Merhaba Zeynep Hanım, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?
İzmir’in Menderes (eski adıyla Cumaovası) ilçesine bağlı Küner Köyü’nde dünyaya geldim. Baba tarafım, köklü bir Yörük soyuna dayanan beylerdendir. Geniş aile içinde, halalarım, yengelerim, kuzenlerim ve iki kız, iki erkek kardeşimle birlikte büyüdüm. İlkokul eğitimimi köyümde tamamladıktan sonra, ortaokul ve lise öğrenimimi Almanya’nın Herford kentinde sürdürdüm. Evliyim, üç kız annesiyim ve iki torun sahibi mutlu bir anneanne olmanın gururunu yaşıyorum. Eşim Türk Deniz Kuvvetleri'nde görevli bir astsubay olduğu için görevimiz boyunca Gölcük ve Marmaris gibi farklı şehirlerde bulunduk. 2005 yılında eşimin emekli olmasıyla birlikte, ikimizin de memleketi olan güzel İzmir’e yerleştik ve hâlen burada yaşamaktayız.
Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?
Yazma serüvenim, eşimin isteğiyle başladı. Ancak başlarda Türkçe dil bilgim yeterli değildi. Ortaokul ve liseyi Almanya’da okuduğum için Türkçem eksikti. Eşim bu konuda en büyük destekçim oldu. Sürekli bana kitaplar getiriyor, okumamı ve kendimi geliştirmemi söylüyordu. Bir gün, “Sen bir gün yazar olacaksın,” dediğinde, bana olan güvenini dile getiriyordu. Başta inanmamıştım, ama zamanla kendime olan güvenim arttı. Bugüne kadar on eser kaleme aldım. İlk kitabım "Düşlerimdeki Beyaz Üniforma", ardından gelen ikinci kitabım "Düşlerimdeki Saadet" oldu. umut temasıyla yazdığım "Bir Umut Varsa” ve devamı olan Yoğun istek üzerine kaleme aldığım, Bosna soykırımını anlatan "Bulutlu Yıllar", anneliğin derin anlamlarını işlediğim "Benim Adım Anne", asker çocuklarının dünyasına ışık tutan "Mavi Bere", Bilgisayar oyunlarının tehlikelerini konu alan "Gizemli Konak", Hocalı Soykırımı’nı anlattığım "Sarıtel", Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 100. yılı anısına, doğduğum köyün öğrencileriyle birlikte yazdığımız "Atam Seni Çok Özledim", ve son olarak "Ben Hangi Benim" ile "Zühre" adlı eserlerim yayımlandı.
Ayrıca şiir denemelerim de bulunmaktadır. Bestelenen bazı şiirlerim arasında, “İzmir’in Güzel Kızları” (Mahur makamında), “Rüzgarlar Ver Yarimi” (Hicaz makamında) ve “Kordon Boyunda” (Tango) yer alıyor. Bu eserler, değerli bestekâr Işıltan Uşaklıgil Beyefendi tarafından bestelenmiştir. Almanya’da, Atatürkçü Düşünce Derneklerinin davetiyle toplam 18 defa söyleşi ve imza günü kapsamında okur-yazar buluşmaları gerçekleştirdik. Bu buluşmalarda hem kitaplarımı tanıtma hem de okuyucularımla birebir iletişim kurma fırsatım oldu. Başta Limburg–Koblenz ortak buluşması olmak üzere; Dortmund, Bielefeld, Bremen, Hildesheim, Herford, Duisburg ve Stuttgart gibi birçok şehirde etkinliklere katıldım. Bu buluşmalar, hem yazar olarak kişisel gelişimime katkı sağladı hem de Türk kültürünü ve Atatürkçü düşünceyi yurt dışında yaşatmak açısından çok anlamlıydı. Ayrıca birçok kez televizyon programlarına davet edildim ve konuk olarak kitaplarımı tanıtma imkânım oldu. Hayatta en büyük isteğim, elbette önce sağlık; ardından da sağlığım elverdiği sürece yazmak ve üretmeye devam etmektir. Çünkü üretmenin temeli, sevgiden geçer…
Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?
Yazarlık Benim İçin Bir Işıktır. Yazarlık, benim için aydınlığa giden yolculukta bir ışıktır. Tıpkı ince ince işlenen bir nakış gibi; büyük bir titizlik, sabır ve emek ister. Her kelimeyi özenle seçmek, her cümleyi dikkatle kurmak gerekir. Okuyucularımla yüz yüze gelmek, onları kitaplarımla buluşturmak, bir yazar olarak benim için en büyük mutluluktur. Zor ve meşakkatli bir yolculuk olsa da yılmadan araştırmak, konulara hâkim olmak ve gerekirse yerinde incelemeler yapmak bu yolculuğun ayrılmaz bir parçasıdır. Yazarlık, aynı zamanda en büyük tutkumdur. Örneğin, "Bulutlu Yıllar" romanımı yazmadan önce bizzat Bosna-Hersek’e gittim. Soykırımın ne kadar insanlık dışı ve çağ dışı olduğunu, masum insanların nasıl katledildiğini yerinde görerek kaleme aldım. Benzer şekilde, "Sarıtel" adlı Hocalı Soykırımı'nı konu alan kitabım için Azerbaycan’a giderek şehit yakınları ve gazilerle birebir görüşmeler yaptım; edindiğim bilgiler romanın temelini oluşturdu. "Zühre" romanımda ise Umay Ana mitolojisini derinlemesine araştırarak bu kadim bilgiden faydalandım. Bu kitaplarımın araştırma ve yazım süreci genellikle 3 ila 5 yıl sürdü. Elbette bu süreçte başka kitap projeleri de ortaya çıktı. Ancak ben, yeterli bilgi birikimi olmadan yazıya oturmanın doğru bir sonuç vermeyeceğine inanıyorum. Bu yüzden, her kitabımda sağlam bir araştırma temeline dayanan bir yöntemle ilerledim.
Ben Hangi Ben’im ve Zühre isimli kitaplarınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?
Alaska Yayınları’na öncelikle gönülden teşekkür ederim. Yazarlarıyla birebir ilgilenmeleri ve edebiyat gibi önemli bir alanda, saygın bir gazetede röportaj imkânı tanımaları ayrıca takdire şayandır. Başarılarının artarak devam etmesini diliyorum. "Ben Hangi Benim?" kitabımda, okuyuculara hayatta ölüm dışında her şeyin bir çözümü olabileceğini hatırlatmak istedim. İnsan bazen kendi iç dünyasında kaybolabilir; hayal kırıklıkları, travmalar ya da geçmişin yüküyle kendini derin bir boşlukta hissedebilir. İşte bu eser, tam da o boşluğun içinden nasıl çıkılabileceğini, yeniden nasıl umutla yaşama tutunulabileceğini anlatıyor. "Ben Hangi Benim?", sadece bir karakterin değil, aynı zamanda birçok okuyucunun da kendinden parçalar bulabileceği bir hikâye.
“Zühre” romanımda, Umay Ana figüründen ilhamla yola çıktım. Kadim Türk mitolojisinde yer alan bu kutsal varlığı, baş karakterin içsel dönüşümünde simgesel bir yol gösterici olarak ele aldım. Zühre’nin yaşadığı zorluklar, kırılmalar ve yeniden doğuşu; tıpkı Umay Ana’nın koruyucu ve iyileştirici gücü gibi, bir kadının içsel gücünü hatırlayışına dönüşüyor. Roman boyunca Umay Ana’nın sessiz ama derin varlığı hem karaktere hem de okuyucuya umut ve direnç gösterdiğini anlatıyor.
Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?
Benim en severek okuduğum kitaplar, tarihî romanlar ve araştırma yazılarıdır. Bunların yanı sıra, manevi anlamda ruhu dinlendiren, huzur veren eserler; geçmişi anlatan ve tarihe ışık tutan romanlar da beni derinden etkiler. Başucu kitaplarımın öncesinde, elbette hayatıma yön veren, yazma tutkumun gelişmesinde etkili olan ve örnek aldığım çok değerli yazarlar da var elbet. Özellikle Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” Halide Edip Adıvar’ın “Vurun Kahpeye” ve Fakir Bayburt’un “Yılanları Öcü” romanların yazarların, geçmişin izlerini taşıyan kitapları üzerimde büyük iz bırakmıştır.
Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?
Elimde, uzun zamandır yazmakta olduğum ve zaman zaman ara verdiğim bir kitabım var. Pandemi öncesinde, okurlarımla buluşmak için yurt içinde fuarlara, okullara ve kütüphanelere; yurt dışında ise çeşitli etkinliklere sıkça gidiyordum. Hâlâ da bu tür etkinliklere katılmaya devam ediyorum. Genç ve değerli bir kütüphane müdürü, gittiğim yerlerde yaşamış olabileceğim komik ve duygusal anılarımı anlatan bir kitap yazmamı önerdi. Bu kitabın bir tür seyahatname şeklinde olmasını istedi. Hatta ismini de kendisi önerdi: "Leyleği Havada Gördüm."
Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Benim okurlarımla aramdaki bağ, sadece kitaplarımı almalarından ibaret olmadı, olmayacak da. Kitaplarımı okuyanlarla her zaman sıkı bir bağ kurdum; bu bağın temelinde diyalog ve iletişim vardır. Onlara şunu söylemeden geçemem: Yazarlar, büyük emekler harcayarak eserler ortaya çıkarır. Ayrıca, sadece medyada ün kazanmış yazarlara yönelmek yerine, yerel düzeyde veya medyada tanınmayan, emek veren pek çok yazarımızın da olduğunu unutmamalılar. Her alınan kitap, o yazarın daha güzel eserler üretmesine katkı sağlar. Kitaplarımı okuyanlar, gittiğim her yerde beni bulup diğer eserlerimi almak isterler. Özellikle çocukların aldığı kitapları, anne ve babaların öncelikle kendilerinin inceleyip okumasını; uygun bulurlarsa çocuklarına okutmalarını öneririm. Şiddet içeren kitaplara karşı ise daha dikkatli olmalarını tavsiye ederim. Çünkü çocuklarımız geleceğimiz, umutlarımız ve en büyük değerlerimizdir. Aksi takdirde çocuklarımızı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Geleceğimizi emanet edeceğimiz aydın nesiller yetiştirmek için öncelikle anne ve babaların sorumluluklarını ciddi şekilde üstlenmeleri gerekir. Onların hassasiyetle hareket etmeleri, sevgiyle rehberlik etmeleri ve her zaman iyi örnek olmaları şarttır. Çünkü çocuklar, en çok aile ortamında öğrendiklerini benimser ve geleceğe bu değerlerle hazırlanır. Bu yüzden, sağlıklı ve bilinçli bireyler yetiştirmek, önce ailede başlar. Toplumun gelişmesi, güçlü ve bilinçli bireylerin elindedir. Edebiyat Gazetesi’nde bana yer verdiğiniz için, emeği geçen tüm çalışanlara en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Bana ait bir söz: “Sevmek; ne kadar uzak olursa olsun, bir nefes kadar yakın hissetmektir." Saygılarımla…