin ise eski yazı (Osmanlı Türkçesi) kitaplardan oluşan geniş kütüphaneleri. Babamın bana henüz 11-12 yaşında aldığı kültür, edebiyat, bilim dergileri. Az evvel isimlerini zikrettiğim Bahaettin Karakoç, Ali Haydar Tuğ (her ikisine Allah rahmet eylesin), Mustafa Özçelik, Mehmet Ali Bulut; Azerbaycan’dan Prof. Dr. Terane Turan Rahimli, Hikmet Melikzade beni her daim desteklemiş, zenginleştirmişlerdir. Terane hanımla ortak şiir kitabımız mevcut. Hikmet Melikzade 2021’de yayınlanan 590 sayfalık ‘İnsanın Yazısı Edebiyat’ kitabıma iki bölümlük ‘edebiyat felsefesi kritiği’ yazmıştır. Daha nice şair- yazar duayen ve kalemdaş… Elbette başta eşim ve çocuklarımın her alandaki destekleri ve fedakârlıkları beni hâlâ yazıda ‘Seyyah’ kılıyor. 

Edebiyat ve kültür el ele, gönül gönüle, birlikte yürüyüş ve çoğalıştır. ‘Edebiyat ve kültür yürek yüreğe, akıl akıla veren yüreklilerin birlikte oluşturduğu bir güzel yolculuktur’ bana göre.

Rana İslam Değirmenci Kitapları

Şiirlerinizin yer aldığı Elif Bezeli Kitap ve düşünce günlüğü şeklinde kaleme aldığınız Bir’ce Seyyah isimli kitaplarınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Tebrik ederiz. Kitaplarınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Şu anlaşılmıştır sanıyorum: Adı geçen kitaplarım yeni çıkmışlarsa da her biri en az beş-yedi yıllık yazı birikiminin meyveleri. Çünkü ben derim ki ‘yazım benim alın yazımdır’… 

Elif Bezeli Kitap, ‘tasavvuf rüzgârı’nı içinde barındıran otuz sekiz şiirle bezeli. Sürpriz bekleniyorsa bence bu kitabın önsözlerine bir göz atması gerekir okuyucularımın. Kitabın anahtarı burada… Az evvel kendime edindiğim misyondan bahsetmiştim. Benim misyonum; bir edebiyat sanatçısı(şair-yazar) olarak özgün içerik ve dille ama yaşadığı hayatın gerçeklerini iyi okuyarak ve anlatarak eser vermek olduğu ölçüde, bir edebiyat bilimcisi (öğretmen, sosyal projeler inşacısı) olarak da öncelikle gençlere, sonrasında ülkemdeki tüm insanlara dil-edebiyat zevki ve bilincini aşılamaktır. Bu yüzden edebiyatımızın özellikle Divan edebiyatı ile Tasavvuf edebiyatı dönemlerinin yanında dilimizin de daima ‘yaşayan Türkçe çerçevesinde’ kalması gereken Osmanlı Türkçesinden ‘güçlü ve diri’ örneklerini ve üslûbunu eserlerime aksettirmek görevi ve sorumluluğunu taşıyorum. Açıkçası Tasavvuf şiirini 13. yüz yıl edası ile yazamayız veya okuyamayız bunu bilirim ama ‘tasavvuf’un günümüzde de yaşayan ve yaşaması gereken ‘duru ve doğru güzelliğini’ hem felsefesi hem de kendisine has kelime kadrosunun dili ile yansıtıyorum şiire. (En azından ‘tasavvuf rüzgârı’ taşıyan ya da ‘tasavvuf kokan’ dediğim şiirlerimde bu yansıtmanın peşindeyim.) Yani şiirlerimin formatı, dili günceldir (hatta şimdiye olduğu kadar geleceğe de kementlidir) ama ‘bugünün insanına’ hayatın güzellikleri, nefsin terbiyesi, güzel insan olma noktalarında ‘benliğimde iz bırakanlarla’ harmanlanmış şiirler sunmaktadır kitabım. 

‘Bir’ce Seyyah’. Bu kitabın neden, nasıl, hangi yöntemle ve ne amaçla yazıldığı ‘Seyyahın Yazısı’ başlıklı ön sözde uzun uzadıya anlatılıyor. Eserde yazıcı seyyahın 2015 ve 2016 yıllarını kapsayan yazı ve düşünce yürüyüşünden ‘günlük’ tarzında notlar var. Notlarda inanın ki ‘gün be gün ya da yüz yüze’ insanı, hayatı, ülkemizi, kalbi, aklı ve hepsinden önemlisi -tam da şu yüz yıldaki, bu yıllardaki, şu andaki- kendinizi bulacaksınız. Her iki kitapta şunun görüldüğüne inanmaktayım: ‘Edebiyat’; insanla ve hayatla ‘geçmiş, şimdi ve gelecek’ halkalarının birbirine sıkıca kenetlendiği, sürekli bir yolculuğun hem kendisi hem de yazıcısıdır. Ve edebiyatla insan; ister yazıcı(yazar) ister okuyucu(hayat yolu yolcusu) aracılığı ile bağ kursun; her bir insan çok özgün bir yolcudur. Okuduğumuz ve yazdığımız hikâyeler sadece bize özgü gibi görünse de ‘özünde’ hepimizin hikâyesi birdir. Tüm okuyuculara ‘rânâ okumalar’ diliyorum. 

Bir küçük de sır olsun okuyucularımıza: Bizim edebiyat ve dil anlayışımızı çok ayrıntılı öğrenmek isteyenler ön bilgi için İnsanın Yazısı Edebiyat kitabımızı, detaylı ve satır arası bilgiler için en son iki kitabımızdan başlamak kaydı ile dokuz kitabımızı da -zaman zaman- okusunlar. Zira bu yazı yolcusunun eserleri de birbiri ile ‘anlam’ ve ‘çile’ noktalarında ‘bir’leşmiştir. 

Rana İslam Değirmenci

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Ben kitapların içine doğdum ve kitaplarla büyüdüm. Çocukluk ve gençlik yıllarında pek sistemli ol(a)masa da daima okudum. Okuyorum da… Hem bir eğitimcinin hem de bir şair-yazarın okumaktan besleneceğine inanırım. Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Alija İzzet Begovic, Alev Alatlı, Bahaettin Karakoç, Cemil Meriç; daha eskilerden Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip… Roman derseniz Rus edebiyatı. Hayyam’ın Rubaileri. İbni Arabî ile başlayan ‘tasavvuf’ ehli kitapları. Yunus Emre ve tabii Mesnevi…  Bunun yanında özellikle insanı, tarihi ve girişimciliği anlatan kitaplara da ilgim var. Örneğin ‘Gizli Şampiyonlar’…

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Üzerinde çalıştığım taslak kitaplar çok… Gün yüzüne çıksın diye öne alarak üstünde yeni yeni çalışmalar, kurgular, ekleme ya da çıkartma yaptığım eserler denirse: Bir roman; anneleri/mi (annem, kayınvalidem) anlatıyor. Bir portre; çileli kadınlar ve Anadolu. Hiç nokta koyamadığım ‘şehirler’ kitabı… Ama ‘dünyaya gelme’ sırası romanda sanırım. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı? 

Okuyucularımla ‘Kitap Gibi” isimli denememden bir bölümü paylaşarak sohbetime son vereyim. Denemeye (son sözlerime) geçmeden önce benimle ve iki yeni kitabımla yaptığınız bu güzel sohbet için sizlere çok teşekkür ederim. 

“Söz kitaptan açıldı mı hayatta kendini, yaşamı ve varlığı araştıran her insan, kitap hakkında da binlerce değerli söz katar sohbete… Kitap, büyük bir hazinedir. Kitabı yazmak için dolu dolu bir hayatı gözlemlemek ve hissetmek, hissettiğinizi dopdolu ve derin yürekle yazıya dökmek gerekir. Kitap yazmak için hayatta görebildiklerinizi ve hayata verebildiklerinizi, ‘hayattaki tüm bilginizin’ aslında sizin bilginiz olmadığını, yalnızca size verilen büyük bir emanet olduğunu idrak etmeniz, cesaretle ‘Bu Büyük Bilgiden’ hissenize düşeni diğer insanlara pay edebilmeniz gerekir. Yazmak zordur: Yazmak, yalnızca aklımıza geleni ve akademik ezberimizi harflere dökerek bilge sandığımız kendimizi başkalarına göstermek olsaydı, yazıyı söken herkes yazar olurdu. Yazmak zordur: Hem hayatın ve var olmanın size sunduğu bilginin farkında olacaksınız hem de bu farkındalığınızı, bilginizi büyük bir tevazu ve görev şuuru ile insanlığa yüreklice sunacaksınız. İşte onun için herkes acıkınca ‘ben acıktım’ diyebilir ama ancak yazar ‘Ben susadım ya siz? Ağacın gölgesine otursak da çıkınımızı açsak mı, ekmeğimizi bölüşsek mi?’ der…” Biz yazdık, okuyucuya okumak düştü… 

Rânâ okumalar…

Edebiyat Gazetesi’nin On Dördüncü Sayısı Yayında

Genel Yayın Yönetmenliğini Yücel Aydın’ın yaptığı Edebiyat Gazetesi’nin manşetinde Fırat Kasap’ın Edebiyatın Güncel Sorunları başlıklı yazısı yer alıyor. Söyleşi bölümünde Elif Bezeli Kitap ve Bir’ce Seyyah kitaplarının yazarı Rana İslam Değirmenci ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirildi.

Edebiyat Gazetesi Sayı 14

Editörlüğünü S. Ali Ellikci’nin üstlendiği Edebiyat Gazetesi’nin mart sayısında Türk Edebiyatının Ödül Gerçeği başlıklı yazısıyla Umut Özkan, Gizli Baharın İzleri başlıklı şiiriyle Alihan Hamitoğlu, Edebiyatın Toplumsa Bilince Etkisi başlıklı yazısıyla Mehmet Sayan, Kavram Kelepçesi başlıklı yazısıyla Ceren Talay, Bilsem başlıklı şiiriyle İsmail Hilal, Merak Kediyi Öldürür mü başlıklı yazısıyla Rumuz Güz, Ayrılık başlıklı şiiriyle Şeyma Yaşar, Seyahatlerden Anılar - Pilav Üstü Nohut başlıklı yazısıyla Kadir Ersoy, Sesler başlıklı yazısıyla Habil Yaşar, Şehit başlıklı yazısıyla Orkun Cabi, Kör Makas başlıklı şiiriyle Binnaz Deniz Aydemir, A.Ş-K başlıklı şiiriyle Hüseyin Avni Cengiz yer aldı. 

Alaska Yayınları bünyesinde birinci yılını geride bırakan Edebiyat Gazetesi’ni edebiyatseverler çevrimiçi olarak Magzter, Google Play Kitaplar ve edebiyatgazetesi.com üzerinden ücretsiz okuyabilirler. Gazeteyi cihazınıza indirip okumak için tıklayınız.

Kadın Yönetiminde Her Şey Daha Farklı

Kitap adı: KADIN KRALLIĞI, Kitap yazarı: Ricardo Coler, Sayfa sayısı: 162, Kitabın türü: Anı-Mektup-Günlük, Araştırma-İnceleme, Edebiyat, Sosyoloji,  Orijinal adı: El reino de las mujeresç Kitabın konusu: Çin' in güneyinde bulunan Mosuo şehri ve burada yaşayan  yerli halk Mosuolular; Günümüzde  yaşayan  son  anaerkil topluluk. Arjantinli  gazeteci yazar Ricardo Coler  bu bölgeye giderek iki ay  boyunca Mosouda gözlemler yapıyor aynı  zamanda  birçok aileye misafir  oluyor ve Mosuoluların yaşam tarzlarına  ilişkin  birçok  röportaj  yapıp  bu sosyolojik çalışmasını kitaplaştırıyor.  kitap bu anıların derlenmesi sonucu okuyucuya ulaşıyor  Bilmedikleri sıradışı  şaşırtıcı bir yaşamın bütün o çok  bilindik kaide ve kuralları  kadın,  erkek,   aile, toplum kavramlarını yeniden gözden  geçirmemizi sağlıyor yazar bu çalışmayla dünyanin   ortasından  başka  bir dünyadan  masallardaki    kadar özgürlükler  dünyasından kadın eksenli yaşam  tarzını  bizlere tanıtıyor.  Neolitik dönemin henüz bitmediğini anlatan derin bir araştırma yapıyor.  Komünal  toplum olan neolitik dönemde olduğu gibi Güney Asya’da hala varlığını koruyan bir topluluk yaşıyor. 

Kadın Krallığı

Ve burada özel mülkiyet, aile gibi kavramların olmayışı yine kadının eşini seçmedeki özgürlüğünün yanı sıra  kadınların  elinden çıkan  yaşam, eşitlik, adalet barış ve huzuru  beraberinde getirmiştir . Bu da eşitsizliği yok ederek, son derece özgür kadın ve özgür toplum gerçekliğini yaratmıştır. Yazarımızın da deyimiyle "Burada evlilik denen bir kurum yok. Bu kadınlara göre gayet gereksiz bir kurum. Neden bütün ömürlerini tek bir erkekle geçirsinler ki? Toplumda erkek ast ve yetkisiz. Erkekler, ne yaşadıkları evin ne de bölgedeki herhangi bir malın sahibi olamazlar. Sadece kadınlar için çalışabilirler. Kadınlar, kalacakları yer ile beslenmeleri için gereken yiyeceklerin temininden ve çocuklarının eğitiminden sorumlular. Ekonominin bekçileri onlar. Ailenin bütün mal varlığı sadece kadınlarda. Yasal olarak kadınlar her türlü avantaja sahipler: Soyadı vermek, miras almak gibi haklar kadınlara ait. Kız çocukları anaerkil bu toplumda çok önemli çünkü soyun devamı kız çocuklarla sağlanabilir."

Eserde Bilinmedik ve şaşırtıcı bir dünyaya yolculuk yapan Arjantinli gazeteci Ricardo Coler, Çin'in güneyine giderek Mosuolar ile birlikte yaşadığı iki ayı anlatırken  okuyucularına  bildiğiniz  klasiklere dokunun konfor alanınızdan  çıkın  başka  hayatlar mümkün  dedirtiyor. Son anaerkil toplum olarak adlandırılan Mosuoların kadın özgürlükçü  dünyasını tanımaktan  sizde mutluluk  duyacaksınız. Neredeyse her saniyede   namus cinayeti, aşk cinayeti  işlenirken  ve savaşlarda hala ilk vurulan kadınlar iken   adeta bir jenoside dönüşen  kadın  katliamlarının  yaşandığı toplumlarda  Mousolarin örnek  olabilecek yaşam  tarzı kadının  elinin değdiği hayatlar, dünyalar  yaşanılabilir yerlerdir dedirtiyor. Bunu görüp bu katillerin kadını  öldürürken  aslında  tüm yaşamı  katlettiklerini  görmesi  umudumuzdur. Kitabımızın önemli  sayfaları  arasında yolculugumuza devam edelim bazı safyalari sizlerle de paylaşalım. Kadınlar başka türlü yönetiyorlar. Onların yönetiminde şiddet yok. Kadınlar yönetimde olunca erkekler daha iyi yaşıyor.”

Yine Coler Ataerkil toplumdaki ve Anaerkil Mosuo toplumundaki erkeklerin konumun şöyle karşılaştırıyor: “Erkekler daha az çalışıyor ve bütün gün arkadaşlarıyla oturuyorlar. Her gece başka bir kadınla beraber olabiliyorlar. Kadınlar parayı da yönettiği için, erkeklerin o alanda bir sorumluluğu yok. Ataerkil toplumlarda biz erkekler çok daha fazla çalışıyoruz, üstüne üstelik ev işlerine de yardım etmemiz gerekiyor. Mosuo’da erkeklerin ev işleriyle ilgilenmesine de gerek yok!” Bu toplumda kız çocuk doğurana kadar çocuk doğurmak adetmiş. Çünkü soy kız çocuğundan devam ediyor. BuradaHiç kız çocuğu olmayan arkadaşının durumunu Mosuo toplumundan Sanshie şöyle açıklar;

“Bana acıyla, “Sadece erkek çocukları var,” diyor. Bir bardak çay daha ikram ettikten sonra, konuşmaya devam ediyor ve kendisinin, soyunu devam ettirecek üç kadın doğurduğu için şanslı sayılacağını söylüyor. Tsie’nin tek şansızlığı bütün çocuklarının erkek olması değildi; kız kardeşi de yoktu. Ayrıca Sanshie gibi Tsie de doğurabilecek çocuk limitini üç çocuk doğurarak ayrıcalıklı bir şekilde doldurmuştu.” 

–s.30-

Soyun, ataerkil toplumlarının aksine, kızlardan devam eden Mosuolarda kız çocuk önemlidir. Dört gözle beklenen bir oğlan değil soyu devam edecek aslan gibi bir kızdır. Yani Kız çocuğu doğuran kadınlar hakaret işitip üzerine kuma getirilmiyor diyemem ama Mosuolarda evlilik müessesesi yok. Pekin’de üniversite okuyan ve bu toplumun bir üyesi olan Rugeshi Ana evlilik hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getirir.      

“Aile kurmak için evleniyorlar. Ben ise tam tersini düşünüyorum; aile olmanın en iyi yolunun kesinlikle evlenmemek olduğunu.” –s.60-

Evlilik müessesinin pek olmadığı bu toplumda Kızlar ergenliğe girdiğinde ona özel bir oda yapılır ve bu oda onun mahremi olur. Ve Kız istediği erkeği o odaya alabilir. Çocuk doğduğunda annesinde kalır. Zaten baba kavramının da Mosuo toplumunda bir karşılığı yok. Erkekler annelerinin evinde yaşıyorlar ve sadece çağrıldıkları gece seçildikleri kızın odasına giderler.

“Mosuolarda “aile”, aralarında doğrudan kan bağı olanlar ve aynı mülkten gelenlerden yani aynı klanın mensuplarından oluşur. Temel kişi evin kadın reisidir. Onunla birlikte aynı evde kendi çocukları, annesi ve annenin hem erkek hem de kız kardeşleri yaşar. Kız kardeşlerinin çocukları ve torunlar da bu grubun birer parçasıdır. Kocalar yoktur. Kadın reis ile doğrudan kan bağı olmayan erkekler başka bir eve aittirler ve başka çatı altında uyurlar. Bu ise, buralarda tanınmayan veya daha iyi bir ifade ile başka bir eve ait olarak değerlendirilen babaların ve dedelerin yokluğunu tamamen açıklıyor. Aynı evde yaşayan erkekler sadece kardeşler, dayılar ve çocuklardır. Batılı bir aile için böylesi çok farklı ama bu o kadar ciddiye alınıyor ki ve öylesine tutucular ki, baba, anne ve çocuklardan oluşan resmi aile fikri büyük sorun olarak görülüyor. “. –s.36-

“Tanınmayan pek çok şeyin bir parçası da baba ve her zaman sosyal sınıfın eksik kalan tarafı. Bir kadın hamileliği belli olduğunda, karnındaki çocuğun gerçek babasının kim olduğunu öğrenmek bile ilgilerini çekmiyor. Eşlerini her gece değiştirebildiklerinden, kimden gebe kaldıklarını ne anlamaya ne de bilmeye önem veriyorlar.” –s.69-

 Evdeki erkekler  “Her zaman sizi dikkate alılar mı?” 

“ “Her zaman beni dikkate alırlar,” diye cevaplıyor, sigarasından uzun bir dumanı  dışarı verdikten sonra. “Bir nedenden dolayı eğer karşı çıkarlarsa, sadece beklemem gerekiyor. Bir süre sonra gelip özür diliyorlar.”

– Ben anneyim ve eğer anlamazlarsa onları evlilikle tehdit ediyorum.

– O da nedir?

– Eğer bana itaat etmezlerse onları evlendireceğimi söylüyorum. Bu da gerçekten korku veriyor.

Tsunami Ana’nın çocukları, otuz ile kırk yaşları arasında yetişkin insanlar.

- Peki bu evliliğin hangi yönü onlara korku veriyor?

-Bir yabancı ile yaşamış olacaklar ve her zaman aynı insanla. Üstelik evin geçimini sağlamak için çalışmak zorunda kalacaklar.” –s.74-

“Erkeklerin az iş yapmasından bahseden, onlara gülen ve kendi çocuklarını evlendirmekle tehdit eden, asla onlara ihtiyaç duymayan, ne öğüt ne para ne de bakım isteyen aynı kadın, gecelerini paylaştığı bu erkek ölürken, onun yanında olmak istediğine karar vermiş. Ertesi sabah, hikâyeyi öğrendikten sonra, Tsunami Ana’ya bağışlayıcı ve yiğit olan kadına erkeksi sınırla yaklaşıyorum. Ona şunu soruyorum: “Bir kadın için en iyisi nedir? Pek çok erkek tanımak mı yoksa bir tanesine adanmak mı?” kesinlikle bana net bir şekilde cevap veriyor:

“Sadece bir tane.”

“Neden?”

“Çünkü bunun anlamı şudur: bir kadın, bütün zamanını onunla ilgilenerek geçiren bir erkek için yeterli olacaktır.

Bu da her şeye değer.” “ –s.82/83-Eserimize ilişkin yazarımız  ile yapılan  bu röportaj  aydınlatıcı olacaktır;  Sizi bu kitabı yazmaya ve o topraklara sürükleyen neydi?

Buna verebileceğim iki cevap var. Biri görünen, diğeri ise gizli olan. Görünen nedeni; kafamda “Dişinin anlamı ne? Kadın olmak nedir?” gibi sorular vardı. Çünkü bizlerin “kadın” için net bir tanımlamamız yok, buradaki kadınlar kadının, dişiliğin ne demek olduğunu bilmiyorlar, unutmuşlar. Biyoloji bile henüz kadını tanımlayabilmiş değil. Kadınların egemen olduğu bir topluma giderek, “kadın” nedir sorusuna cevap bulabileceğimi, bildiklerimi kontrol edebileceğimi düşündüm. Mosuo'daki kadınlar kadının, “dişiliğin” ne demek olduğunu tam anlamıyla biliyorlar. Bu yolculuğun gizli nedeni ise adı üzerinde gizli, söyleyemem! (Gülüyor) Aslına bakarsanız nedenini gerçekten bilmiyorum. Sadece oraya gitmeye karar verdiğimi hatırlıyorum. Dile getirebileceğim bir nedeni yok. İçgüdü diyebiliriz.

Orada, o insanlarla yaşamak nasıldı? Nasıl bir ortamla karşılaştınız?

Öncelikle, ataerkil bir evden çıkan biri olarak oldukça şaşırdım. Sabahları erken kalkıyordum. Evin kadın reisi, herkese direktifler vererek yapmaları gerekenleri söylüyordu, erkekler işe gidiyordu. Yapmak zorundalardı. Evin kadın reisi erkeklere küçümseyerek bakıyordu, aynı şekilde bana da. Evin tüm kontrolü kadındaydı. Mesela kocası bir yere gidecek, karısından para istiyor. Tüm para kadının elinde. Fakat bir diğer taraftan diyebilirim ki anaerkil toplum, erkekler için tam bir cennet! Yapmanız gereken tek şey kadınların reisliğini kabul etmek. Biz erkekler şanslıyız çünkü daha az çalışıyoruz, sorumluluğumuz yok, istediğimiz zaman kadınlarımızı değiştirebiliyoruz, en önemlisi de tüm hayatımız boyunda annemizle yaşayabiliyoruz. (Gülüyor) Asıl çalışan kadınlar. Batıdaki toplumlarda da kadınlar çalışıyor biliyorum fakat bu tür yerlerde kadınlar “çalışmakla eş değer durumda.. Çok çok çalışkanlar. İnanın nedenini bilmiyorum ama çalışkan bir kadın, erkek için çok seksidir.

Sizi en çok şaşırtan ne oldu?

Çok ilginç bir olay yaşadım, onu anlatmak istiyorum. Öğle yemeği için bir ailenin yanına gitmiştim. Yemekten sonra ayağa kalktım ve bulaşığımı yıkamaya başladım. Çünkü anaerkil bir toplumda olduğumu ve bunu yapmam gerektiğini düşündüm. Ama bulaşıkları yıkamama izin vermediler. Evin reisi kadın, tüm mal varlığı kadına ait, anneden çocuklara geçiyor mal varlığı (kıza yani)... Tüm ayrıcalıklara sahipler ancak her kadının hayal ettiği böyle bir toplumda, erkeğin önüne yemeği koymak, ona hizmet etmek gibi eski gelenekler hala devam ediyor ve buna çok önem veriyorlar. Bundan hiç rahatsızlık duymuyorlar çünkü kendilerini köle gibi görmüyor, hissetmiyorlar. Benim kalkıp da bulaşığımı yıkamaya çalışmam onlara çok ters geldi. Oysa ki ben hoşlarına gideceğini düşünmüştüm.

Bu toplum, ataerkil toplumdan tamamen farklı diyemiyoruz o halde?

Kesinlikle, anaerkillik ataerkilliğin tam tersi demek değil. Kadınların sözü geçiyor her konuda ve toplumu çok farklı bir şekilde yönetiyorlar bu doğru. Onları ataerkil toplumdan ayıran en önemli özellikleri şiddete asla izin vermemeleri. Onların toplumunda, yönetim şekillerinde, yaşantılarında şiddete yer yok. Tabii ki erkekler arasında kavgalar oluyor. Bizler bunu rahatlıkla anlayabiliyoruz ama orada iki erkeğin kavga ettiğini gören kadınlar durup bakıyor ve “Neden kavga ediyor bu insanlar”diye düşünüyorlar. Kavga etmek, onlar için utanç duyulacak bir şey. Bir diğer özellikleri de, toplumsal ve ailevi bağlarının, birbirleri ile olan ilişkilerinin, dayanışmalarının çok daha kuvvetli olması.

Anlattığınız toplum erkekler için olduğu kadar kadınlar için de bir cennet. Peki bunu elde etmek mümkün mü? Feminist mücadeleyle bu başarılabilir mi?

Sanmıyorum, çünkü bence özellikle feminist hareketin içindeki kadınlarda, kendilerini erkek davranışlarıyla özdeşleştirme gibi bir eğilim var. Biliyorsunuz ki Güney Amerika'da birçok kadın başkan, başbakan var. Arjantin, Şili, şimdi de Brezilya. Örneğin, İngiltere'de Margaret Thatcher vardı ve o belki de gördüğüm en “ağır erkek”ti. Giysilerinden tavırlarına kadar, kadından çok bir erkeğe benziyordu. Anaerkil toplumda “kadınlık”, “dişilik” ne demek, tam anlamıyla görüyorsunuz. Oradaki kadınlar dişiliklerini sonuna kadar hissediyorlar. Çok farklılar.

'ERKEKLER HALLERİNDEN MEMNUN'

Fakat kitapta yazdığınıza göre Mosuo'da belediye başkanı bir erkek...

Evet öyle. Çünkü güce, devlet idaresine önem vermiyorlar. Başkanın görevi, dış ilişkileri yürütmek, idari sorunları halletmek. Hiçbir değeri yok kadınların gözünde. Onunla birlikte köyde yürüdüğümüzde kimse selam dahi vermiyordu ona. Peki oradaki erkekler durumun farkındalar mı? Dünyanın başka yerlerindeki erkeklerle aynı konumda olmadıklarının bilincindeler mi? Evet bunun farkındalar ve bundan gurur duyuyorlar. Çünkü anaerkillik onların kültürünün bir parçası. Yaşantılarından çok memnunlar ve değişmek gibi bir düşünceleri olduğunu sanmıyorum. Hallerinden çok memnunlar. Değiştikleri taktirde sorumluluklarının artacağını, daha çok çalışmaları gerekeceğini biliyorlar ve tabi ki bunu istemiyorlar. Kim ister ki...

Oradaki kadınların şiddetten çok uzak olduklarını ve bunu utanç verici bir şey olarak gördüklerini söylediniz. Ancak son yıllarda gerçekleşen şiddet olaylarına baktığımızda, kadınların da en az erkekler kadar cinayet işlediğini, şiddet uyguladığını görüyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Kadın olmak” ve “dişilik” aynı şey değil. Kadınların davranışları ve konuşmaları erkeklerle aynı olabiliyor. Bence bu bahsettiğiniz kadınlar erkeklerin düşüncelerini takip ediyorlar, onları taklit ediyorlar. Çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, dünyadaki politik, ekonomik yönetim mekanizması kadınların elinde olsa, tabii Mosuo kadınlarındaki gibi kadınlardan bahsediyorum, her şey çok daha farklı olurdu. Olumlu yönde elbette. Kadınların içinde bulundukları durumun, erkek egemen toplumdaki problemlerinin en büyük nedeni ne size göre? Erkek gibi olmaya çalışmaları! Tabi ki bunun nedeni de, toplumun erkeğin kurallarına göre yönetilmesi.Bütün kadınların derdi aynı mı?

Kadınlar kendilerine hayranlık duyulmasını istiyorlar. Bu onlar için çok önemli bir şey ve evliliğe hiç sıcak bakmıyorlar. Çünkü evlendiğiniz takdirde bir taraf, diğer tarafa geçiyor ve artık o aileyle birlikte yaşamaya başlıyor, onlar da bunu istemiyorlar. Onlara göre aile olmak sadece kan bağı ile sağlanıyor, başka bir insanın o ailenin içine girmesiyle değil. Evlilik yürümüyor, erkek, aileyi sonsuza dek sürdüremiyor. Bana “Eğer sonsuza kadar sevilmek istiyorsan, asla evlenmemelisin” dediler. (Gülüyor). Ne kadar basit bir cevap düşünsenize.  Aile konusunda çok ciddiler, aynı şekilde aşk, sevgi konusunda da. Evlilik hep aynı adamla seks yapmak, çocukları, ekonomik sıkıntıyı, aileyi paylaşmak demek ve onlar böyle bir şey istemiyorlar. Bu toplumdaki insanlar, güzel bir aile kurmanın ve sonsuza kadar sevilmenin yolunu bulmuşlar!

'KADIN YÖNETİMİNDE HER ŞEY DAHA FARKLI'

Kadınların sürekli bir anlaşılamama durumları var. Peki Mosuo'daki kadınlar ve erkekler birbirlerini anlıyorlar mı? Hayır hayır, kesinlikle birbirlerini anlamıyorlar ve zaten anlamaya çalışmıyorlar. Çünkü bu tarz toplumlarda yani anaerkil toplumlarda kadınlar, biz erkeklerin sınırlarını biliyorlar ve kapasitemizi aşmamızı beklemiyorlar! İşte bu kadar basit. Erkeklerden problem çözmelerini beklemiyorlar, vemeyecekleri şeyi istemiyorlar. Karşılık alamayacaklarının bilincindeler. Bu yazmış olduğunuz kitap, anlatıklarınız bir cevap verebilir mi, bir çıkış yolu gösterebilir mi erkeklere?

Emin olun göstermez! Yani siz sadece oradaki yaşantıyı mı göstermek istediniz?

Farklı aile yapıları, ilişkiler olduğunu gösterdim, kimsenin kimseyi öldürmediği, öldürmek istemediği bir toplum olduğunu gösterdim. Sürekli ağlayan insanlar yok orada. Ekonomik olarak da çok güçlü durumdalar. Günümüzde en büyük problem sadece politika, siyaset değil. Cinsiyet problemi çok önemli. Dünyanın en büyük problemlerinden biri bu ve buna bakmamız gerekir. Bu kitapta, yönetim kadınların elinde olunca her şey nasıl daha farklı oluyor bunu gösterdim. İnsanlar böylesinin de mümkün olduğunu görmeli. Benden kadınları çözmeye yönelik bir cevap bekliyorlarsa bunu veremeyeceğimi söyleyebilirim. Çünkü bu mümkün değil.

Deniz Boyraci

Pilav Üstü Nohut - Seyahatlerden Anılar

İnşaat ihalesi kazanmış bir şirketle iki seneliğine Lojistik Müdür sıfatıyla çalışmak üzere Ukrayna’ya gitmiştim. 1991 yılıydı. Ben gitmeden birkaç sene önce meşhur Çernobil faciası olmuş ve boyutunu bizlerin tam bilmediği radyasyon sızıntısı ülkede insanlar ve yiyecek v.s. her şey üzerinde bayağı zarara sebebiyet vermişti. Aradan yıllar geçmişti ama asıl mesleğim olan Kimya Mühendisliği nedeniyle radyasyonun ürünlerin üzerinden, özellikle de sudan kolay kolay çıkmadığını gayet iyi biliyordum. Zaten pazardaki yerli meyve ve sebzelerin çok garip büyük boyutlarda ve eğri büğrü görüntüleri radyasyonun tesirinin tam geçmediğinin ispatıydı. Bu ürünleri yemek yürek isterdi. Bunların yanında Avrupa’dan getirilmiş benzerlerinin fiyatları da beş misli pahalı olduğundan onları yemek de cüzdan isterdi.

Pilav Üstü Nohut

İnşaat yaklaşık iki yıl sürecekti. Bu nedenle bizim şantiyeye Türkiye’den neredeyse her hafta devamlı gelen işçi grupları otobüslerde beraberlerinde oradaki şantiyemizden gönderilen bol miktarda gıda malzemesini de getiriyorlardı. Bunlar genelde bozulma olasılığı olmayan pirinç, nohut v.s. gibi şeylerdi. İşçilere bunlarla yemek yapılıp dağıtılırdı.

Türkiye’den gelen işçi otobüsleri benim için bir nimet demekti, çünkü sağ olsun eşim her gelen otobüsle, bir işçiden rica eder, bana koca bir bidon su ve bazı yiyecekler gönderirdi. Bazen gelen malın bir kısmı eksik çıkardı ama canı çeken bir işçinin yolda biraz yediğini veya içtiğini tahmin ediyor, hoş görüyordum. Bazen de adıma gelen malzemenin içinden bir taraflarına acemice sıkıştırılmış ufak bir not kâğıdı çıkardı. Kızımdan. “Baba seni çok özledim” diye başlayan bazı hasret ve sonra şaklabanlıkla dolu satırlar, ne kadar belli etmemeye çalışsam başaramazdım, gözlerim sulanırdı.

Gelen malzemelerin olmazsa olmazı pirinç ve nohut nedeniyle şantiyede her gün standart yemek olarak pilav üstü nohut vardı. Tanrının gücüne gitmesin, tabii ki nimete itirazımız yoktur ama iki sene boyunca her gün pilav üstü nohut ta pek çekilmiyordu. Neyse iki sene tamamlanıp da inşaat bitince hepimiz Türkiye’ye döndük. Beni çok özlemiş olan anam hasretle bana sarıldı. Konu komşu hepsi dönüşümü kutlamaya geldiler. Akşamüstü komşular ayrılıp kalabalık dağılınca anam bana “Oğlum özlemişsindir, sana en çok sevdiğin yemeği yaptım. Pilav üstü nohut” demez mi? Nutkum tutuldu. Şaşkın hâlimi gören anam “Ne oldu oğlum, beğenmedin mi, yanına başka bir şey de yapayım mı?” deyince, hemen ellerine sarılıp öptüm ve “ Ne demek canım anam, öyle bir özlemiştim ki, bilemezsin. Tabaklar dolusu bile yiyebilirim” dedim. Ama sonra beni bir gülme krizi tuttu. Kendimi tutamıyordum. Dakikalarca kahkahalar atarak neredeyse yerlerde debelenmeye başladım. Anam şaşkın şaşkın beni seyrediyordu. Zorlukla “Sonra anlatacağım anacığım, sonra” diyebildim.

On gün kadar sonra bir sohbet esnasında ona iki sene boyunca her gün pilav üstü nohut yediğimi söylediğimde başta biraz üzüldü “ama senin elinden çıkan bambaşkaydı güzel anam” diyerek hemen gönlünü almasını bildim. Ne zaman bu konu açılsa sanki ilk defa duyuyor gibi her seferinde kendimizi tutamayıp kahkahalarla gülüyoruz.

Türkiye'de Edebiyatın Güncel Sorunları

Edebiyat sanatı bir yazma ve okuma etkinliği olarak kabul edilir. Edebiyata toplumsal boyutunu katan gelişmelerden biri matbaanın icadı olmuştur. Sanayi devriminin gelişmesiyle birlikte kâğıdın baskı makinesine girip yazılı metin hâline gelmesi bilginin tüm topluma yayılmasını sağladı.Teknoloji devrimine kadar uzun bir süre Batıda kitap, dergi, gazete gibi basılı ürünler, toplumun bilgi alışverişinde etkili oldu. Basılı ürünleri okumak, kuşaktan kuşağa aktarılan bir alışkanlık hâline geldi. Basılı kâğıdın kokusunu duymak, o kâğıttaki bilgi kadar önemli sayıldı. Batı toplumlarında kitap okumak, yazmak; kültürlü, görgülü olmanın bir alameti kabul edildi.

Türkiye'de Edebiyatın Güncel Sorunları

Kitap okuma kültürünün yerleşmesi Avrupa’da yüzyıllar süren bir süreç içinde oldu. Giyim kuşam gibi, yeme içme gibi bir alışkanlık haline gelmesi, bilginin kuşaktan kuşağa aktarılarak güç hâline gelmesini sağladı. Matbaa bize batıdan iki yüzyıl sonra geldi. Gelir gelmez de batıdaki gibi kullanılmadı. Cumhuriyet dönemine kadar daha çok dini yayınlar basıldı. Cumhuriyet’in aydınlanmacı felsefesiyle birlikte bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Okuma yazma seferberlikleri, okulların yaygınlaşması, orduda kurulan, okuma yazma öğreten Ali okulları, okuma kültürünü yaygınlaştırdı. Matbaanın geç gelmesinden kaynaklanan geri kalmışlık yavaş yavaş ortadan kalkarken yeni bir sorunla karşı karşıyayız.

Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte yazılı basın yerini bilgisayar ve telefonlara bıraktı. Z kuşağı ve ardından gelenler okumayı bilgisayar, tablet ve telefonlardan yapıyorlar. Gençlere göre internetin ucuzlamasından dolayı ekrandan okuma yapmak daha hesaplı. Gençlerin ebeveynleri olan yetişkinler ise ekrandan yapılan okumanın yetersiz olduğu görüşündeler. Onlara göre çocukları kitap okumuyor, okuyormuş gibi yapıyor. Gerçek okuma yazılı metinle olur. Öğretmenlerin çocukları daha çok yazılı metinden okumaya teşvik etmesini istiyorlar. Öğretmen, çocuğu yazılı metin okumaya zorlamalı. Yazılılarda kitap sorusu sorarak, kitap okuma saati yaparak, özet isteyerek çocuk kitap okumaya zorlanmalı. Ebeveynlerin genel görüşü böyle.

Korona döneminde evden ders görerek teknolojiye bağlanan çocuklar artık kitaba para vermek istemiyorlar. Neyi okumaları isteniyorsa internetten okumak istiyorlar. Dostoyevski mi okunacak, Orhan Pamuk mu okunacak, kim olursa olsun yeter ki internetten okunsun. Ekranın sık kullanılmasından kaynaklanan dikkat eksikliği, göz rahatsızlıkları, oturma bozukluklarından kaynaklanan sırt rahatsızlıkları çocukların umurunda değil. Derslerde bilgisayar kullanımının yasaklanması tartışılırken sınıflarda akıllı tahta dediğimiz tahta büyüklüğündeki bilgisayarların yaygınlaşması, ödevlerin whats app üzerinden gönderilmesi gibi uygulamalar yasaklama işinin o kadar da kolay olmadığını gösteriyor. E kitap,sesli kitap gibi uygulamalar yaygınlaştıkça kitap basımı işi zorlaşıyor. Kâğıdın matbaaya gidip kitap, gazete, dergi olarak insanlara sunulması günümüzde masraflı bir iş hâline geldi. Yayıncılar satılacağından emin olmadıkları metinleri basmak istemiyorlar. Kâr getirmeyecek bir işe girmek riskli bir davranış gibi görünüyor.     

Ekonomik olarak önlerini göremeyen yayıncılar, maliyeti azaltmanın yollarını arıyorlar. Paulo Coelho’nun “Okçu’nun Yolu” adlı kitabı 26 sayfa olarak basıldı ve 26 TL’den satıldı. Bu bir ticari zekâ mıdır, kurnazlık mıdır yoksa faydalı bir iş midir? Tartışmaya açık bir konu.

Yayıncılar teknolojik gelişmeler ile ekonomik sıkıntılar arasında sıkışmış durumdalar. Harcamalarının üstüne kârlarını koyup satmaya kalksalar satacak müşteri bulamıyorlar. Gazetelerin durumu biraz farklı. Basılı gazetelere para verip almayan toplum, aynı gazeteleri internetten okuyor. Gazete patronları için değişen bir durum yok. Onlar kârlarını yazılı ürünlerden değil de internet satışından sağlıyorlar.

Okuma kültürümüz hiçbir zaman çok güçlü olmadı. İster yazılı eserler olsun isterse e kitap olsun okuma düzeyimiz yeterli değil. PİSA gibi uluslararası sınavlardaki başarı düzeyimizin düşüklüğü  okuma kültürümüzün düşüklüğünden kaynaklanıyor. Okuduğunu anlayamayan çocuk matematik sorularını , fen derslerinin sorularını anlayamıyor. Anadili olan Türkçeyi kavrayamayınca yabancı dili hiç öğrenemiyor. Yarım sayfalık bir paragrafı okuyup anlayamayan çocuk derslerin çoğunda başarısız oluyor. Okumadan kelime dağarcığına sahip olmak, genel kültür sahibi olmak mümkün değil. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal binlerce kelimeyle yazan aydınlarımız… Ellerinde her türlü teknolojiyle yaşayan çocuklarımız ise yüzlerce kelimeyle konuşuyorlar. Demek ki teknoloji onların dil gelişimini sağlamıyor. Yaşadığımız sorunları sadece biz yaşıyoruz zannediyoruz. Bu gerçekçi değil. Batı toplumları da aynı süreçlerden geçtiler. Onların sorunlarını nasıl çözdüklerine odaklanmamız bize fayda sağlayabilir. Bizim sorunlarımız bize özgüdür, çözümü de bizdedir diyorsak edebiyatın teknoloji ile olan sınavında başarılı olabilmek için kafa yormak zorundayız. Çocuklar, gençler bizim geleceğimiz… Cahil nesiller yetiştirmek istemiyorsak onlara biraz daha çok kulak vermemiz lâzım. Sorunlarını çözmelerine destek olmamız lâzım. Nitelikli okumalar yapmaları için ,nitelikli kuşaklar olmalarını sağlamak için her birimizin bir rehber öğretmen olması lâzım.

Okumayan toplumlar, okuyan toplumların gerisinde kalmaya mahkûmdur. Çağdaş ulusların gerisinde kalmak istemiyorsak okumalıyız. Bu okumayı basılı bir kâğıttan mı yoksa cep telefonundan mı yapacağız? Bu sorunun cevabını çocuklarımızla birlikte, en doğru cevabı bularak vereceğiz. Yazımı Yunus Emre’nin dizeleriyle bitiriyorum: İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır

Türk Edebiyatının Ödül Gerçeği

Yaşamın her alanında da bir dostun, arkadaşın ya da ötekinin başarısından mutlu olunmuyor. Bu davranış her yere sinmiş durumda. Her yer buram buram ego ve bencillik kokuyor. Nerede o engin, koca gönlümüz? Hani, halk türkümüzün dizelerinde ne güzel dile gelir: Gel ha gönül havalanma / Engin ol gönül engin ol / Dünya malına güvenme /Engin ol gönül engin ol 

Türk Edebiyatının Ödül Gerçeği

Rıfat Ilgaz'ın şiirindeki insanlar gündelik yaşamın kahramanlarıdır. Yaşam içinde bu tiplere okulda, sokakta, markette çok karşılaşırız. Ilgaz dizelerinde bu tipleri hem betimler hem de anlatır: Bakıyoruz, kısırlar daha kısır  / Sinsiler daha sinsi. / Cüceler, bücürler, / Küçükler daha da küçük... / Ah hele onlar, / Yaşamadan kimliklerini eskitenler...

Ödül ve başyapıt tartışması yazınımızın önemli konularındandır. ‘Marifet iltifata tabidir’ diye kalıplaşmış bir söz vardır. Eğitim seviyemizden insan ilişkilerimize kadar tüm davranışlarımız sadece “Ben” üzerine şekillenmiştir. “Biz”in demagojisi, polemiği çok yapılır ama hep ‘istemem yan cebime koy’ durumu vardır.  Kentleşme süreçlerimizi iyi incelemek lâzım. 21. yüzyıldayız, “Bizim Köy”ü aşamadık. Kahramanlarını, olay örgüsünü, konusunu ve ana fikrini bu çağa uydurmak için sürekli bir çaba içindeyiz. Ondan hiç ders almadık. Yazınımızda da böyle. Şükrü Erbaş haklı çıktı. “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” Herkes birbirinin kurdu, çukur kazma ile meşgul. Ben hep çırak kalıyorum.     

Ödül denince aklıma bir Yunus Nadi ödül töreni gelir. Fakir Baykurt'un, Yılanların Öcü'nün birinci olması. Her şey çok açık ve şeffaftır. Seçici kurulda Azra Erhat'tan Yaşar Kemal'e, Yakup Kadri’den Halide Edip Adıvar'a kadar uzayan bir yazar grubu….

Yaşar Kemal perde arkasında bir mücadele içindedir. Derler ki Atılgan, bu yenilgiden sonra içine kapandı. Manisa'ya, memleketine inzivaya çekildi. Bir başka iddia: Atılgan içe dönük bir insandı, o ödülle ilgisi yoktur. Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam’ı ile Yılanların Öcü arasındaki mücadele seçici kurulda devam etmiştir. Ancak Yaşar Kemal'in tavrını Baykurt'tan yana koyması Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almasını sağlamıştır. Yaşar Kemal, seçici kurul üyelerine Baykurt ile bir teşekkür ziyaretinde bile bulunmuştur. O günden bugüne, bu ödüllerin dağıtımının “ölçme ve değerlendirmesi” hep tartışılmıştır. Her ödülün bir perde arkası vardır. Bu doğaldır. Seçici kurul üyelerinin her birinin farklı değerlendirme ölçütleri de vardır. Bu değerlendirmeler bir tutanakla gün yüzüne çıkıyor mu bilmem. Duyarım. Birçok ödülün perde arkası tartışmalarında “Aslında onun hakkıydı ama içimizdeki bir boşboğaz onu önce açıkladı, geri dönemedik.” Ya da “Aile onu istedi.” Veya “Diğerini hiç tanımıyoruz. Çok iyi bir dosyaydı ama...” Şeklinde bir günah çıkarma hep vardır. Bugün daha farklı, önce seçici kurul “bize yakın” insanlardan oluşturuluyor. Sonra “Bize yakın” aday belirleniyor. Ödülü sen, ben, bizim oğlan arasında paylaştırılıyor… Hepsi böyle yapılıyor da demiyorum. Bir çoğu kuralına göre de yapılıyor 

Bir yazar ya da şair istemez mi ödül almak? Hele bu bir ustanın adına düzenlenmişse. Bu usta Refik Durbaş'ın dizelerindeki gibi bir ustaysa o sevinçle hayali bile cihana bedel der. O hayalle şartnamenin tamamı bir kurşun kalem ile tek tek çizmeye başlarız, nüshaları ayrı ayrı çoğaltır, “elden kabul edilmez” notu dikkatlice tekrar okunur. Yıllar önce yine bir büyük ustanın adıyla açılan ödül için başvuruda bulunmuştum. Beş dalda ödül veriliyordu. Seçici kurul oluşturulmuştu. Kuruldaki her üye farklı dallardaki değerlendirme kurularında da vardı. Bir büyük özgüvenle başvurdum. Önce başvuruya alınan ürünler ön değerlendirmeden geçiriliyordu. Son değerlendirmenin ardından ödüller açıklanacaktı. Tam 10 yıldır verilen bir ödüldü. 10 yıldır değerlendiren kurul hiç değişmemişti. Bu ödül  yurtta efsanesi hâlâ süren bir isim adına veriliyordu. Baktım, eserimle ben de varım. Çok sevindim. Başvurular da önceden açıklanmıştı. İki isim gözüme çarptı, “Bu işte bir şeyler var. Bu ikisinden biri kesin ödülü alır.” dedim. Arkadaşlarıma da söyledim. Dediler ki “O kadar olmaz, o senin hüsnü kuruntun.” Fakat olan oldu. Ödülü 2 defadır alan kişi yeniden aldı. Şimdi böyle bir şey olur mu? O büyük ustanın ismine saygısızlık değil mi? Bu tip ödüller, hem genç kuşakları teşvik etmek amacıyla hem de adına ödül konulan kişiyi yaşamı, kişiliği ve eserleriyle yeni kuşaklara tanıtmak ve yaşatmak için verilir. “Bu işlerde de bir eş dost kapitalizmi mi var? Akrabayı taallukat işi mi var?” diye zaman zaman düşünmüyorum desem yalan olur. Yaptıkları işin yanlış olduğu ortaya çıkmasın diye, bir gönül alma işi olarak, “Biz başvuruları kitap yapacağız. Bu da bir ödüldür.” diye bir açıklama hemen gelir. 

Aslında yazınımızda bunlar hiç tartışılmıyor. Sürekli seçici kurullardaki şu isim ya da bu isim üzerine tartışmalar açılıyor. “Bunlar neden her yerde seçici durumda?” deniyor.  İnsanın olduğu yerde objektif kriter ile eser değerlendirilemez ise bu böyle gider anlayışı yanlıştır Gelin bir ödül çalışma grubu kurulsun. Yazar ve edebiyat sivil toplum kuruluşları bir ödül ve başyapıt çalıştayı düzenlesin. Burada ödüllerin adından seçici kurulun belirlenmesine hatta eser değerlendirme ölçeğine kadar her şey tartışılsın. Bu işler yazılı kurallara göre yapılsın. Yoksa bu  hep konuşulur, tartışılır Dergilere, panellere konu olur , havanda hep su dövmeye devam edilir.

Kavram Kelepçesi

Hep yürüdüğü ve zaten ona ait olan yolda adım adım ilerlerken soluduğu buz gibi hava ciğerlerini yakmıştı. Kimsesizliğinin temsili olan üşümüş parmakları kıpkırmızı bir şekilde sızlıyordu artık. Görüşü bulanıklaşsa dahi yavaşlığını bozmadan adımlamaya devam ediyor, ev diye gireceği dört duvarına her ne kadar sıcacık hisler beslese de şimdi altında yürüdüğü gök kubbenin onun yuvası olduğuna dair inancı kalbinde daima daha ağır basıyordu. 

Kavram Kelepçesi

Etrafında acele ile yürüyenler sanki bu sokaklara ve caddelere ait olmadıklarını biliyor ve yine aynı aceleci insanlar onun evinde böylesine izinsiz yürüdükleri için bir özür mahiyetinde ivedilikle gidecekleri yere ulaşmaya çalışıyorlardı. Bazen gülümserdi insanlar onun da mütebessim çehresini görüp, bazılarının başı yerde olurdu. Çoğu kez değişirdi duygular, renkli irisler gri kaldırım taşlarına inmişken. O griliğin ufak damlalarla koyulaştığını da görmüştü; zihinlerinden akan sözlerle hepten bacaklarına dolanan bir çalıya dönüştüğünü de… Yine de kimse tozlu sokakları benimsemezdi elbette onun gibi. Herkesin gitmek istediği bir evi, kavuşacağı bir ailesi vardı. Birkaç sözle tanımladıkları bu derin manaların sahibi kelimeler hayatlarında öylesine müthiş bir yer tutuyordu ki… Tüm şiirler, romanlar, filmler, şarkılar o aile tanımının farklı bir içeriğini ele olarak var oluyor; insanlar nezdinde eser ancak bu kavrama sarılırsa değer ve saygı görüyordu. Peki ya o? Öyleyse değersiz olmaya mahkûm muydu? Kimsesiz değildi ama herkesin kimsesi olmak da seçmediği insanlar arasında bir yerde bulunmak da ve bunu bu denli anlam biçilmiş bir kelime ile daha da ihtişamlı hâle getirmek de mantıklı gelmiyordu.    

Düşünceleri ile bir an için gülümsedi. Normallere karşı cesur kalan fikirlerini kime söylese koca bir tepkiyle karşılaşacağını ve biraz daha “iyi niyetli” olanların kendisine türlü öğütler vereceğini biliyordu.

Halbuki illaki etten kemikten bir isim mi olmalıydı aile denen bu şey? Kalbinde yeşermiş sevgi ve bunun minvalinde yaşadığı o heyecan daha yakın sayılmaz mıydı? Onu dinleyen zihni ve hiçbir şeyi saklamadan en çırılçıplak hâliyle daima karşısına dikildiği vicdanı da yine daha içten ve samimi geliyordu. Terk edilmek, sonsuzluk, sevgi, bağışlamak duygularının atfedildiği tüm o kişiliklerden hangisi bunlar kadar gerçekçi ve söz verdiği noktada dürüst olabilirdi. 

Kaldırımın kenarına yaklaşırken yayalar için yanması gereken yeşil ışığı beklemeye koyuldu. Birkaç kişi onunla beklerken çoğu yavaş yavaş yola adımlıyor, sabırsız halleri her an bir tehlike habercisi gibi iş görüyordu. Beklemeyi dâhi bilmeyen bunca topluluk nasıl olurdu da içinde bir yere sahip olmak için çaba gösterdikleri aile lâfına bu denli bağlı olabilirdi? Belki de beklemeye değer anlar... Hayatının güvenliği için beklemek manasız mıydı yani? Kendi hayatının ehemmiyeti... Sen olmadan da var olacak kişiler topluluğunun bütünlüğünün aynı kalacağını düşünerek atılacak bir adım kadar basit bir hareketin senin yokluğunla sonuçlanması neticesinde bunca yaygara kopardığın bağların ne anlamı vardı o halde? Halbuki fikirlerin o adımına rağmen ebediyetle bütünleşir, tüm o zihin ve ruh bütünde gerçekten mühim bir yerinin olduğunu gösterirdi.

Derin bir soluk aldı ve yeşil ışık gözlerinde parlarken kalabalığın hızına ayak uydurup karşıya geçti. Pastaneden gelen nefis koku dahi gün içindeki tüm can sıkıntılarını alıp götürebilirdi onun için. Koklamak hissi için hiçbir farkındalığı olmayan bunca güruha karşın o, sonrasında kendisine verilen hoş duyguların kıymetini öylesine sahipleniyordu ki bedeninde onun için koşulsuzca olan ve çevrelerinde de olmasına izin verildiği tüm şahaneliklere karşı sonsuz bir minnet duyuyordu. Kendini asla olamayacağı kadar ait hissediyordu. 

Karşıdan telefonla konuşarak gelen adama ilişti gözleri. Kendine katılırdı bir noktada. Elbette, kişinin kendisine olduğundan kimse daha yakın olamaz ile başlayan cümlesi ama diyerek devam ederdi muhtemelen. Madem bir aile gerekiyordu hayatımıza, o halde bunu doğru tanımlamak gerekmez miydi? Peki anlamına göre mi, kelimeye göre mi? Yine de bir insan olmak zorunda mıydı? Şimdi altında yürüdüğü gök ve içinde dolaştığı sokakları da aile edinemez miydi? Her bahar açan çiçekleri, tuzlu kokusuyla bazen ciğer yaksa da gözlere büyük bir şenlik veren denizi, yumuşacık ve bin bereketli toprağı... Ne olursa olsun gitmeyen yağmur da aileye dâhil edilemez miydi? Şükür ve minnetin sonucu duyulan aşk, tüm o şefkat başlıklarını önünde diz çöktürmez miydi zaten? Ocak ayı yazla geçmiş miydi bu memlekette hiç? Türlü besinleri yanında şifa dahi veren bunca bitki daha hürmet edilesi değil miydi?

Dudaklar düz bir çizgi hâlini alırken belli belirsiz başını iki yana salladı. Yetmiyordu sanırım insanlara. Ruha bağımlı olarak yaşarlardı bağımsız hayatlarında ve aynı özgürlüğün ilk tanımı da bunca prangalandıkları ailelerinden kaçmak için gösterdikleri çaba olurdu. Bir süre sonra eskisinin yokluğu aranıyor olacaktı ki -benlik ve hatta bencillik duygusunun o ilk kırılan zincirden sonra yavaş yavaş güçlendiği nokta da denebilirdi buna- herkes kendine ait yeni bir tanesini kurmak için uğraşırdı. Yıkıp inşa etmek üzerine kurulu düzenleri çoğu kez komik gelirdi onun için. 

Aile... Sorun ne aileydi ne de kişiler. İnsanlar yalnızca aidiyet duygularının gitmesinden korkardı ve yine öyle korkaklardı ki etraflarına bakmak için, gözlerinin ilk gördüklerini sahiplenip hayatları için bir rehber bellerlerdi. Sonra zaten açılmış yoldan hiçbir çabaları olmadan yürür giderlerdi. Halbuki o hiç yürünmemiş çimenlerin yumuşaklığını hissediyor, solunmamış havanın tazeliğini teneffüs ediyordu. Ne zinciri vardı ne de kelepçesi. Kalbi, güzel sesli kuşlar kadar özgürdü ve ancak değişim kadar aitti.

Şeyma Esma Yaşar Yazdı: Ayrılık

Ayrılık

En güzel ayrılıklar

En güzel buluşmalar

Bizim sokağımızdan geçti

İnce karla kaplı

Güzel sokağımızdan

Birbirimize baktık

Yok olduk

Ama yine de birbirimizi bulduk

Farklı bedenlerde olsak da

Bi bakış yetti bana

O bakışı 11 yıl sonrada tanırdım

Tanıdım

Yine kavuştuk, 

Ayrıldığımız otobüs sokağında.


Alihan Hamitoğlu Yazdı: Gizli Baharın İzleri

Gizli Baharın İzleri

Gizli baharın izlerini takip ederken,

Gözlerimde canlanır senin gülüşün.

Sanki baharın en gizli köşesinde saklı,

Seninle buluşan, her düşüm.

 

Rüzgârın esintisi, saçlarını okşarken,

Gönlümde bahar çiçekleri açar senin için.

Gizlice akan bir nehir gibi içimde,

Seninle dolup taşar sevgi, sevgiyle coşar tenim.

 

Gözlerimdeki ışıltı, seninle yarattığımız bir bahar,

Kimsenin bilmediği, sadece ikimizin sırrı.

Gizlice fısıldadığımız sözcüklerle dolu,

Seninle yeşeren, sadece bizim için bir anı baharı.

 

Gizli baharın güzelliği, seninle başlar,

İkimizin paylaştığı, kimsenin bilmediği bir sır.

Baharda açan çiçekler gibi, seninle her an.

İkimizin bilmediği bu gizli bahar, sadece seninle güzel.

Binnaz Deniz Aydemir Yazdı: Kör Makas



Saçlarımı kesiyorum.

Kör bir makasla.

Gün, yeni bir şeyler bırakmıyor.

Fotoğraflarda delilik çıkıntısı…

Hiçbir giysi örtmüyor izlerimi.

Anne, uyku tutmuyor gözlerimi!

Geliyorsun anne, ilişiyorsun yastık kılıfıma.

Bir masal seç diyorsun ikiz hayatına.

Sonra…

Özgürlük bileğimdeki dövmede,

Hızla kafese giriyor jilet acısında.

Saçlarım anne, bak saçlarım!

Nasıl da kolayca düşüyor.

Bir kadın hiç tanımadığım…

Bir kilisede yere uzanıyor.

Ellerinde kırmızı bir pelerin…

Matematiksel bir şeyler camlarda…

Şarap, parlak bardaklardan dökülüp

Saçlarıma bulanıyor.

Yüzünü görüyorum kol saatimde.

Zaman kırbaçlı bir köle!

Kölenin ağzında saçlarım…

Metal, soğuk bir makine!

Anne, hep böyle miydim ben?

Böyle çatık kaşlı, eğri hayatlı…

Hep aradım dört yapraklı yoncayı da

Bulduğum gam arası!

Cebimde saklıyorum çocuk misketlerimi.

Özlüyorum o odayı.

Birkaç asılı mendille

İçimi ısıtan kül dolabı.

Babamı özlüyorum mesela.

Saçlarımda elleri hep yumuşak…

Bir kıymık düşüyor pullanmış derisinden.

İçime üşüşüyor eksik parçalar…

Ucu kemirilmiş bir kalem…

Yapboz, kartonu sökülmüş…

Yarı dikilmiş bir düğme…

Ya da huysuz bir at…

Ağladığımda sırtına kurulduğum…

Saçlarım anne saçlarım!

Dertop olmuş hızlıca dönüyor.

Beyazlar giymiş, Mevlevi olmuş…

Ney sesinde eksene koşuyor.

Döndükçe dönüyor dünya.

Hayal meyal anımsadığım…

Güneşe karşı asıyorum ruhumu.

İpe diziyorum kalanı.

Vurdukça güneş ruhum küçülüyor.

Tüm anılar camları dövüyor.

Saçlarım fikrimin kayığında…

Gözlerim başımın çukurunda…

Delilik!

Başlangıcı zaferin!

Saçlarım, cevabıdır her şeyin!

İsmail Hilal Yazdı: Bilsem

Bilsem

Bilsem azabın bile şifadır

Dert etmem susarım.

Bilsem yağan yağmur saçlarından nasibimdir

Oracıkta gözlerimi yumarım.

Kimsin? Nesin? Neyin nesisin? Düşünmem ısrarım yettiğince,

Bilsem sesin hakikattir,

Rıza gösteririm çürük ekmeğe bile.


Reddi miras etmem gücüm yettiğince

Nakış nakış işlerim seyir defterime.

Yırtılmaz sancağın kalbine saklarım varlığını

Ey denizler tanrısı göster bana pusulamı.

Toprağın kokusuyla düşmüşüm zaten yollara

Bilsem topraksın

Ses etmem fırtınalara.


Bakma arada kafamın ağrıdığına

Kağıttan gemilerle çıkmışım yola

Saf ellerim nasırlaşmış, saçlarım ağarmış

Geçen zamanda.

Kimliğime baksam, resimdeki ben değilim

Oysa hâlâ oradakine esirim.


Hürriyetim kenara atılmış sanki.

Ebedi hanedanım vardı da

Yoksul kalmış gibi.

Depremler, seller, fırtınalar hiç gitmemiş üzerimden,

Sanmıştım ki aşk ne olabilir gibisinden.

Fani dünya da bir güzele vurulmuşum

Bilsem yalnızlığımın son durağı sanadır

İşte ben orada bir ummana tutulmuşum.

Hüseyin Avni Cengiz Yazdı: A.Ş-K

Aşk

-Her tümce bir şiir günleri için-


işidin ey yarenler aşkın kafı vuruldu 

nerdesiniz nisanda yağmura tarananlar 

su, toprağa lamaca; kış, karına buruldu 

gece aralığında mecnunca arananlar 

köpük köpük kıvrılan cümle göle duruldu 


yok kardeşim bu işin yok daha güne yolu 

tahir ayçaya döndü zöhre daha balkımaz 

siyanüre esriyor yurt dağın sağı solu 

toprak küskün kalbime berekete kalkamaz 

bak cumama alaycı seccadem anadolu 


betik betik destanı yüklemişiz merkebe 

bu zalim zalim diye söylev yerdi kulağım 

derin dağarcık nerde sığ söze bülbül ebe 

şiirlerim kirlendi boz bulanık bulağım 

pes vallahi yalana yelken açan debdebe 


ve vallahi çözülmez bu havuz problemi 

onda bu algı gücü bende bu vergi gücü 

posta çöken vecdile dem budur çil çil demi 

şu beton bebesine vicdanı kılsak öcü 

mühim olan aş(k)ınız unutmam bunu emi 


ve yalaza dansında akrepçe öleceğim 

beni sorarsan kor/daş yüreğimiz halepçe 

yaramdan özle beni gözle beni böceğim 

imdi evladüıyal boynumuza kelepçe 

bir ilkbahar sabahı gözünden öpeceğim

Fırat Kasap: Yoksul Yazarlar

Ünlü bir şiir dizesi, “Coğrafya kaderdir.” der. Bizim ülkemizin kaderi de yoksulluktur. Her kesimden insanın bir yoksulluk hikâyesi bulunur. Bu yazıda yazarlarımızın, şairlerimizin yoksulluk hikâyelerini hatırlayacağız. Edebiyatımızın sözlü kültürde başlamasıyla birlikte ozanlar, âşıklar yoksulluklarını dile getirmeye başlamışlar. Bu hikâyelere Divan Edebiyatı’ndan başlayabiliriz.

Fırat Kasap, Yoksul Yazarlar

Divan Edebiyatı için yüksek zümre edebiyatı olduğu iddiası çok yaygındır. Osmanlı Devleti’nde padişahların divanında yani huzurunda söylenen şiirlerden oluştuğu iddia edilir. Fakat bu görüşün birçok istisnası mevcuttur. Bu istisnaların en tanınmışlarından biri Fuzuli’dir. Fuzuli Irak’ta yaşamış ve ölmüş bir şairdir. Ömrü yoksulluk içinde geçti. Padişahın Nişancıbaşısı’na yazdığı ünlü mektubu Şikâyetname, İstanbul’da tanınmasını sağladı. Mektuptan anladığımıza göre Kanuni Sultan Süleyman Bağdat’ı fethettiğinde şiirlerini duymuş ve çok beğenmiş ve 9 kuruş maaş bağlanmasını buyurmuş. Fuzuli bu haberi duymuş fakat maaştan haber gelmemiş. Bir süre bekledikten sonra Bağdat’a gitmiş ve maaşların ödendiği vakıftan alacağını istemiş. Hâlbuki rüşvet veren bir kişiye Fuzuli’nin maaşı aktarılmış. Mektup şöyle başlıyor: “Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar.”    

Fuzuli ne söylerse söylesin işe yaramamış. Nereye şikâyet edeceğini söylerse söylesin fayda etmemiş. Mektup şöyle bitiyor: “Gördüm ki sualime sualden gayrı nesne vermezler, kapıyı çarpıp çıktım.”

Fuzuli kısa ömrünü yoksulluk içinde geçirmiş, genç denebilecek bir yaşta, veba salgınında ölmüş. Bize güzel şiirlerini okumak düşüyor. Mekânı cennet olsun. Halk şiiri, halktan insanların şiiridir. Osmanlı Devleti döneminde nüfusun çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Kentlerdeki çok az işçi de köylü de okuma yazma bilmiyordu. Okuma yazma bilmeyen şairlere Ümmi adı verilir. Yunus Emre gibi hem tekke eğitimi hem medrese eğitimi gören şairler azınlıktadır. Halk şiirinde yoksulluk içinde yaşayan âşıkların en tanınmışlarından biri Karacaoğlan’dır. Karacaoğlan’ın şiirlerinden ve onunla ilgili anlatılanlardan değişik hikâyeler ortaya çıkmaktadır. Rivayet diyebileceğimiz hikâyelere göre Karacaoğlan’ın babası askere gitmiş ve dönmemiş. Köyün ağası Karacaoğlan’ı büyütmüş. Âşık büyüyünce bir rivayete göre ağa bunu kızıyla evlendirmek istemiş. Âşık kabul etmemiş. Bir rivayete göre ise askere almaya kalkmışlar, kabul etmemiş. Sebep ne olursa olsun âşık sazını alıp köyden ayrılmış ve bir daha dönmemiş. Diyar diyar dolaşıp kısmetindeki kızı aramış. Bir türlü o kızı bulamamış. Gittiği her köyde, gördüğü güzellere şiirler söylemiş. Bir süre orada karnını doyurduktan sonra sıkılıp o köyden ayrılmış, başka köye gitmiş. Ömrü köy köy dolaşarak yoksulluk içinde geçmiş. Yaşlılığında bir kız, emmi deyince üzüntüsünü belirtmiş: “Bir kız bana emmi, dedi neyleyim.”

Halk şiirinde adını anamayacağımız kadar çok âşık, yoksul bir hayat sürmüşler.  Âşık Ömer, Kayıkçı Kul Mustafa, Dertli, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Dadaloğlu… Hangisinin hikâyesine bakarsak bakalım içinden yoksulluk çıkar. Yoksulluk kavramı kişinin bireysel yaşamının, tercihlerinin bir sonucu olduğu gibi aynı zamanda toplumsal bir olgudur. Toplumun gelişmişlik düzeyinin bir göstergesidir.

Tanzimat Dönemi’nde yazı kültürümüz Batı Edebiyatı’nın etkisiyle gelişmeye başladı. Bu dönem yazarlarımız, şairlerimiz devletin çöküş döneminde de olsalar halk şairlerinden daha rahat koşullarda yaşadılar. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi aydınlar çok zengin olmamakla birlikte belli bir gelir düzeyini tutturdular. Ahmet Haşim Düyun-u Umûmiye’de memurdu. Tevfik Fikret Galatasaray Lisesi’nin Edebiyat Öğretmeni idi. Yahya Kemal Beyatlı büyükelçiydi milletvekili oldu.

Yoksul kaldılar diyemeyiz. Bu kuşağın maddi bakımdan en şanssız kişisi Türkçülük akımının kurucularından Ömer Seyfettin’dir diyebiliriz. Öldüğünde cenazesini kimse sahiplenmeyince Tıp öğrencileri cesedi üzerinde anatomi dersi yaptılar. Fotoğrafı gazetede çıkınca kimsesizler mezarlığına gömülmekten kurtuldu. Cumhuriyet Dönemi’nde Atatürk’ün sanatçılara verdiği değeri biliyoruz. Devletin sanat politikası sayesinde yazarlar, şairler maddi imkânlara kavuştular. Sanat eğitiminin gelişmesiyle birlikte Halk Evleri’nde, Köy Enstitüleri’nde şairlere, âşıklara değer verildi. Sanatlarını değişik mekânlarda icra ederek göreceli olarak rahata kavuştular. Âşık Veysel, Ruhi Su gibi müzik insanları Köy Enstitüleri’nde dersler verdiler. Bu dönemde yine yoksulluk çeken şairlere yazarlara rastlıyoruz. Genç yaşında vefat eden Orhan Veli Kanık yoksulluğunu şöyle dile getiriyor:

Bugün kılıksızım fakat

Borçlarımı ödedikten sonra ihtimal bir kat da

Yeni esvabım olacak

Bununla beraber sen yine beni sevmeyeceksin

Ünlü şairimiz Necip Fazıl Kısakürek, “Kaldırımlar, kimsesizlerin annesi” diyor. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e yazdığı mektuplarda yoksulluğunu dile getirmiş. Başbakan ise ona örtülü ödenekten para göndermiş. Yassıada Mahkemeleri’nde verilen paraların hesabı sorulmuş.

 Türk Edebiyatı’nın zirvelerinden Nazım Hikmet, hayata paşa torunu olarak başlamış. Yaşı ilerleyince ideolojik tercihlerinden dolayı birçok kez hapse atılmış. Hapiste yoksulluk içinde yaşamıştır. Şiirinde romantizmi eleştiriyor ve diyor ki: “Ne halt edek, dostların karnı açtı, kıydık menekşe parasına.” Bursa Cezaevi’nde dokuma tezgâhı işine girer ve İstanbul’daki karısı Piraye’ye para gönderir.

Nazım Hikmet’in cezaevinde sanat eğitimi verdiği Orhan Kemal de yoksullukla mücadele etmiş bir yazardır. Babası ilk dönem milletvekillerimizden Abdulkadir Kemali’dir. Milletvekilliğinden emekli olduktan sonra asıl memleketi Libya’ya yerleşmiş. Giderken oğlundan Türkiye’deki mallarına sahip çıkmasını istemiş. Genç yaştaki Orhan Kemal mallara sahip çıkamamış ve yoksul kalmış. Pamuk tarlalarında ırgatlık, fabrikalarda işçilik, amelelik, ne iş varsa yapmış. Bu işlerde gözlemlediği kent yoksullarını, köy yoksullarını, hikâyelerinde, romanlarında birer kahraman hâline getirmiş. Yazdıklarını işçilere okuduğunda az bile yazmışsın demişler. Bir dönem evlilik zamanı gelmiş fakat Orhan Kemal’de para yok. Akrabalarını bir araya toplamış, “Ya benim düğünümü yaparsınız ya da intihar ederim!” demiş. Akrabaları toplanıp düğününü yapmışlar. Baba Evi, Bereketli Topraklar Üzerinde, Hanımın Çiftliği, Cemile ve diğer eserleri edebiyatımızın baş tacı olan eserlerdir. Yazarımızı hiçbir zaman unutmayalım, unutturmayalım.

Yoksulluktan gelen bir başka yazarımız Yaşar Kemal’dir. Çocukluğunda ailesi kan davasından kaçıp Adana’ya gelmişler. Düşmanları onları Adana’da bulmuş. Yaşar Kemal’in babasını gözünün önünde öldürmüşler. Korkudan dili tutulmuş. Bir yıl konuşamamış. Daha sonra evin geçimi üstüne kaldığında değişik işlere girip çıkmış. Cumhuriyet Gazetesi’nde röportaj yazarı olduktan sonra maddi rahata kavuşmaya başlamış. Eşkıya İnce Memed’i anlattığı romanı Tahsin Yücel tarafından Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterildi. Anadolu’nun her yöresindeki yoksulların( Ağrı’dan Ege’ye kadar) hikâyelerini eserlerinde işledi. Her zaman yazdıklarıyla, söyledikleriyle kent yoksullarının, köy yoksullarının çıkarlarını savundu. İnce Memed, Ağrı Dağı Efsanesi, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yer Demir Gök Bakır, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana ve daha birçok kitabı raflarda okunmayı bekliyor.

Yoksulluk deyince akla gelen bir halk şairimiz de Neşet Ertaş’tır. Ünlü âşık Muharrem Ertaş’ın oğludur. Küçük yaşta kardeşleriyle birlikte öksüz kalmış, üvey ana elinde büyümüş. Babasıyla birlikte köy köy dolaşmış; babası saz çalmış o da köçeklik etmiş. Babasını usta bilip ondan saz çalıp türkü söylemeyi öğrenmiş. Düğünlerde saz çalmış, geçimini sağlamış. Almanya’ya gidene kadar Türkiye’de yoksul günler geçirmiş. Hastalandıktan sonra tedavi için Almanya’ya gidip işçi olarak yerleşmiş. Bayram Bilge Tokel’in yanına gidip davet etmesi üzerine Türkiye’ye dönmüş. Âşık yoksulluğu şöyle dile getiriyor:

Zengin isen ya bey derler ya paşa

Fakir isen ya Abdal derler ya Çingen hâşâ…

Yakın dönem edebiyatımıza damga vurmuş iki şairimizin, Ece Ayhan ve Enver Gökçe’nin huzurevinde öldüklerini çok az kişi bilir. Dileğimiz hiçbir şairimizin, yazarımızın huzurevinde ölmemesidir. Rahat bir hayat sürmeleridir. Sanatçısına sahip çıkmayan bir toplum çağdaş toplumlar arasında yerini alamaz. Toplum olarak, devlet olarak sanatçımıza sahip çıkmak zorundayız. Onlar bize ayna tutan, bizi bize tanıtan insanlardır. Onlara sanatlarını rahatça icra edebilecekleri maddi imkânlar sunalım. Onları açlıkla sınamayalım. Onları gözbebeğimiz gibi koruyalım. Farklı görüşlerine saygı duyalım.

Yazımı Enver Gökçe’nin şu şiiriyle bitiriyorum:

“Telden demirden geçsen, mahpusu delsen ne fayda…”

1932-2024 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447