Mithat Cemal Bey'le Kısa Bir Mülâkat - Nostalji (1932)

Beyoğlu’nun iş muhitleri belli bilmez. Fakat Türkiye’nin bütün edebiyat kafirleri bilir ki, Beyoğlu’nun 4 üncü noteri şairdir, hem de her zaman kâğıtları arasında bir kaç yeni manzumesi bulunan bir şair. Böyle bir fırsat kaçırılır mı? Telefon ettim. Tahmin ettiğim gibi yepyeni iki manzumesi olduğunu öğrendim. Bir çeyrek sonra idarehanesindeyim. Mithat Cemal bey geniş bir masa başında çalışıyor.

Şair Bir Noter - Mithat Cemal Beyle Kısa Bir Mülâkat (1932)

- Şiirinizi almaya geldim üstat!

- Hay hay. İki yeni manzumem var, bakınız hangisini beğenirsiniz?

Mithat Cemal bey çok nazik ve çok mütevazıdır. Karışık para işleri arasında bir şiirini okuyor. Arasına noterlik dairesine gelenlerin müracaatları ile duruyor. Onlara cevap veriyor:

- Mütevellilik kâğıdını getirecektiniz, getirdiniz mi? Peki beyefendi, o halde lütfen bir dakika oturunuz.

Şiire devam ediyor. Mithat Cemal beyin okuyuş tarzı biraz monotondur. Çok vezni hissettiriyor. Dinlediğiniz manzumeyi kendiniz okuduğunuz zaman, daha güzel buluyorsunuz. Şiirlerinin mevzuları her şey, yalnız aşk değil.

- Hiç aşk şiiri yazmadınız mı?

- Yazdım… Birkaç parça şey… Fakat neşretmek istemem.

- Niçin?

- Aşk şiiri benim sinirime dokunuyor. Bu mevzuları çok şahsi ve çok hususi buluyorum. İfşası bence doğru değil.

İkinci manzumesini okuyor. Bunun ismi “Bir karaltı”. Şairin en çok hoşlandığı mevzulardan biri.

Mithat Cemal beyin şiirlerinde daima “ölüm” ve “kan” kelimeleri bulunur. Bunda istenildiği kadar ölümden, kandan bahsedebilir.

Manzumeyi dinliyorum. Mithat Cemal bey gene aynı tarzda okuyor. Bir arıza. Telefon çalıyor.

-  Allo, allo… Peki, beğendi, nüshasını söyleyeyim, yazınız: 200 kuruş adli pulu, 300 kuruş harç, 130 kuruş suret, 10 kuruş tayyareye…

Şiire devam ediyor.

-  Son iki mısrada galiba bir nahiv hatası var. Fakat değiştirmek istemiyorum. Bunu mu istiyorsunuz? Yazayım!

Bir taraftan iş sahiplerinin harçlarını alıyor, bir taraftan adamlarına talimat veriyor, bir taraftan da manzumeyi yazıyor.

Küçük bir tenkit yapmak istiyorum:

-  Siz henüz çok gençsiniz, çalışmalarınız genç, hisleriniz genç, heyecanınız genç, hatta şiiriniz genç, fakat daima aruzla yazıyorsunuz, o biraz ihtiyarlamış değil mi?

-  Heceyle yazmaya cesaret edemiyorum, onun ayrı bir musikisi var, bunu bulmak lazım.

Manzumeyi alıyorum. Ayrılırken birkaç kelime daha konuşuyoruz:

-  Nazım Hikmet’i beğeniyor musunuz?

-  Fevkalâde.

-  Nazım tarzını?

-  1932 senesinin tekniği ile yazıyor. Nazım kırk beygir kuvvetinde bir şair. Acaba bu sözüme gücenir mi? O ne var azizim. Mümkünse tashihlerini ben göreyim.

Şairin son yazdığı en kuvvetli şiirlerinden biri

Bir karaltı / Mithat Cemal

Ey sen ki karanlıkları üst üste giyerdin,

İnsan eli zanlarla hayaletler getirdin.

Üstünde sütun boyu, sığın sağlı aceler,

Altında yakılmış yaralar, gülen ecler,

Sırtında cesetler, paranın altın gezerdi.

Kandır bedel veren avuçlarından, içerdin.

Milyonla başın derde yara, dağlar çekerken;

Kat kat kanadın vardı, gelen derdi koşarken;

Kartal başın tufanlardan yaratıldı;

Karlar damın olmuştu dökülmüş isâsile;

Al kanlı ecler pus kurmuş kemerinde;

Sessiz dolaşırdın ölümün sahnelerinde.

Kan gördü mü cildin, acıldı delirirdi,

Et gördü mü on tırnağın on parça demirdi.

Emrin gibi dizginlenirdi bütün kavgalar,

Çepkenli hayalin kocaman bir yarasaydı.

Sarsar yıkamazsan bütün ada yakardın;

Tuğlar içerdin, dağ yerdin, can arardın.

Katilin eğer, doğru… Fakat kahpe değildin.

Haksız yere sen insanın altında ezildin.

Sırtında taşırken seni ev kanlı karaltı.

Bir dağ gibi yükselmişti toprağın altı.

Pençende beş akıl, ok, ulu kama haklı.

Bir felsefenin sırmalı, çepkenli, kaftanı…

Kalkar operim alnını kırmızın gözü tok.

Çıplakça şefkat süsü yok, maskesi yoksa.


Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Türk Dünyasının Büyük Maarifçisi Abdurauf Fitrat

1909 yılı. İstanbul. Genç Özbek talebesi Abdurauf Fitrat, “Cemiyet-i Hayriye”nin küçük bir bursuyla şehre gelir. Henüz 23 yaşındadır; ancak gözlerinde ateş, yüreğinde Türk dünyasının geleceği için büyük bir arzu vardır. Kısa sürede “Dâru’l-Vâizîn” medresesinde ders vermeye başlar. Buhara’dan gelen bu genç sadece okumakla kalmaz, aynı zamanda öğretir de. İstanbul Üniversitesi kütüphanelerinde Türk, Arap ve Fars dillerindeki binlerce eseri inceler. 1911 yılında ise ilk şiir mecmuasını – “Sayha”yı – kendi imkânlarıyla bastırır. Bu mecmu, sadece Buhara’yı değil, bütün Türk dünyasını uyandırma çağrısıydı.

Türk Dünyasının Büyük Maarifçisi Abdurauf Fitrat

Bugün, 115 yıl sonra bile Abdurauf Fitrat’ı yalnızca Özbek edi olarak nitelendirmek yeterli değildir. O, Türk dünyasının genel maarifçisi idi. İstanbul’daki tecrübesi, Türk jadedleriyle olan işbirliği ve bugünkü Türkiye-Özbekistan ilişkileri – bunlar basit bir tarihî olay değil; iki kardeş halk arasındaki canlı ve ilham verici bir hikâyedir.

Fitrat İstanbul’a geldiğinde şehir zaten jaded hareketinin merkezi hâline gelmişti. Orada yalnızca öğrenmekle kalmadı, fikirlerini de test etti. “Dâru’l-Vâizîn” medresesinde ders verirken Buhara ve Türkistan’dan gelen gençleri üniversiteye hazırlıyordu. Aynı dönemde Türk basınında aktif rol aldı: “Sırat-ı Müstakim”, “Türk Yurdu” ve “Ta’rîf-i Müslimîn” gibi dergilerde makaleler yayımladı. Büyük Türk şairi Mehmet Akif Ersoy ile işbirliği yaptı. Bu işbirliği yalnızca gazetecilik değil, ortak maarif yoluyla Türk dünyasını uyandırma hareketiydi.

İstanbul’da yaşadığı dönemde Fitrat meşhur eserleri “Munâzara” ve “Hind Seyyahı Beyanatı”nı kaleme aldı. Burada eski medrese sistemini açıkça eleştirdi ve yeni usul – modern bilimler, ana dil ve uygulamalı bilgiye dayalı eğitim sistemini savundu. Bu fikirler yalnızca Buhara’ya değil, bütün Türkistan’a yayıldı. Fitrat kendini “Türk dünyasının evladı” olarak görüyordu. İstanbul’u “ikinci vatan”ı hâline getirdi ve buradan edindiği ilmi kendi yurduna taşıdı.

Fitrat yalnızca öğretmen değil, Türk jadedleriyle aynı saflarda mücadele eden bir maarifçiydi. Mehmet Akif, Ziya Gökalp ve diğer Türk aydınlarıyla aynı dönemde yaşadı ve onların fikirlerini eserlerinde devam ettirdi. “Sırat-ı Müstakim” dergisinde yayımlanan makaleleriyle Buhara’daki cehalet ve zulmü bütün Türk dünyasına duyurdu. “Yurt Kaygusu” şiirlerinde Turan’ı, Türkistan’ı ve bütün Türk dünyasını tek bir bütün olarak nitelendirdi. Fitrat için “Türk” kelimesi yalnızca millet değil; kültür, maarif ve birlik sembolüydü. Bu nedenle eserleri Kırım’da, Kazan’da, Ankara’da ve İstanbul’da geniş yankı buldu. Günümüzde de Türk âlimleri Fitrat’ı Türk dünyasının önemli maarifçilerinden biri olarak kabul etmektedir.

Bugün Ankara ile Taşkent arasındaki işbirliği her geçen gün güçlenmektedir. Öğrenci değişimi, ortak bilimsel projeler ve kültürel etkinlikler – bunların hepsi Fitrat’ın İstanbul’da başlattığı hayalin devamıdır. Yüzlerce Özbek öğrencisi bugün Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de eğitim görmektedir. Türk âlimleri ise Fitrat mirasını aktif olarak araştırmaktadır. Son yıllarda iki ülke arasında eğitim ve kültür alanında birçok önemli anlaşma imzalanmıştır. Bu işbirliği, Fitrat’ın “maarif yoluyla birlik” idealini fiilen göstermektedir.

Abdurauf Fitrat ne yalnızca Özbek’tir ne de yalnızca Türk’tür; o bütün Türk dünyasının maarifçisidir. İstanbul’da okuyup Türk jadedleriyle birlikte mücadele ederek bugünkü Türkiye-Özbekistan işbirliğinin temelini atan insandır. Onun hayali – maarifli, özgür ve birleşmiş Türk dünyası – bugün gözlerimizin önünde gerçekleşmektedir.

Shoxijahon Urunov / Buhara Devlet Üniversitesi / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Diploma Meslek, Erdem İnsan Kazandırır

Son dönemlerde okullarımızda yaşanan istenmeyen olaylar, ülkemizin tamamında derin bir üzüntüye ve aynı zamanda büyük bir endişeye sebebiyet verdi. Bu elim olaylardan sonra yeni eylemler yapılacağına dair ihbarlar alındı. Adli kuvvetler gerekli tedbirleri alarak, olası yaşanabilecek menfur olayların önüne geçmiş oldular. Küçük yaşta bu tür eylemleri planlayarak yapan öğrencilerin yetişme tarzlarını ve ruh dünyalarını bütüncül olarak anlamada ciddi problemler yaşıyoruz.

Diploma Meslek, Erdem İnsan Kazandırır

İlk eylemi gerçekleştiren öğrenciye baktığımız zaman; örgün eğitim dışında açık öğretime giden bir öğrenci olduğunu görüyoruz. Okula haftada bir gün —o da büyük ihtimalle hafta sonu— gelen bu öğrenci, örgün eğitime göre daha kolay bir eğitim almaktadır. “Bu öğrencinin öğretmenlerle veya okulla ne gibi bir problemi olabilir ki?” diye düşünüyoruz. Kendi isteğiyle örgün eğitimi bırakmış, lise eğitimini dışarıdan tamamlamak isteyen bir öğrenci olduğu anlaşılıyor. Bu öğrencinin aile yapısıyla ilgili çok fazla bilgi yok; onu bu davranışa neyin sürüklediğini tam olarak bilmek mümkün değil.

Fakat Kahramanmaraş’ta yaşanan vahim olayı düzenleyen öğrenciye bakıldığında; emniyet mensubu bir babası ve edebiyat öğretmeni bir annesi var. Ailenin tek çocuğu olduğu biliniyor. Burada ilk soru şudur: Aile, çocuklarının yetiştirilmesi için yeteri kadar zaman ayırdı mı? İkinci olarak; çocuklarını gerçekten tanıyorlar mı?

Birinci soruya cevap ararken; okul rehberlik servisi tarafından yönlendirme yapılarak psikolojik destek alması gerektiği resmi olarak bildirilmiş olmasına rağmen neler yapıldığını sorgulamak gerekir. Öncelikle yapılması gereken ilk iş, bir hekime başvurulmasıydı. Hekim kontrolünde gerekli tedavilerin devam etmesi, okul tarafından da bu durumun izlenir olması gerekmekteydi. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre bir özel kliniğe gidilmiş ancak tedavi devam etmemiş gözüküyor. Bu tavır, tamamen sorumsuz bir veli davranışıdır.

Okulların rehberlik servisleri, sadece öğrencinin okul dışında destek alması gerektiğine dair bildirimde bulunuyor. Onun dışındaki süreç tamamen velinin isteğine kalmış durumda. İster götürür isterse götürmez. Aslında olması gereken; okul rehberlik servisinin bu durumdaki öğrencileri doğrudan sistem üzerinden ilgili hekime gönderebilme yetkisinin olması ve hekimin uygulayacağı tedaviyi takip edebilmesidir. Veli tarafından hiçbir işlem veya tedavi yapılmadan öğrencinin okula devam etmesi; okul ortamında ciddi problemlere, telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilmektedir.

“Çocuklarını tanıyorlar mı?” sorusuna verilecek cevap ise daha vahimdir. Çocuklarının bu tür bir eylem yapabilme potansiyelini hiç mi hissetmediler? Eğer bilmiş olsalardı, baba o yaştaki çocuğu poligona atış talimine götürmezdi. Bir nevi baba, yaşanan vahşete bilmeyerek çocuğunu hazırlamış; atış yaptırmış, silahları tanıtmış ve kullanım biçimlerini göstererek farkında olmadan bir katil yetişmesi için gayret göstermiştir. Kendi çocuğunu tanımamak başlı başına büyük bir problemdir ve bu durum toplum tarafından acı bir biçimde tecrübe edilmiştir.

Diğer bir konu da çocuğun sanal dünyada vahşet içerikli oyunlar oynaması ve ailenin buna müdahale etmemesidir. Çocuğun yaptıklarıyla ilgili kimsenin bilgi sahibi olmaması, kendi başına buyruk hareket etmesi dikkat çekicidir. Babası, çocuğun bu oyunlardan yalnızca İngilizce öğrendiğini ve dilini geliştirdiğini düşünmektedir. Burada öğrencinin ciddi bir dijital bağımlılığının olduğu açıktır. Bununla ilgili gerekli tedbirlerin alınması yerine İngilizce öğrenmesinin bir kazanım olarak görülmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Son dönemlerde dünya genelinde dijital bağımlılık ve ekran bağımlılığı çığ gibi büyümekte. Anne ve babalar, çocuklar sussun, yaramazlık yapmasın diye ellerine telefon verip zaman geçirmelerini sağlarken; aslında çocuklarını farkında olmadan bir bağımlılığa sürüklemektedirler. Bunu toplum olarak iyi anlamamız lazım.

Dijital bağımlılık, aynı zamanda bu mecralarda ciddi bir yalnızlığa itilmiş asosyal bireylerin çoğalmasına neden olmakta; bu bireylerin nasıl bir davranışta bulunacağını kestirmek mümkün olmamaktadır. 

Annenin öğretmen olması ancak çocuğunu tanımaması, çocukla anne arasında yakın bir bağ olmadığını ortaya koyuyor. Oysa bir öğretmen, bir öğrencinin nasıl bir duygu durumu içinde olduğunu ve bu davranışların sonucunda neler yapabileceğini öngörebilmelidir. Öğretmen, kendi branşının dışında aynı zamanda bir rehberdir; sınıf rehberlik hizmetlerini yerine getirir, öğrencilerini ve ailelerini tanır, ona göre bir yönetim sergiler. Bu noktada öğretmenin kendi mesleki hassasiyeti de sorgulanmalıdır.

Çocuğun silahlara ulaşması ise ayrı bir facia... Dışarıdan bakıldığında "eğitimli" bir aile gibi gözüküyorlar; fakat hayata dair pratiklerine baktığımızda diplomaların onlara sadece meslek kazandırdığını görüyoruz. Eğer gerçekten eğitimli bir aile olsalardı, bu olayın yaşanması söz konusu olmazdı. Çocuğa sınırsız özgürlük ve konfor vermek, bir süre sonra kontrol edemeyeceğiniz bir aşamaya gelmek demektir. Farkında olmadan kendi çocuğunuzu suça sürüklemiş olursunuz. Sonuçta yetiştiremediğiniz evladınız hem sizin hem de birçok insanın hayatını karartır. Topluma faydalı, ahlaki değerlere ve erdemlere sahip bir birey olması gerekirken toplumu endişe ve korkuya salarak hayatını sonlandırmıştır.

Bu vahim olay; öğrencilerin ve öğretmenlerin hafızalarında derin izler bırakarak eğitim camiasının unutulmaz acıları arasında kalacaktır. Bizler ebeveynler olarak çocuklarımızın yeme, içme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra onları psikolojik olarak hayata en iyi şekilde hazırlamak zorundayız. Sadece maddi ihtiyaçları karşılayarak onları hayata hazırladığımız yanılgısına düşmemeliyiz. Asıl görevimiz; ülke ve dünya şartlarına uyum sağlayabilen, doğal bir afette veya istenmeyen bir olayda kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler yetiştirmektir.

Çocuk yetiştirmek ve onu topluma kazandırmak ciddi bir iştir. Çocuğu olan her birey bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirmek zorundadır. Eğer birlikte huzur içinde yaşayacaksak toplumsal değerlere ve normlara uygun çocuklar yetiştirmeliyiz. Aksi takdirde korkularımız ve endişelerimiz artacak, toplum olarak çok daha ağır bedeller ödemeye devam edeceğiz.

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Payıma Düşen

İnsanın kendi payına düşeni kabullenmesi, dünyanın en sessiz ama en zorlu savaşıymış. Pencerenin önünde durup sokağı izlerken, gözkyüzü ile aram da bir ömür zaman olduğunu farkettim. Benim payıma düşen; o perde her kapandığında dışarıda kalan maviliği bir daha hiç göremeyecekmiş gibi özlemekti. Bir perdenin asılmasının benden aldığı sadece manzara değildi; o, çocukluğumun geniş ufuklarını ve uçurtmalarımın takıldığı bulutları da alıp götürmüştü.

Payıma Düşen

Şimdi terk edilmiş merdivenlerden iniyorum; ömrüm artık yukarıya doğru değil aşağıya doğru inişe başladı... basamaklar gıcırdıyor, sanki her adımda geçmişin bir parçası daha toz olup havaya karışıyor. Gurbet, sadece başka bir coğrafya da yaşamak değilmiş; insanın kendi hatıralar bahçesinde yabancı bir ziyaretçi gibi dolaşmasıymış. O bahçede çiçekler hâlâ açıyor belki ama renkleri artık solgun, kokuları ise sadece kederi hatırlatıyor.

Her şeye rağmen, bir çürüyüşün ortasında bile insan tutunacak bir ses arıyor. Kulaklarımda yankılanan o büyülü cümle: “Ellerini seviyorum.” Belki de hayatın tüm ağırlığını hafifleten tek şey, birinin o hüzne dokunup onu sevgiyle sarmalamasıdır. Ancak bazen o sevgi bile kurtarmaya yetmiyor; sadece ölümü, bitişi ya da gitmeyi biraz daha katlanılır, biraz daha şiirsel kılıyor.

Sonunda anladım ki; benim hikâyem, eksik bırakılmış bir cümlenin noktası olmaya çalışmaktan ibaretmiş. Payıma düşen buymuş; sevmek, beklemek ve sonunda o beklemenin sessizliğinde usulca eriyip gitmek. 

Erdal Burak / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Şiddet Kültürü ve Edebiyat

Yakın zamanda Urfa ve Maraş’ta yaşanan cinayetler hepimizi derinden yaraladı. Yaşanan acılar, ölen öğrenci ve öğretmenlerimiz yüreğimizde tarifsiz acılar bıraktı. Yaşanan bu acı olaylar bazı konuları tartışmaya açtı. Güvenlik sorunları, sosyal medya kullanımı, iletişim sorunları her kulvarda tartışılıyor. Biz nasıl oldu da çocukları cinayet işleyen bir ülkeye dönüştük?

Şiddet Kültürü ve Edebiyat

Ergenlik dönemi insanın kendini ifade etmekte zorlandığı bir dönemdir. Kendisini ailesine, çevresine, birlikte olduğu insanlara ifade etmekte zorlanır. İnsan birçok kanalla kendini anlatabilir. Spor, müzik, dans, resim, bilim, sinema, tiyatro vb. alanlarda insan kendini ifade etme yolunu bulur. Kendini anlatmanın yollarından biri de edebiyattır.

Edebiyatın dili sevginin dilidir. Şiir, hikâye, roman, tiyatro ve diğer türler insanın içindeki nefreti yok edip sevgiyi ön plana çıkarması için birer araçtır. Gençler kendilerini edebî metinler yoluyla ifade edip rahatladıklarında şiddete ihtiyaç duymazlar. Gençleri edebiyatla buluşturup kendilerini ifade edebilmelerine destek olamadıysak en az onlar kadar bizler de suçluyuz. Onlara edebiyatın sevgi dilini aktaramadıysak suç bizdedir. Bir genç eline kitap yerine silah alıyorsa şiddet kültürü sevgi kültürünün yerine geçmiş demektir. Şiddet kültürü beraberinde sosyal çürümeyi, hukuksuzluğu, vicdansızlığı getirir. Şiddet, insanlarda travma oluşturur. Travmadan kurtulmanın yolu sevgi dilidir. Edebiyatımızda sevgi dilinin çok güzel örnekleri bulunmaktadır. Eğer edebiyatımızın güzel örneklerini gençlere ulaştırabilirsek şiddetten uzak dururlar.

Yaşanan olayları sadece güvenlik sorunu olarak görmeyip toplumsal sorunlar olarak görürsek çözüme daha çabuk yaklaşırız. Bir hapishane kapatacaksak bir okul açmak zorundayız. İnsanlara sevgiyi, hoşgörüyü aşılamak o kadar zor değil. Edebî metinlerimizde yeterince malzeme var. İşte örnekler:

Mevlânâ’dan örnek:

Ölmekten korkmamak gerek sevgi için

Can vermekten çekinmemek sevgi için

Aşk, bengisu içmek, pınarından yaşamın

Derler ya bu boş laf, gerçek sevgi için

Yunus Emre’den örnek:

Ben gelmedim dava için

Benim işim sevgi için

Nazım Hikmet’ten örnek:

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey

Dünyanın en güzel sesinden

En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey

Fakat artık ümit yetmiyor bana

Ben artık şarkı dinlemek değil

Şarkı dinlemek istiyorum

Edebiyattaki sevgi dilini sosyal medyada, televizyon dizilerinde göremiyoruz. Dizilerde edilen küfürler, kullanılan silahlar özellikle gençleri olumsuz etkiliyor. Dizilerdeki mafya babalarına, katillere özenen gençler, çocuklar ellerine silahları alıp okullarda dehşet saçıyorlar. Çocukların önüne koyduğumuz rol modellere bakın: mafya babaları, katiller. Bizim geleceğimiz dediğimiz insanların önüne, uyuşturucu satan, silah satan kişileri romantik kahramanlar olarak sunuyoruz. Kahramanımız bir sahnede sevdiğine şiir okurken sonraki sahnede eline silah alıp birçok kişiyi öldürüyor. Cinayetlerinden sonra hiçbir ceza görmüyor. İzlediği dizide işlenen cinayetlerin cezasız kaldığını gören gençlere şiddetin kötülüğünü nasıl anlatacağız? Suç ve Ceza romanında ya da Agatha Christie’nin romanlarında suç işleyen kişiler romanın sonunda cezasına razı olur. Böylece okur suçun yanlışlığını görür. Romandan ders çıkarır. Bizim dizilerimizden ahlaki ders çıkarmak mümkün değil. Gençlere ne izletirsek onu alıyorlar. Devlete de bu konuda çok iş düşüyor. Çocuklarına, gençlerine sahip çıkamayan toplumlar geleceğine de sahip çıkamaz. Ne yaşanırsa yaşansın hepinize güzel günler diliyorum, enseyi karartmayalım diyorum.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Simya

Simya

Alırken de verebilmek, verirken de alabilmek 

İçerdeyken dışarıya akmak

Zarafette gücü bulmak 

Aynı anda hem cam gibi kırılgan hem de elmas gibi sert olmak 

Sözünde net ama incitmeyenlerden olmak 

Sınırlarını koruyarak da karşındakini evde hissettirebilmek 

Alan tanırken, alanını koruyabilmek 

Bilme halinden çıkıp, her dem meraklı çocuk olmak 

Bilgiyi, bilgeliğe hal ehillerinden olarak dönüştürebilmek

Satır ehlinden, sadır ehline dönüşmek simyadır, dengedir.


Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Hakikatin İnşası, Gücün Görünmeyen Yüzü

Alamut, Vladimir Bartol’un kaleminde yalnızca tarihsel bir roman değil, insan zihninin en karanlık ve en kırılgan noktalarına inen bir güç ve hakikat sorgulamasıdır. Bu eser, 11. yüzyıl İran’ında geçen hikâyesine rağmen, okurunu doğrudan bugünün dünyasına, hatta bugünün çatışmalarına taşır. Çünkü Alamut, bir kale olmaktan çok daha fazlasıdır: bir düşünce sistemi, bir gerçeklik laboratuvarıdır.

Alamut, Vladimir Bartol

Romanın merkezine adını veren Alamut Kalesi, İran’ın kuzeyinde, Elburz Dağları’nın sarp yamaçlarında yer alır. 11. yüzyılda Hasan Sabbah tarafından ele geçirilmiş ve Nizari İsmailîlerin merkezi hâline getirilmiştir. “Kartal Yuvası” anlamına gelen Alamut, sadece stratejik bir askeri üs değil, aynı zamanda ideolojik bir eğitim ve yönlendirme merkeziydi. Burada yetiştirilen fedailer, tarihin en tartışmalı örgütlenmelerinden birinin parçası olmuşlardır.

Romanın merkezinde yer alan Hasan Sabbah, klasik anlamda bir lider değildir. O, kitleleri yönetmekten çok, onların gerçeklik algısını yeniden kuran bir zihinsel mimardır. Sabbah’ın en büyük gücü, insanların neye inanacağını belirleyebilmesidir. Onun için hakikat sabit değildir; şekillendirilebilir, hatta üretilebilir bir araçtır. Bu nedenle Alamut’ta kurulan düzen, fiziksel bir otoriteden çok epistemolojik bir hâkimiyete dayanır: bilginin kontrolü. Bu düzenin içinde şekillenen karakterler, romanın düşünsel derinliğini daha da belirginleştirir. İbn Tahir, sorgulayan bir zihnin temsilidir. Başlangıçta inanç ile akıl arasında gidip gelen bu genç, zamanla Alamut’un büyüleyici atmosferi içinde dönüşür. Onun hikâyesi, bireyin nasıl yavaş yavaş bir sistemin parçası hâline geldiğini gösterir. Okuyucu, İbn Tahir’de kendi şüphelerini, kendi arayışlarını bulur.

Buna karşılık fedailer, bireyselliğini yitirmiş, tek bir inanç etrafında şekillenmiş kitleyi temsil eder. Onlar için gerçek, deneyimledikleri “cennet”tir; oysa bu cennet, Sabbah’ın ustaca kurguladığı bir yanılsamadan ibarettir. Burada Bartol’un en çarpıcı başarısı ortaya çıkar: Gerçek ile yalan arasındaki çizgiyi neredeyse görünmez hâle getirmek. Çünkü Alamut’ta yalan, gerçeğin yerini almakla kalmaz; onun yerine geçer. Tam da bu noktada roman, tarihsel bağlamını aşarak bugünün dünyasına ayna tutmaya başlar. Günümüzde ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilimler, yalnızca askeri ve politik düzlemde değil, aynı zamanda bilgi ve algı düzleminde de sürmektedir. Modern savaşlar artık yalnızca sahada değil, ekranlarda, haber akışlarında ve dijital platformlarda yürütülmektedir.

Her aktör, kendi anlatısını kurar. Her taraf, kendi gerçekliğini üretir ve bunu mutlak doğru olarak sunar. Bu durum, Alamut’taki sahte cennet kurgusunun modern bir versiyonu olarak okunabilir. Çünkü bugün de kitleler, seçilmiş bilgilerle, filtrelenmiş gerçeklerle yönlendirilir. Hakikat, çoğu zaman taraflara bölünür; her parça kendi içinde “tam gerçek” gibi sunulur. Özellikle İran söz konusu olduğunda, dış dünyanın en büyük yanılgılarından biri bu ülkenin gücünü yalnızca güncel askeri ya da ekonomik verilerle ölçmeye çalışmaktır. Oysa İran’ın gerçek gücü, derin ve kesintisiz devlet geleneğinde yatar. Pers İmparatorluğu’ndan bugüne uzanan bu tarihsel süreklilik, yalnızca bir geçmiş değil, aynı zamanda bir stratejik hafızadır.

İran siyasetinin derinliği de buradan gelir. Yüzeyde görülen politik aktörlerin ötesinde, çok katmanlı bir karar alma mekanizması, ideolojik süreklilik ve uzun vadeli düşünme alışkanlığı vardır. Bu nedenle İran’ın hamleleri çoğu zaman kısa vadeli değil, tarihsel perspektifle okunmalıdır. Bu derinliği göz ardı etmek, tıpkı Alamut’taki düzeni sadece bir kale olarak görmek gibi, büyük bir eksik okumaya yol açar. Bu yüzden birçok gözlemci, bu tür bir devlet aklını tam olarak okuyamadığı için İran’ın gerçek gücünü de çoğu zaman olduğundan farklı değerlendirir. Bu noktada, İran’ın tarihsel derinliği ve stratejik aklı vurgulanırken, mevcut yönetim yapısının eleştiriden muaf tutulması da mümkün değildir. Bugünkü İran rejimi, köklerini güçlü bir tarihsel ve kültürel mirastan alsa da, yönetim biçimi açısından açık biçimde anti-demokratik bir karakter taşımaktadır. Siyasal katılımın sınırlandırılması, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar ve muhalif seslere yönelik sert müdahaleler, bu yapının en belirgin özelliklerindendir. Bu durum, Alamut’taki düzenle rahatsız edici bir paralellik kurar: Hakikatin yukarıdan belirlenmesi ve bireyin bu kurguya uyum sağlamaya zorlanması. Dolayısıyla İran’ın gücünü anlamaya çalışırken, bu gücün kendi toplumuna nasıl yöneldiğini de göz ardı etmemek gerekir. Tarihsel süreklilik bir avantaj olabilir; ancak bu, halk üzerinde kurulan baskıyı meşrulaştırmaz. Aksine, tam da bu derinlik, daha adil ve özgür bir sistem kurma sorumluluğunu da beraberinde getirir.

Örneğin, bu üçlü gerilim hattında yaşanan çatışmalar ve karşılıklı hamleler, farklı medya organlarında tamamen farklı şekillerde anlatılabilir. Bir taraf için savunma olan bir eylem, diğer taraf için saldırı olarak sunulur. Bu da bize şunu gösterir: Günümüzde güç, yalnızca askeri kapasiteyle değil, anlatıyı kontrol etme becerisiyle de ölçülmektedir. Tıpkı Hasan Sabbah’ın yaptığı gibi. Bartol’un romanında Sabbah’ın fedailerine yaşattığı o sahte cennet, aslında bir ödül değil, bir kontrol mekanizmasıdır. Bugün ise bu “cennet”, ideolojiler, kimlikler ve medya aracılığıyla yeniden üretilir. İnsanlar, ait oldukları anlatının içinde kendilerini güvende hisseder; bu da onların o anlatıya daha sıkı bağlanmasına yol açar. Böylece sorgulama yerini kabule bırakır.

Eğer bu roman bugün yazılmış olsaydı, belki de adı “Algoritma”, “Gerçeklik Fabrikası” ya da “Zihin İmparatorluğu” olurdu. Çünkü artık kaleler taş duvarlarla değil; veri, medya ve dijital ağlarla inşa ediliyor. Fedailer ise kılıç taşıyan savaşçılar değil, bilgiye maruz kalan ve onu sorgulamadan yeniden üreten bireyler hâline gelmiş durumda. Yazarın dili, bu karmaşık yapıyı anlatırken bilinçli olarak sade tutulmuştur. Bu sadelik, metnin felsefi ağırlığını daha da görünür kılar. Okuyucu, süslü ifadelerle oyalanmaz; doğrudan düşüncenin içine çekilir. Bu da eserin etkisini kat kat artırır.

Alamut’un belki de en büyük başarısı, okuyucuyu rahatsız etmesidir. Çünkü bu roman, dış dünyayı anlattığı kadar iç dünyamızı da açığa çıkarır. İnandığımız şeylerin kaynağını sorgulamaya başladığımız anda, Alamut’un kapıları aralanır. Ve o kapıdan içeri girdiğimizde fark ederiz ki, aslında o kale sandığımızdan çok daha yakındır. Bugünün dünyasında, özellikle ABD, İsrail ve İran arasındaki gerilim gibi çok katmanlı krizlere baktığımızda, Alamut’un bir roman olmaktan çıkıp bir uyarıya dönüştüğünü görürüz. Çünkü artık mesele yalnızca kimin haklı olduğu değildir; mesele, kimin hakikatinin daha güçlü olduğudur. Ve o kaçınılmaz soru hâlâ karşımızda durur: Biz gerçekten gerçeği mi görüyoruz, yoksa bize gösterilen “cennetin” içinde yaşamaya mı devam ediyoruz?

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Kitap mı Yazdınız? Kitaplarınızı Yayımlıyoruz

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Edebiyat Gazetesi Otuz Bin Okura Ulaşıyor

Türkiye’nin aylık yayımlanan tek edebiyat gazetesi olma özelliğini taşıyan Edebiyat Gazetesi, köklü geçmişiyle edebiyat dünyasındaki yerini güçlendirmeye devam ediyor. Beş Hececiler’den Orhan Seyfi Orhon tarafından 1932 yılında yayımlanan gazetenin izinden yürüyen aylık gazete, bugün de aynı çizgide okurlarıyla buluşuyor.

Edebiyat Gazetesi Otuz Bin Okura Ulaştı

Genel Yayın Yönetmenliğini Gülseren Baran’ın üstlendiği Edebiyat Gazetesi, Alaska Yayınları bünyesinde dört yıldır yayın hayatını sürdürüyor. Dördüncü yılımızı kırkıncı sayıyla taçlandırırken, aylık okur sayımızın otuz bini aşmasının gururunu yaşıyoruz. Bugüne kadar yedi yüz ellinin üzerinde edebî yazı ve söyleşiye yer verdik. Edebiyat Gazetesi’ne katkı sunan tüm yazarlarımıza ve bizi takip eden değerli okurlarımıza teşekkür ederiz.

Kumdan Saray

Kumdan Saray

Kumdan ve güneşten bir saray yaptım,

hayallerle ördüm, renklere kattım.

İçinde umutlar, dilekler gizli,

yıldızlar avize, gök salon gizli.

Ne zarif, ne kırılgan o düşsel yapı,

her dalga vurdukça titrer kalbim safı.

Bilirim, deniz her şeyi geri alır,

ve geriye ıslak bir sessizlik kalır.

Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Portatif Beden

Portatif Beden

Susss! Son kez şeytan konuşacak!

Fetüs bir evrenin içine sıkışmış korku, ten/im  için yazdığım son tez

Fanus krallığında tahta oturdu gözlerim, delilik bu minber!

Sevdim ve boyadım atık renklere, dolunayda taşlaşmış baykuşu

Göbeğime hizalandı TİN  kertenkele-oysa kalmadı yüzümde hiçbir hayat belirtisi

Ayaklarım küfrediyor intihar eden acıma, rapatapa, rapatapa, Mea Culpa!

Bir odanın nişanesi ellerim , ölü bir askerin boynundaki fotoğraf

Buğulu pencerelerde Brecht, çağırıyor beni

Kırmızı bir gül dikenini hançerliyor karanlık sayfalarına

Adım yok bundan böyle. Rüzgarlar doğurdu çocuğumu

Bıraktı kapıma-şizofren kanım /uzayda sarı uçurtma

Eril çizimler harflerimi buruşturuyor. Şimdi silik bir hiçim portatif karnımda

Okunmadı ismim ASLA KULAĞIMA!

SUSS, ŞİMDİ YALNIZCA ŞEYTAN KONUŞACAK!

Binnaz Deniz Yıldız / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Kim Bu Sen?

Muhammed Baver Akcan

Ne diye darda kaldım

Yokken bir kar dağlarımda

Kafamdaki aklı kim aldı

Bu akılsız baş kime yaradı


Ne dağı, olsa olsa bayır çayır

Ne aklı? Hepi topu yarım akıl!

Yarısı sende yarısı sana gebe

Çayır ise dolu hep engebe


Muhammed Baver Akcan / Edebiyat Gazetesi / Mayıs 2026 / Sayı 40

Yazarlık İnsanın Kalbine Dokunabilmektir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

Merhabalar Ben İbrahim Emre Opruklu. Kültüre, sanata, edebiyata ve insanın iç dünyasına dokunan her şeye ilgi duyan genç bir araştırmacı ve yazarım. Özellikle türkülere, şiirlere, anlamlı sözlere ve Anadolu’nun sözlü kültürüne karşı çocukluğumdan bu yana içimde ayrı bir sevgi ve merak oldu. Çünkü bana göre bir toplumun gerçek hafızası; türkülerinde, hikâyelerinde ve insanların gönlünden çıkan sözlerde saklıdır. Bunun yanında fotoğrafçılıkla da ilgileniyorum. İnsanların duygularını, yaşanmışlıklarını, doğayı ve hayatın içinden samimi anları fotoğraf karelerinde yakalamayı seviyorum. Çünkü bazen bir fotoğrafın anlattığını uzun cümleler anlatamaz. Ben sanatın her alanının aslında insana dokunmak için var olduğuna inanıyorum. Kendimi hâlâ öğrenmeye çalışan, araştıran ve gelişmeye devam eden biri olarak görüyorum. Özellikle kültürel değerlerimizin unutulmaması ve gelecek nesillere aktarılması benim için çok kıymetli. Bu yüzden yaptığım çalışmalarda samimi, içten ve insana dokunan bir iz bırakmaya çalışıyorum.

Yazar İbrahim Emre Opruklu

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Aslında bu yolculuk bir anda başlamadı. Uzun yıllardır türkülere, şiirlere ve insanın içinde iz bırakan sözlere karşı özel bir ilgim vardı. Bir türkü dinlediğimde yalnızca melodisini değil, arkasındaki hikâyeyi de merak ederdim. Çünkü her türkünün içinde bir hayat, bir özlem, bir yara ya da yarım kalmış bir hikâye olduğuna inanıyorum. Zamanla fark ettim ki insanlar birçok türküyü biliyor ama hangi duyguyla ortaya çıktığını, hangi yaşanmışlığın ardından yakıldığını çoğu zaman bilmiyor. Oysa hikâyesini öğrendiğinizde o türkü insanın içine çok daha başka dokunuyor. Beni bu kitabı hazırlamaya yönlendiren en önemli şeylerden biri de buydu. Kültürel mirasımızın zamanla unutulup gitmesine gönlüm razı olmadı. Türkülerimizin, şiirlerimizin ve güzel sözlerimizin sadece geçmişte kalmasını değil; yeniden hissedilmesini istedim. “Sazdan Söze Gönül Yolculuğu” biraz da bu duyguların sonucu oldu. Sadece okunacak değil; insanın bazen hüzünleneceği, bazen geçmişini hatırlayacağı, bazen de bir satırda kendisini bulacağı bir eser olsun istedim.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Ben yazarlığı yalnızca yazı yazmak olarak görmüyorum. Bana göre yazarlık biraz insanın kalbine dokunabilmek demek. Çünkü bazen insanlar söyleyemedikleri duyguları bir cümlede buluyor. Bazen küçücük bir söz insanın içinde yıllarca kalabiliyor. İşte yazmanın en güzel tarafı da bence bu… Bir insanın kalbinde yer edebilmek. Açıkçası ben hiçbir zaman gösteriş olsun diye üretmeyi düşünmedim. Daha çok samimi, gerçek ve içten işler ortaya koymaya çalıştım. İnsan bir satır okuduğunda “Bu duygu bana da tanıdık geliyor” diyebilsin istedim. Kendimi hâlâ yolun başında gören genç bir yazar olarak, öğrenmeye ve kendimi geliştirmeye devam ediyorum. Eğer yazdığım bir cümle bir insanın yüreğine dokunuyorsa, benim için en büyük mutluluk budur.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Öncelikle güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim. “Sazdan Söze Gönül Yolculuğu” sadece bir kitap değil; biraz duygu, biraz kültür, biraz da insanın kendi içine yaptığı bir yolculuk gibi oldu diyebilirim. Kitabın içerisinde türkülerin hikâyeleri, şiirler, anlamlı sözler ve farklı anlatılar yer alıyor. Ancak kitabı farklı kılan yönlerden biri de QR kod sistemi oldu. Okuyucular, kitapta yer alan türküleri QR kodlar aracılığıyla aynı anda dinleyebiliyor. Böylece yalnızca okumuyor; anlatılan duyguyu hissederek de yaşayabiliyor. Ben bu kitabın bir kere okunup rafa kaldırılan bir eser olmasını istemedim. İnsan bazen canı sıkıldığında açıp birkaç sayfa okusun, bazen bir türküde geçmişini bulsun, bazen de bir şiirde kendisini hissetsin istedim. Kısacası bu çalışma benim için yalnızca bir kitap değil; kültürümüze, duygularımıza ve insan hikâyelerine duyduğum saygının bir yansıması oldu.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Açık konuşmak gerekirse ben kendimi hâlâ yolun başında gören genç bir yazar olarak görüyorum. Bu yüzden hayatım boyunca bana ışık tutan insanların yeri bende her zaman çok ayrı oldu. Ben daha çok insanın ruhuna dokunan eserleri seviyorum. İçinde samimiyet olan, yaşanmışlık olan ve insanı düşündüren kitaplar beni her zaman etkilemiştir. Çünkü bazı kitaplar yalnızca okunup bitmez; insanın karakterine, düşüncelerine ve hayata bakışına sessizce dokunur. Bugün bir şeyler yazabiliyorsam, düşünebiliyorsam ve kültürümüze dair çalışmalar ortaya koyabiliyorsam; bunda yıllarca emek vermiş kıymetli sanatçılarımızın, yazarlarımızın ve fikir insanlarımızın çok büyük emeği olduğuna inanıyorum. Bu vesileyle kültürümüze değer katan tüm sanatçılarımıza, yazarlarımıza ve büyüklerimize saygılarımı sunuyorum. Özellikle yeri bende çok ayrı olan bazı kıymetli isimler var. İlber Ortaylı hocamı büyük bir saygıyla anıyorum. Bilgisi, kültürü ve duruşuyla her zaman örnek aldığım isimlerden biri olmuştur. Bunun yanında Ahmet Şerif İzgören abi, Alişan Kapaklıkaya abi, Fakir Baykurt hocam ve ismini tek tek sayamadığım birçok kıymetli büyüğümüzün eserleri ve düşünceleri bana her zaman yol göstermiştir. Çünkü insan bazen bir kitabın içinde kendisini buluyor, bazen de hiç tanımadığı bir yazarın cümlesinde hayatına yön verecek bir düşünceyle karşılaşıyor. Ben de okudukça yalnızca bilgi değil; bakış açısı, duygu ve hayat tecrübesi kazandığımı düşünüyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, şu anda üzerinde düşündüğüm ve hazırlık sürecinde olduğum yeni çalışmalar var. Yine insanı, kültürü, yaşanmışlıkları ve duyguları merkeze alan projeler üzerinde çalışıyorum. Ben ortaya koyduğum çalışmaların yalnızca okunup geçilmesini istemiyorum. İnsanların dönüp tekrar bakacağı, her okuyuşta başka bir duygu hissedeceği eserler olsun istiyorum. Çünkü bana göre bazı kitaplar bittikten sonra değil, insanın içinde yaşamaya başladıktan sonra değer kazanıyor. Şimdilik çok fazla detay vermeyeyim ama yine kültürümüze dokunan, insanın içinde iz bırakacak ve okuyucunun kendinden bir parça bulabileceği çalışmalar hazırlamaya devam ediyorum diyebilirim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Öncelikle bu kitabı eline alan, bir sayfasını bile okuyan herkese gönülden teşekkür ederim. Çünkü bugün bir insanın zaman ayırıp bir kitabın sayfaları arasında dolaşması gerçekten çok kıymetli. Ben bu kitabı hazırlarken insanların sadece okuyup geçeceği bir eser olsun istemedim. İnsan bazen yorgunken bir sayfasını açsın, bazen bir türküyle geçmişe gitsin, bazen küçücük bir sözün içinde kendisini bulsun istedim. Hayat bazen insanı yoruyor, bazen susturuyor. Böyle zamanlarda bir türkü, bir şiir ya da içten söylenmiş birkaç cümle bile insanın kalbine iyi gelebiliyor. Eğer bu kitap bir insanın kalbine küçük de olsa dokunabilirse, bir satırında kendisini buldurabilirse benim için en büyük mutluluk budur. Okuyan, destek veren ve güzel dileklerini paylaşan herkese yürekten teşekkür ediyorum. Çünkü insanı ayakta tutan şey bazen büyük kalabalıklar değil; samimi bir destek, içten bir dua ve gönülden gelen güzel sözlerdir.

Herkesin Hayatında Görünmeyen Mücadeleler Vardır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Kendimi anlatmam gerekirse; duygularını ve gözlemlerini yazıya dökmeyi seven biriyim. Hayatın bana sunduğu farklı deneyimler, bakış açımı ve anlatımımı şekillendirdi. Engelli bir birey olarak yaşadıklarım da yazdıklarıma derinlik kattı. Yazmak benim için hem bir ifade biçimi hem de iç dünyamı paylaşmanın en samimi yolu.

Yazar İsmail Cingöz

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?  

Yazma yolculuğum, içimde biriken duyguları ifade etme ihtiyacıyla başladı. Zamanla bunun sadece bir rahatlama değil, insanlara dokunan güçlü bir anlatım biçimi olduğunu fark ettim. Yaşadıklarım ve hayatın bana öğrettikleri, beni kitap yazmaya yönlendiren en büyük etken oldu.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için kendimi ifade etmenin en özgür hâli. Söyleyemediklerimi yazıyla anlatabildiğim, iç dünyamı en samimi hâliyle ortaya koyduğum bir alan.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Öncelikle güzel dilekleriniz için teşekkür ederim. Kitabımda okurları sadece bir hikâye değil, aynı zamanda duygusal bir yolculuk bekliyor. Her sayfada samimiyetle yazılmış, gerçek hayattan izler taşıyan anlar var. Yer yer düşündüren, yer yer duygulandıran ve bazen de okuru kendi iç dünyasıyla baş başa bırakan bir anlatım sunmaya çalıştım. En büyük sürprizin ise kitabın ilerleyen sayfalarında okurun kendisiyle karşılaşması olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu hikâye, herkesin içinde saklı kalan duygulara dokunmayı hedefliyor.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Hayatımda çok fazla kitap okuma fırsatım olmadı. Ancak yazarların ve hikâyelerin insanlar üzerindeki etkisini her zaman gözlemledim. Bu gözlemlerim ve yaşadığım deneyimler, olaylara farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı. Benim için asıl ilham, okuduklarımdan çok hayatın kendisi ve yaşadıklarımdan geldi.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Benim de çocukluk hayallerimden biri futbolcu olmaktı. Ancak hayatın şartları bu hayali farklı bir yola çevirdi. Yine de içimde futbol sevgisi hiçbir zaman bitmedi. Yeni kitabımda da aslında buna benzer bir duygudan ilham alıyorum; futbolcu olmayı hayal eden küçük bir çocuğun hikâyesini kurgu olarak ele alıyorum. Bu hikâyede hayaller, mücadele ve umut ön planda olacak. Hem kendi hayalimden izler taşıyan hem de birçok kişinin kendinden bir parça bulabileceği bir anlatım olacak.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu kitabı yazmaktaki amacım, aslında yaşadıklarımın ve nelerden vazgeçmek zorunda kaldığımın anlaşılmasını sağlamaktı. Herkesin hayatında görünmeyen mücadeleler vardır; benim hikâyem de bunlardan biri. İçimde yaşadığım duyguları, verdiğim kararları ve vazgeçtiğim şeyleri samimi bir şekilde anlatmak istedim. Okuyucuların sadece bir hikâye değil, gerçek bir hayatın içinden gelen duygularla karşılaşmasını arzuladım. Eğer bir cümlem bile birinin kalbine dokunursa, bu benim için en büyük kazanç olacaktır.

Kitaplar Zamanı Anlamlı Kılmanın En Güzel Yollarından Biridir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, ben Murat Akkulak. 1988 yılında Samsun’un bir köyünde, Recep ve Şükran Akkulak çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. İlköğrenimimi Ankara/Etimesgut’ta, lise eğitimimi ise Ankara/Gazi Teknik Lisesi’nde tamamladım. Daha sonra Bilecik’te İklimlendirme ve Soğutma Teknolojisi bölümünde eğitim gördüm. mezuniyetimin ardından 2014 yılında iş hayatına adım attım. Üretim Planlama alanında çalışarak farklı fabrikalarda önemli görevler üstlendim. Şu anda bir mobilya fabrikasında Maliyet Analizi ve Planlama Mühendisi olarak görev yapıyorum.

Yazar Murat Akkulak

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazma yolculuğum aslında çocukluk yıllarıma dayanıyor. Ancak bu yolculuk, gerçek anlamda askerlik dönemimde ajandama yazdığım “Bir Meltem Esti Hayatımda” ile başladı. Sonrasında Asuman’ı kaleme aldım. Birkaç deneme ve yarım kalan roman girişimim olsa da yaklaşık on yıl boyunca yazarlığa tam anlamıyla geçiş yapamadım. Hayatımdaki kırılma noktası ise babamın vefatı oldu. Bu kayıp, içimde derin bir sorgulama başlattı. Dünyada iz bırakacak eserler ortaya koyma ve rahmetli babamın adını yaşatma isteği beni yeniden yazmaya yönlendirdi.

Yeniden yazmaya başladığım dönemde ne yazacağıma karar veremediğim bir süreçteydim. O sırada okuduğum “Zaman Gezginleri” adlı bir kitap bana ilham oldu. Hikâyenin basitliği beni “Ben daha iyisini yazabilirim” düşüncesine götürdü. Bu motivasyonla METTAİKALAR Serisi’nin ilk kitabı Zaman Gezginleri ortaya çıktı. Ardından seriye devam ederek İki Dağın Arasında kitabımı yayımladım. Şu sıralar ise üçüncü kitabım Babamın Hayali Atlar üzerinde çalışıyorum

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için iz bırakmak demek. Düşüncelerimi kalıcı hâle getirmek, bir anlamda sesimi geleceğe ulaştırmak… İnsanların benim cümlelerimi okuduğunu bilmek ise bu yolculuğun en değerli tarafı.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Babamın Hayali Atlar kitabımda okurları sürprizlerden çok derin bir hüzün bekliyor diyebilirim. Her ne kadar bir baba-oğul hikâyesi gibi görünse de, aslında yaşanamamış bir ilişkinin, eksik kalmış duyguların hikâyesini anlatıyor. Bu kitabı anlatırken her zaman şu cümleyi kullanırım: “Her sayfasında babasızlığın gözyaşları var.”

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Polisiye ve bilimkurgu türlerini özellikle severim. Polisiye denildiğinde Ahmet Ümit’i listenin başına koyabilirim. Yazarların hayatımdaki etkisini iki döneme ayırıyorum: Yazarlık öncesi ve sonrası. Yazarlık öncesinde okuduğum eserler benim için bir kapı araladı, yol gösterdi. Yazmaya başladıktan sonra ise aynı eserler benim için birer öğretmene dönüştü. Kısacası, önce bana yolu gösterdiler; sonra o yolda daha iyi yürümeyi öğrettiler.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Şu anda METTAİKALAR serisinin devam kitabı olan Narvas üzerinde çalışıyorum. Okuyuculara küçük bir ipucu vermem gerekirse; Narvas, alışılmışın dışında, özgün bir bilimkurgu hikâyesi olacak. Bunun yanı sıra Maktulün Gözünden adlı bir dizi senaryosu üzerinde de çalışmalarımı sürdürüyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yazarlığa adım attığımdan bu yana en çok üzüldüğüm konulardan biri, okuma oranlarının düşük olması. Günümüzde insanlar, telefonlarında anlamsızca video kaydırarak çok değerli zamanlarını farkında olmadan tüketiyorlar. Okuyuculara şunu hatırlatmak isterim: Zaman, geri getirilemeyen en kıymetli şey. Ve kitaplar, bu zamanı anlamlı kılmanın en güzel yollarından biri.

Uzaktan Bakış

Hayata bir kenara çekilip uzaktan bakıyorum; içine girmeden, kaybolmadan, olabildiği kadar sakin bir biçimde. Herkesin hayatı ayrı bir biçimde, kendi doğrularıyla yaşadığını görüyorsunuz. İnsanların hayat tarzları da birbirinden farklıdır. Bunun sebebi; yetişme şartları, aile yapıları, aldıkları eğitim ve yetiştikleri coğrafyanın hayata bakış açılarını şekillendirmesidir. Özellikle büyük şehirlerde bu durumun çok daha belirgin olduğuna şahit olmak mümkün.

Uzaktan Bakış

İnsanların yürüyüşleri bile aslında hayat tarzlarını çok iyi anlatıyor. Elinde tespih ile gezen bir insanın hayata bakış açısıyla, yırtık pantolon giyen birinin bakış açısının farklı olması gayet normal karşılanmalıdır. Elinde tespih olan kişinin daha çok köy kültürüyle yetiştiğini görebilirsiniz; köyde biriktirdiklerini şehirde de devam ettirmeye çalıştığı ve çevresine bilmeyerek hayatına dair bir mesaj verdiği bir gerçektir. O insana yırtık bir pantolon giydirmeniz veya vücudunun herhangi bir yerine dövme yaptırmanız pek mümkün değildir. Onun genlerine yerleşmiş doğrular arasında böyle bir yapı yoktur; o sadece köyden aldığı değerleri taşımaya devam eder. Tabii şehrin popüler kültüründen de aldıkları vardır fakat bunları kendisi için bir yaşam tarzı haline getirmesi imkânsız gibidir. Onu kontrol eden yaşantıları vardır; aslında daha önce yaşadığı yerdeki birileri, onu görmelerine gerek kalmadan hayat tarzını aynen korumasını sağlamaktadır.

Şehirde büyümüş, ailesinden ve okuldan aldıklarının yanı sıra çevresinden edindiği kültürel değerleri harmanlayarak yaşayanlar ise temel bir kültür yapısına bağlı kalmaksızın hayatlarını devam ettirirler. Bir şekilde "arabesk" bir hayat sürmektedirler; bu hayatı okullarda ve sokaklarda görmek mümkündür. Herkesin doğruları kendilerine göre farklılıklar oluşturmaktadır. Bu durum, toplumların kısmen gelişmesine ama temel olarak bozulmalarına sebep olmaktadır.

Bir de ailenin çocuklar üzerindeki etkisine bakmak gerekir. Artık çocuklar çekirdek ailelerde yetişmektedir; o büyükanne ve dedelerden müteşekkil geniş aileler yok artık. Kültürel aktarımlar ve örnek davranışlar sadece anne babanın verdikleri ve okuldan aldıklarıyla gerçekleşmektedir. Bu durumun iyi tarafı, eğitimli ailelerin çocuklarının daha iyi yetişme şansına sahip olmasıdır. Fakat aile kültürünü büyükanne ve büyükbabadan almaları da önemlidir. Geçmişin kültür aktarımı, ailenin yıllarca daha sağlıklı bir biçimde devam etmesini sağlayan bir gerçektir.

Şehir hayatına yeni gelmiş ailelerin çocuk yetiştirme süreçleri ise başlı başına bir zorluktur. Çocukluğunuzun geçmediği, sokaklarında oynamadığınız bir şehirde hayata tutunmaya çalışmak kolay değildir. Geldiğiniz yer sizi sıkı sıkıya koruyan bir yerken, şimdi kimsenin sizi tanımadığı bir yerdesiniz. Üzerinizdeki çevre kontrolünün kalkması başlangıçta özgürlük gibi görünse de, şehir hayatının bu kontrolsüzlüğü ailenin yanlış yapma ihtimalini artırmaktadır. Geçim problemleri ve ailedeki herkesin çalışmak zorunda olması, evi sadece "otel" niyetine kullanılan bir mekâna dönüştürmektedir.

Peki, bu çocukların eğitimi ne olacak? Anne ve babanın sürekli işte olduğu bir düzende çocuğu okula kim götürecek, derslerini kim takip edecek? Çocuk gerçekten okula gidiyor mu yoksa sokaklarda yalnız mı kalıyor? Hafta sonunda sadece bir gün gördüğünüz çocuğa ne verebilirsiniz? Maalesef hiçbir şey. Öğrenciler ortaokul ve liseye geçtiklerinde devamsızlıklar artacak, çocuk kendine kontrolsüz yeni arkadaşlar bulacaktır. Şehir hayatı, yeni yetişen nesilleri birer birer yutacak ve bu nesiller kaybolacaktır.

Toplum inşası; okumuşlar, elitler ve yeterli aile kültürü alamayan bireylerin karmasıyla oluşuyor. Sokakta karşılaştığınız insanın kim olduğunu bilmediğiniz, can güvenliğinin sorgulandığı bir yapı bu. Ailenin çekirdek yapısının bozulması, geçim sıkıntıları ve kontrolsüz göçler, zamanla toplumun tamamını rahatsız eden bir hayat biçimine dönüşüyor. Bir de sosyal medya gerçeği var; herkesin birbirine benzeme isteği ve renkli hayatlara duyulan özlem, toplum yapısını daha da bozuyor.

Bu problemlere kısa vadede çözüm bulmak mümkün görünmemektedir. Düzelebilmek için şehre yeni gelenlerin yerleşik hale gelmesi, şehir kültürünü kavraması ve ekonomik problemlerin çözülmesi gerekecektir. Toplumu ileriye taşıyacak olan o "bir avuç" eğitimli insanın yetiştirdiği değerler, toplumun geneline yayılmadıkça şehir kültürünün iyileşmesinden söz etmek mümkün olmayacaktır. 

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Mezarlığın Kıyısında

Yorgun bir bedeni tarif edemezsiniz. Her an kötü bir haber alma korkusuyla yaşayan, tedirginliğin ince ipinde yürüyen, insanların alınganlıklarını idare etmekten kendi kalbini susturan bir bedenin yorgunluğunu kelimeler taşımaz. O da bunun farkına varmıştı artık; yorgundu ama tarif edemiyordu.

Mezarlığın Kıyısında

Toprağa dokundu. Ellediği, altında bir ölünün yattığı soğuk, buz gibi topraktı. Mezarlığın kenarına oturdu. Kendi bedeninin cansız hâlini düşündü. Bugün, yakın arkadaşına içindeki durumu açıklamak isterken aldığı şiddetli tepkinin şaşkınlığıyla ağlamıştı; ama gözyaşlarını bile akıtamamıştı. Ağlamak bile lüks gelmişti sanki. Anlamsızdı her şey. Yılların ahı içinde betonlaşmıştı kalbi. Hangi tarafa dönse bir çıkmaz tünel, hangi yöne baksa ışığın karanlığa yenildiği bir manzara. Ailesine bile yabancıydı artık. Hırpalanmış kalbi, en küçük yüke tahammülsüzdü. Mezarlığa yeni ekilmiş fideye baktı.

Kim bilir, belki kendisi de hiç yeşermeseydi kuruyan, dökülen yaprakları olmayacaktı. Bilemiyordu. Birden baharın esintisini hissetti. Ne güzeldi oysa… Ama o, hep sonbaharı yaşıyordu; hep yaprak döküyordu. Kendine sitem etti: Neden baharı yaşamıyordu? Ayağa kalktı. Ayakları ileri gitmiyordu. Her adımında görünmez bir el kolundan tutup geri çekiyor gibiydi. Etrafında insanlar konuşuyor, sohbet ediyor, kahkaha atıyordu. Onun kulakları tıkalıydı; yüzü ifadesizdi. Aralarından geçip gitti. Gideceği güzergahtan sapmıştı; bunun farkında mıydı, yoksa farkında olup da umursamıyor muydu, bilmiyordu.

Yıllardır sabahların akşamına, akşamların gecesine çeki düzen vermek için çabalıyordu. Sorun çıkmasın diye kendini törpülemekten körelmişti. “Şimdi bu mezarlıktaki ölüden ne farkım var?” diye fısıldadı. “Sadece nefes alıyorum.” Mecburi bir uzaklaşma isteği baskınlaşıyordu içinde. O görünmez el kolundan çekse de, vedasız, ansızın, sonunu bilmediği uçsuz bucaksız bir yöne gitmek istiyordu. Merak bile edilmek istemiyordu. Zaten kimse merak etmiyordu. Yerdeki kurumuş, savrulmuş yaprağı eline aldı. Mezar taşıyla vedalaşır gibi mırıldandı: “Elveda güzel kadın… Elveda küskün yüreğim… Elveda bilinmezlerim…” Ve yürüdü.

Gülcan Şık / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Kayısı Ağacı: Toprağın Sözü

Ayşe yaz tatillerini, anneannesinin içinde kayısı ağaçları olan bahçeli, mütevazi, iki katlı evinde geçiriyordu. Ayşe için bu ağaçlar sadece meyve demek değildi; onlar birer oyun arkadaşı, güneşten kaçtığı dev şemsiyelerdi. Ancak o yaz bahçeye girdiğinde, her zamanki o nemli toprak ve meyve kokusunu bulamadı. Anneannesinin kapısını çaldıklarında, yaşlı kadının yüzünde her zamankinden farklı bir hüzün vardı. Ayşe hemen bahçeye koştu, fakat duraksadı. Bahçenin en yaşlı kayısı ağacı, o çocukluğunun "Dev Dostu", artık o canlı yeşil elbiselerini giymemişti.

Kayısı Ağacı: Toprağın Sözü

Dallar, esnekliğini kaybetmiş, grileşmiş ve kupkuru kalmıştı. Yaprakları ise  avuç içinde ezildiğinde toz olan, cansız kahverengi pullara dönüşmüştü. Toprak adeta çatlamış ve sanki ağacın susuzluğunu haykırırcasına yarılmıştı.

"Anneanne, neden uyanmamış bu? Üzerinde neden hiç meyvesi yok?" diye sordu Ayşe, sesi titreyerek.

Anneannesi yanına gelip ağacın çatlamış gövdesine elini koydu. "Canı yoruldu kızım," dedi usulca. "Toprak küstü mü, su mu yetmedi, yoksa zamanı mı geldi bilmem... Ama bu yaz bize meyve değil, veda verecek."Ayşe o gün akşama kadar ağacın altında oturdu. Eskiden üzerine tırmandığı o sağlam dalların şimdi en ufak bir rüzgarda "çatırt" diye kırılacak kadar kırılgan olması kalbini sızlatıyordu.

 Anneannesi içeriden eski bir testere ve kireç kovasıyla çıktı.

"Bir ağaç kururken bile cömerttir Ayşe. Şimdi bu dalları keseceğiz ki, belki kökünde hala bir can varsa oraya nefes gitsin. Kestiğimiz odunlar kışın sobamızda bizi ısıtacak."

Ayşe, kuruyan bir şeyin nasıl hala faydalı olabileceğini o gün anladı. Dalları toplarken ağacın sertleşmiş reçinelerini buldu; kehribar gibi parlayan o küçük "ağaç gözyaşlarını". Onları bir kutuya topladı. Onlar, ağacın Ayşe’ye bıraktığı son takılardı.

Ayşe, avucundaki sertleşmiş reçinelere bakarken, veda etmenin sadece eksilmek olmadığını ilk kez hissetti. Ağaç, canı çekilirken bile ardında bir ışık, bir nişan bırakmıştı. O parıltılı "gözyaşlarını" kutusuna yerleştirip kapağını usulca kapattı; sanki geçmişin hatırasını mühürler gibi. 

Tam o sırada arkasında bir gölge belirdi. Toprağın kokusunu üzerinde taşıyan, bilge bir el omzuna dokundu. Ayşe'nin gözleri yerdeki kurumuş kütükten, az ötede toprağa açılmış taze bir çukura kaydı. Orada, henüz cılız ama inatçı bir fidan, rüzgârda hafifçe titriyordu.

Bu geçişle birlikte, Ayşe’nin bulduğu reçineler birer "vasiyet" niteliği kazanıyor ve ardından gelen şu cümlelerle döngü tamamlanıyordu. 

Anneannesi, "Bak," dedi. "Eski ağaç yerini hazırlar. Toprağına veda ederken, içindeki özü toprağa bırakır ki yenisi yetişsin. Hadi, can suyunu sen ver."

Ayşe, kuruyan dev ağacın hemen birkaç metre uzağına o taze fidanı dikti. Gözyaşları toprağa karışırken, aslında gidenin sadece bir ağaç olmadığını, bir dönemin kapandığını ama tabiatın döngüsünün asla durmadığını fark etti.

Şimdi bütün sokağı meyvesiyle doyuran o dev ağaç, bir anıt gibi sessizdi. Ancak hemen yanında, boynu incecik olan o taze fidan, rüzgârın en hafif dokunuşunda bile titreyerek hayata tutunuyordu.Ayşe içini çekti; gözyaşları artık kederden değil, kabullenişin huzurundan akıyordu. Anladı ki: Toprak hiçbir şeyi unutmaz. Eski ağaç çürüyüp toprağa karışırken, aslında bu yeni fidana can verecek özü sunuyordu. 

Hüzün, umudun gübresidir. Kalbindeki o sızı olmasa, yeni bir hayatın başlangıcını bu kadar derinden hissedemez.

Zaman durmazdı. Bir mevsim biterken, bir diğeri kucağında binlerce tohumla bekliyordu.

Güneş ufukta, Ayşe ayağa kalktı ve üzerine yapışan toprakları silkeledi. Yeni fidanın en tepesindeki o küçücük, parlak yeşil yaprağa dokundu. Henüz bir serçenin ağırlığını bile taşıyamayacak kadar narindi ama içinde koca bir ormanın cesaretini barındırıyordu.

"Sıra sende," diye fısıldadı rüzgâra doğru. "Sen büyüyeceksin, senin gölgende başka çocuklar hayal kuracak."

Eski ağacın kurumuş dalları arasından süzülen son ışık hüzmesi, yeni fidanın yaprağındaki su damlasını bir elmas gibi parlattı. Ayşe eve doğru yürürken, arkasında bıraktığı sadece bir bahçe değil; ölümü yaşamla, geçmişi gelecekle barıştıran kutsal bir döngüydü.

Ayşe’nin zihninde zaman bir anda geriye, henüz o koca kayısı ağacının dallarının gökyüzünü bir şemsiye gibi kapladığı o sıcak Temmuz öğleden sonrasına döndü.

Henüz yedi yaşındaydı. Dizlerindeki kabuk bağlamış yaralar, mahalledeki oyunların nişanı gibiydi. O gün, bahçenin en yaşlı sakini olan kayısı ağacının altında, babasının onun için kurduğu derme çatma tahta salıncakta sallanıyordu.

Dedesinin büyük, nasırlı elleri ağacın gövdesine sevgiyle dokunmuştu. Ayşe’ye dönüp gülümseyerek şöyle demişti:

"Bak kızım, bu ağaç seninle beraber büyüyor. Sen boy attıkça, o da dallarını göğe uzatıyor. Sen ne zaman üzülsen, sırtını bu gövdeye yasla; o senin anlatamadıklarını dinler, kederini toprağa akıtır."

Ayşe, diktiği fidan incitmeden dokunurken ağaca bir söz vermişti: "Seni hiç bırakmayacağım." Gerçekten de öyle olmuştu.

Hatta hayata dair ilk büyük hayal kırıklığını yaşadığında, babasının dediği gibi sırtını o sert kabuğa yaslayıp saatlerce ağlamıştı.

Yıllar, bir nehrin sessizce akışı gibi bahçenin içinden geçip gitti. Ayşe’nin saçlarındaki siyah teller yerini gümüşi pırıltılara bırakırken, o incecik fidan da toprağın derinliklerine kök salmış, gövdesi bir yetişkinin kollarının kavrayamayacağı kadar güçlenmişti.

Artık bahçenin ortasında kuruyan o eski dev ağaçtan eser kalmamıştı; o, çoktan toprağa karışıp bu yeni can'ın damarlarında yürüyen bir öze dönüşmüştü.

O bahar, ağaç bembeyaz çiçeklerle donandığında Ayşe kalbinin farklı çarptığını hissetti. Ve nihayet, Temmuz güneşinin altında, en uçtaki dalda ilk meyve belirdi. Güneşi kucaklayan yanı kızıla çalan, kadife dokulu, kehribar rengi bir kayısı...

Ayşe, titreyen elleriyle dalı kendine doğru eğdi. Bu, sadece bir meyve değildi; bu, tutulan bir sözün, geçen bir ömrün ve asla bitmeyen o döngünün mührüydü.

Ayşe meyveyi kopardığında, hemen yanında küçük bir el belirdi. Torunu, tıpkı yıllar önceki Ayşe gibi dizleri toz içinde, meraklı gözlerle ona bakıyordu.

Ayşe, meyveyi ikiye bölüp çekirdeğini ayırdı ve o bal süzülen dilimi torununa uzattı. Torunu, Meyvenin tadına gözleri parladı. "Anneanne, bu hayatımda yediğim en tatlı şey!" dedi. Sanki toprakta bile o an, sanki yerin altındaki tüm kökler bu sevinçle hafifçe titredi.

Ayşe, torununun saçlarını okşarken ağaca fısıldadı: "Bak, anneannemin bana verdiğini ben de ona veriyorum. senin gölgen baki kalıyor."

Ayşe, avucunda kalan o sert çekirdeğe baktı. İçinde koca bir ağacın şifresini taşıyan o küçük mucizeye... Torununa dönüp gülümsedi:

"Hadi bakalım küçük hanım, şimdi bu çekirdeği bahçenin öbür ucuna gömeceğiz. Senin de bir sözün olsun bu toprağa."

Güneş batarken, bahçede iki gölge vardı: Biri yaşlı ve huzurlu, diğeri genç ve heyecanlı. Ama ikisinin de kalbi o taze yaprağın yeşilinde ve toprağın kadim sadakatinde birleşmişti. Hayat, bir kayısı tadında yeniden ve yeniden başlıyordu.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Bilgi Biriktirmek mi, Anlamak mı?

Kitap okumanın önemini, “Kitaplar en iyi dosttur, kitap okuyan kişi yalnız değildir, okumak ruhu besler, bir insanın dünyası okuduğu kitaplar kadardır.” gibi klişe laflarla pek çok kez duymuşuzdur. Bunları klişe diye pek önemsemesek de aslında bunlar yüzyılların birikiminin ürünüdür. Doğrulukları da kolaylıkla ortadan kaldırılamaz; bu yüzden onları anlamalı ve bir kenara atmamalıyız.

Bilgi Biriktirmek mi, Anlamak mı?

Tabii, kafamıza takılan bazı durumlar olur. Mesela hiç kitap okumayan birinin çok bilgili ve zeki olarak ön plana çıkması ya da çok okuyan birinin bu özelliklerle ön plana çıkmaması gibi. Ancak bu düşünce, kitap okuma meselesinin tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanır. Okumanın amacı insanı sadece bilgili ve zeki göstermek değildir. O hâlde şu soruyu sorabiliriz: Neden az kitap okuyan ya da hiç kitap okumayan bazı kişiler, okuyanlara nazaran bilgi ve zekâlarıyla ön plana çıkarlar?

Bu durumun arka planında, hayatın pratik alanında kurulan farklı bir bağ vardır. Böyle şahısların gözlem yeteneklerinin gelişmiş olması ve tecrübe odaklı yaşamaları, hayatı adeta kitap gibi okumalarını sağlar. Bu durum pratik zekâyı geliştirir; az bilgiyi sentezleyerek teorik bilgi kalabalığına boğulmadan, eldeki bilgiyi doğrudan hayatın pratik ihtiyaçlarına uyarlayıp hızlı çözümler üretebilirler. Sözlü kültürden beslenmeleri ve usta-çırak ilişkisi gibi yollarla bilgiyi kullanabilmeleri de bu kişilerin öne çıkmasının nedenlerindendir.

Ancak unutulmamalıdır ki kitap okumayanlar için tecrübe büyük bir öğretmen olsa da kısıtlıdır ve bazen şahıslara bedelleri ağır ödenen bilgiler vermektedir. İnsan ömrü her şeyi bizzat öğrenecek kadar uzun değildir ve kişiyi sadece kendi çevresiyle kısıtlar. İşte burada devreye kitaplar girer ve faydalarını tam olarak burada görürüz. Kitap okumak, zamanı ve mekânı aşarak kendi hayatımızda tanıma imkânımız bulunmayan dehaları bize tanıtır; adeta o dehalara bizi misafir eder. Çevremizde müşahede edemeyeceğimiz olayları ve başkalarının ömürlerini adadığı tecrübeleri bize “bedelsiz” sunarak zaman kazandırır.

Çok okuyan ama bununla ön plana çıkmayan kişilere baktığımızda ise kitapları sadece tüketen ve bilgiyi istifleyen fakat harekete geçmeyen bir tutum görürüz. Bu durum, bilginin obezitesine yol açar. Nasıl ki bir insan çok yemek yer de hiç hareket etmezse bedensel fazlalıklar oluşur, aynı şekilde bu kişiler de bilginin obezleridir. Oysa bilgi, ancak hayatın süzgecinden geçip bir davranışa ve üretime dönüştüğünde zihinsel bir yük olmaktan çıkar, bir kuvvete dönüşür. Düşünmeyen ve üretmeyen biri için kitaplar, kullanılmayan ve fazlalıktan ibaret raflardan farksız hâle gelir.

Ayrıca kitaplar odaklanmayı öğretir. Günümüz dünyası yüzeysel bilgilerle doludur. Kısa videolar ve kısa sohbetler sabrımızı ve derin düşünme yetimizi köreltir. Kısa içerikler ve sohbetler bir noktadır; bilgiye dokunur ve orada sonlandırır. Kitaplar ise çemberdir; o konuyla bizi baş başa bırakır, tartıştırır ve sonunda konuyu çevreler. Kitaplar hem sabrı hem de düşünme yetimizi geliştirir.

Kelime dağarcığımızı da geliştirerek düşünce dünyamızdaki kavramları çoğaltır ve karmaşık durumları analiz edebilmemizi sağlar.

Bu açıklamalar sayesinde kitap okumanın bir yarış hâli olmadığını daha iyi anlarız ve klişe lafların da aslında duyup geçtiğimiz sözlerden daha değerli olduğunu fark ederiz. Kitap okumanın değeri, yüzeysel bir alışkanlık olmasında değil; bilinçli, seçici ve düşünerek yapılmasındadır. Asıl mesele, hayatın sunduğu ham tecrübeyi kitapların sunduğu derinliklerle yoğurabilmektir. Bilinçli ve derinlikli okuma, bizi gerçekten okuyan ve şuurlu bireyler hâline getirir.

Elanur Demirel / Edebiyat Gazetesi / Nisan 2026 / Sayı 39

Yazarlık Bilgi Üretmenin ve Paylaşmanın Bir Yolu

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

İsmim Ali Can, 1998 İzmir doğumluyum. 2021 yılı İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Yaşamıma lise edebiyat öğretmeni olarak devam etmekteyim. Bunun dışında alanımla alakalı yazıp çizmekteyim. 

Yazar Ali Can Yeşilöz

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Yazma yolculuğum akademik merakımla başladı. Çalıştığım alanda bazı konuların yeterince derinlemesine ele alınmadığını fark ettim. Bu eksikliği gidermek ve literatüre katkı sağlamak amacıyla bu kitabı yazmaya yöneldim.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için bilgi üretmenin ve bunu sistemli bir şekilde paylaşmanın bir yolu. Aynı zamanda düşüncelerimi derinleştirdiğim ve sorguladığım bir süreç.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Okurları, klasik yaklaşımların ötesine geçen, farklı bakış açıları ve düşündürücü analizler bekliyor.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Daha çok akademik kitaplar okumaktan hoşlanırım. Bu yüzden Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi kitabı benim başucu kitaplarımdandır. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet var. KPSS, YKS ve LGS öğrencileri için bir konu anlatımlı dil bilgisi kitabı yazmaktayım. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu kitabı, sadece okunup geçilecek bir metin olarak değil, üzerinde düşünülecek ve tartışılacak bir çalışma olarak görüyorum. Okurların kendi yorumlarını katmaları benim için en değerli geri dönüş olacaktır.

Okumak İnsanda Vazgeçilemez Bir Meleke Haline Geldiğinde Faydalı Olan Tek Hastalıktır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?  

Merhabalar. Öncelikle bize aylık Edebiyat Gazetesinde böyle bir söyleşi fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Ben Bilal İnan. 1965 doğumluyum. beş çocuğum var. Van’da ikamet etmekteyim. Orta öğretimden sonra Arap dil ve grameri eğitimini aldıktan sonra Halkla İlişkiler bölümünü bitirdim.

Yazar Bilal İnan

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

10 yaşında Kur’an’ı yüzünden okumayı öğrendim. Bu durum 21 yaşına kadar sürdü. Askerlikten sonra muhterem ve merhum bir ilahiyatçı arkadaşım (M. Arif Bardak) vasıtasıyla bir Meal aldım ve anlayarak okumaya başladım. Zaten daha önce de okurken anlamını da merak ediyordum. Çocukken hayvanlarımız kaybolduğunda babam hayvanlarımızı kurt kapmasın diye (çaresizlikten) Kurt'un ağzını bağlamak için bana Şems süresini okuturdu. Kur’an Mealini aldığımda ilk Şems süresine bakmıştım. Rabbimiz orada yeminle Hz. Salih kıssasını anlatıyordu. İlk ciddi uyanış/sarsıntı orada oldu. Özellikle Kur’an’ı okurken ve 1991’de hacca gittikten sonra Arapçayı öğrenmenin ne kadar elzem olduğunu da müşahede ettim. Okudukça baktım ki gelenek ve yereldeki uygulamalar ile Rabbimizin emirleri çok da birbirini tutmuyordu. Bu beni biraz daha derinlemesine düşünmeye ve okumaya sevk ediyordu. 21 yaşımdan beri Kur’an, Hadis, Fıkıh okumaları yapıyorum. Bu tabii olarak zamanla yazmaya yöneltiyor. 1995'de bu okumalar beni “İçi Boşaltılan Din” adlı bir çalışmaya sevk etmişti. Tabii ki yayımlamadık öylece kaldı. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlık benim için bilmediklerimizi öğrenmek, bildiklerimizi öğretmek ve unuttuklarımızı birbirimize hatırlamaktır. Düşünmek, üretmek ve yazdıklarını taliplisinin istifadesine sunmak insanın dünya ve ahiretine faydalı olan bir salih ameli ifade ediyor. Tabiri caizse kendisine göre bulduğu hazineyi insanlara takdim etmektir ki bu hazine Kur’an’ın ta kendisidir. Mihenk taşı Kur’an olduktan sonra gerekli olan her alanda okumak ve yazmak, en önemlisi her alanda yaşantısını yazdıklarına şahit kılmak hammaddeyi mamüle dönüştürmektir. İnsanı beşerden ademe/adama yükselten dünyanın en soylu eylemidir. Şiir yazanlar ile diğer alanlarda yazanlar arasındaki fark şairlere dizelerle ilgili ilham geldiğinde yazar, diğerleri ise peşinden gittiğinde yazar.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Kitabımda başat olarak tasavvurlarımızı hassas mikyas/terazimiz olan Kur’an’a arz etmek bu sayede bize göre doğru olanları Kur’an’a tashih ettirmektir. Yani Kur’an’la kafa bulmak yerine Kur’andaki kafayı bulmaktır. Kur’an’ı anlamada rabbani yöntemler, Kavramlarımızın bilinçli yada bilinçsiz, nasıl da yerinden edilerek tersyüz edildiğini, Kur’an mesajını almakta ilk ve en doğru yöntem Kur’an’ın sahibinin görüşüne başvurmanın ne kadar mühim olduğunu görecekler. Tabii ki bağcıyı dövmekten ziyade, üzüm yeme babındaki eleştiriler kitabın daha müstefid olmasına vesile olacaktır. Zaten Yüce Rabbimiz örneğimiz olan Hz. Muhammed’e dolayısıyla bize kolektif aklı, istişareyi emreder. Unutulmamalıdır ki vahyin muhatabı akıldır.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Başucu kitaplar ve yazarlar tıpkı hava, su, gıda ve ilaçlar gibidir. Nefes mesabesinde olan kitap kuşkusuz Kur’an'dır. Örnek ise Kur’an’ın öğretmeni Hz. Muhammed’dir. Bu olmazsa olmazdır. Su mesabesinde olanlar da biraz daha derinlemesine/ihtisas için yapılan çalışmalardır. Gıda gibi olanlar ise mesajı farklı yönleriyle anlamaya yardımcı olurlar. İlaç gibi olan kitaplar gerekli olduğunda okunan kitaplar ve yazarlardır. Bu hem yerelde hem de dünya klasikleri olarak tanınan tefsir, kelam, rivayet/hadis, Fıkıh, felsefe kitaplarıdır. Fakat bütün bunları okumadan önce hassas terazimiz olan Kur’an’ı tefekkür, tedebbür, taakkul ederek okumamız şarttır. Bilindiği gibi Kur’an’ın bir ismi de mizan/terazidir. Terazisi/metresi olmayan Müslümanın müflis tüccardan farkı yoktur. Yani doğru yerden çıkmak için doğru yerden başlamak zorunludur. Tıpkı namazdan önce abdestin zorunlu olduğu gibi… Birincisi, M. Hüseyin Zehebininde dediği bütün rivayet/hadis kitapları yeniden kritize edilerek özellikle Kur’an’a tashih ettirilip ümmetin istifadesine sunulması lazım o da mümkün değil. Sonra yerelde ve dünyadaki kadim ve çağdaşımız olan alimlerin ve batı klasiklerinden okunabilir fakat okunmasa da olur kitaplarla zaman kaybetmemek lazım. Seçici olmak çok önemlidir. Akademik bir çalışma içinde olmayanlar Batılıları Batılı Müslüman yazarlardan okuması daha faydalıdır. Okuma yaparken analitik ve mukayese yaprak okumalı, mümkünse okuduklarımızın eleştirisini de okumalıyız, eleştirisi okunmamış bir kitap tam bir okuma sayılmaz. Unutulmaması gereken hiç kimse yüzde yüz doğru ve hiç kimse yüzde yüz yanlış değildir. Eserin eleştirisi yoksa okuyucu kendisi eleştirel bir gözle okumalıdır. Ama hiç kimse olmadan, bal arısı gibi her faydalı çiçekten öz alır ama kendisi gibi kalmak şartıyla. Misal; Aliya İzzetbegoviç. (Doğu Batı Arasında İslam) Edward Said, (Oryantalizm), Batılı olmayanlardan; Ali Şeriati, (bütün kitapları), Abid Cabiri, (Felsefe Mirasımız), Taha Abdurrahman (Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında), İzzet Derveze. (Tefsiri. Kur’an’a göre Hz. Muhammed’in Hayatı), Wadah Khanfar. (Siyer/İlk Bahar). Yerelde M. Akif Ersoy, Fuat Sezgin (Buhari tetkikleri vd.), İbrahim Sarmış (Bütün kitapları), Ali Bulaç (Din Felsefe Akıl), Hayri Kırbaşoğlu, Bünyamin Erol  vd.  

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet, Vahiyden Rivayete Savrulma, bir de Ulema ve Umera Arasında Din adlı bitmiş iki kitabım var. Bu iki konu iç içe geçmiş komplike meselelerdendir. Kelam ve yazılı müktesebattan farklı, biraz da sıra dışı, önyargılardan ve tabulardan uzak bir perspektiften meseleye Kur’an penceresinden bakma gerekliliğini öncelemektedir. Takdir edersiniz ki bu da hem çok zor hem de çok sıkıntılı bir meseledir. Fakat objektif ve sağlam referanslarla bu konuları ele almak daha faydalı olacaktır. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı? 

Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğim şu olsun; okumak insanda vazgeçilemez bir meleke haline geldiğinde faydalı olan tek hastalıktır. Rabbimiz bizlere oku emrini verirken yaratılmış kainat kitabını oku, okumaya insanı yani kendi yaratılışını, kendin için yaratılanları, en önemlisi yaratıcını oku/tanı buyurmaktadır. Okuma emrinin akabinde hemen yazmanın önemine dikkat çekerek “O bilmediklerinizi kalemle (kaydetmeyi yazmayı) öğretendir” (Alak:4,5) hatırlatması yapılmaktadır. Evet bu dünyada yaratılan/kevni ve yaratılmayan/kavli ayetleri oku ki öte dünyada boynuna asılı duran kitabını okuyup kendini yargılamak zorunda kalmayasın. (İsra:13,14)

Şiir Kalbimizin Aldığı En Saf Nefestir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1989 Ağrı'da doğdum, eğitim hayatını Ağrı ve Kayseri illerinde tamamladım. Erciyes Üniversitesi lisans mezuniyetinin ardından, şu an Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’nde lisansüstü eğitimine devam etmekteyim. 2012-2019 yılları arasında öğretmenlik mesleğini icra ettim, halihazırda kamu görevini sürdürmekteyim. Edebiyata olan tutkumu dijital mecralara da taşıyarak farklı platformlar da blog yazarlığı yapmaktayım, dijital ve basılı dergilerde yazılarım sıklıkla yayımlanmaktadır. Gölge, On İki Sırrın Muhafızı ve Liman isimli üç kitabım bulunmaktadır.

Yazar Erdal Burak

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı? 

Şiir, bir şeyi doğrudan anlatmak yerine sezdirmeyi amaçlar. Ve okurun zihninde bir resim çizebilmektir. En başta tabi ki duygu ve duyguyu aktarma şeklini kağıda dökmektir. İç sesin samimiyetle aktarılması şiirin dokunurluğunu artırır. Şiir sadece kâğıt üzerinde bir yazı değil, aynı zamanda işitsel bir deneyimdir. İlla hece ölçüsü veya aruz olması gerekmez; serbest şiirde de dizelerin birbirini takip eden vuruşları, nefes durakları ve kelimelerin tınısı şiirin ritmini oluşturur.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik, dünyayı herkes gibi aynı pencereden görüp herkesten farklı bir dille tercüme etme sanatıdır bana göre. Benim için şair olmak, varlığın sessizliğini kelimelerle bozmak ve o görünmez duygulara birer isim vermektir. O isim ise şiirdir. Bir şair, sadece mısra kuran kişi değil, aynı zamanda hayatın ritmini yakalayan ve o ritmi kendi süzgecinden geçirerek başkalarına ulaştıran bir köprüdür. Tabi ki yazma eylemi sadece şiirle sınırlı kalmayan, çok yönlü bir yolculuktur.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazma yolculuğum, henüz dünya bu kadar gürültülü değilken, ortaokul yıllarında o yaşlarda bir defterin sayfalarına dökülen ilk kelimeler, zamanla sadece bir uğraş olmaktan çıkıp kendimi ve hayatı anlamlandırma biçimime dönüştü. Bu uzun soluklu yolculukta bana güç veren pek çok durak ve el oldu: Her şeyden önce, en büyük destekçim her zaman ailem oldu. Onların sağladığı huzur ve inanç, yazma cesaretimi besleyen temel kaynaktı. Tabii ki kalemimin ilk şahidi olan dostlarımın samimi eleştirileri ve teşvikleri de bu yolda yorulmadan yürümemi sağladı. Yazılarımın sadece kişisel defterlerde hapsolmaması, farklı platformlarda kendine yer bulması en büyük motivasyonlarımdan biriydi. Şahsi bloğumdan basılı ve dijital dergilere kadar, metinlerime kucak açan her mecra; okurla aramda bir köprü kurarak gelişimime katkı sundu. Hepsine buradan teşekkürlerimi sunuyorum. 

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Kitabın ruhunu oluşturan temel taşları şöyle özetleyebilirim: Şiirlerin merkezinde, kalbin en uç durakları olan aşk teması yer alıyor. Ancak bu sadece romantik bir anlatı değil; kavuşmanın sevinci, hasretin yakıcılığı, vuslatın o dindirilemez arzusu ve ayrılığın burukluğu mısralar arasında yer buluyor.  Kitap sadece bireysel duygularla sınırlı kalmıyor; kalbin sesine, içinde yaşadığımız dünyaya dair toplumsal duyarlılıklar da eşlik ediyor. Bazı şiirlerde insanın çevresine, topluma ve zamana karşı beslediği sorumluluk duygusu, lirik bir dille anlatmaya çalıştım. 

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Okuma tutkumun temelinde, tür ve isim ayırt etmeksizin kelimelerin büyüsüne kapılmak yatıyor. Özellikle şiirle dertlenen, kelimelere ruh üfleyen bütün şairleri büyük bir merakla takip ederim. Gençlik yıllarımdan beri elimden şiir kitapları hiç düşmedi. O dönemlerde kelimelerin gücünü keşfetmek için ne bulursam okurdum, hâlen de bu iştahla okumaya devam ediyorum. İsim ayırt etmeksizin; Yunus Emre’nin sadeliğinden Nazım Hikmet’in toplumcu coşkusuna, Necip Fazıl’ın mistik derinliğinden Edip Cansever’in imgelerle örülü dünyasına kadar her duraktan bir şeyler heybeme kattım. Benim için her şair, farklı bir iklimin kapısıdır diye düşünüyorum. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz? 

Şu an yazın hayatımın en heyecan verici ve yoğun dönemlerinden birini yaşıyorum. Bugüne kadar yazdığım üç kitabımın ardından, şimdi dördüncü eserimi yazma sürecindeyim. Şu an yazım sürecinin tam ortasındayım, yani hikâyenin kalbindeyim diyebilirim. Bu yeni çalışmamda, okurlarımı geçmişin tozlu sayfalarıyla günümüzün gerçekliği arasında mekik dokuyan bir kurgu bekliyor. Hem tarihin derinliklerini ilmek ilmek işleyen hem de o köklü geçmişin günümüzdeki izlerini ve bağlarını açığa çıkaran bir roman üzerinde çalışıyorum. Tarih ile bugünü aynı potada erittiğim bu yeni yolculuğun, kelimelerle kurduğum o köprüyü daha da güçlendireceğine inanıyorum. Umuyorum ki bu dördüncü kitabım da ruhuyla, hikâyesiyle ve taşıdığı sırlar ile en kısa zamanda okuyucularıyla buluşacak ve onların gönül kütüphanesinde kendine güzel bir yer edinecek.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son söz olarak şunu söylemek isterim; şiir, sadece kâğıt üzerine düşülmüş mısralar değil, hayatın karmaşası içinde kalbimizin aldığı en saf nefestir. Yazdığım bu şiir kitabıyla, aslında her birimizin içinde saklı duran o dilsiz duygulara, hasretlere ve umutlara birer ses vermeye çalıştım. Şiir, gerçeğin en çıplak ve en duygulu halidir; bizi birbirimize bağlayan o gizli köprüdür. Hayatın hızına inat, bir şiirin dizesinde durup nefes almayı, kelimelerin o iyileştirici gücüne inanmayı hiç bırakmayın. Okuduğunuz her mısrada kendi ruhunuzdan bir parça bulmanız dileğiyle...

Harfler Çoğaldıkça Kıymetlenir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Emrah Gündüz, 14 Şubat 1987 tarihinde doğmuştur. Aslen Malatyalı olan Gündüz, Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmen olarak görev yapmakta olup Ankara’nın Kalecik ilçesinde çalışmaktadır. Beden Eğitimi Öğretmeni olan yazar, bu alanda yüksek lisansını tamamlamıştır. Evli ve iki kız çocuğu babasıdır. Yazılarında, hayatın süslenmiş yüzünü değil, geride bırakılan izleri anlatır. Yarım kalan her şeyin hayal dahi olsa ağırlığının olduğuna inanır. Ona göre bazı hikâyeler bitmez; sadece susar. 

Yazar Emrah Gündüz

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiir plansız, zaman ve mekân gözetmeyen yazmak istediğinizde kalem dahi oynatamadığınız, ancak kendisinin istediği zamanda ve istediği yerde sizlere buluşma şansı veren sözcüklerin bir araya gelerek size kendini yazdıran unsurların tümüdür. Şiirde olmazsa olmaz dediğim mesele sanırım bir derdiniz olmalı ve onunla dertlenmelisiniz, sancılı ve ağrılı olduğu kadar doğal ve samimi gelmeli, okuyucu kendinden bir şeyler bulmalı, her şeyden daha önemlisi gerçekten size ait olmalı, şiiri okuyanlar tamam bu falanca şairimizin anladım bunu demeli. Parmak izi gibi şiirleriniz olmalı kısaca. 

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik bir sabaha mavi gökyüzü olmadan ve güneş doğmadan uyanıldığında, güneşi ve mavi gökyüzünü çizebilmek ve bunu yaşamak demektir. Şairlik kendini ifade etmenin en sert halinde bile naif kalabilmektir. Şairlik derin ve gizli kalabilmektir bir nevi eşyaya dahi dokunmadan hissetmektir. Öykü ve deneme yazmıyorum ama Nokta şiir kitabımın devamını bir roman, şiir kitabım ile örüntülü olacak şekilde okuyucularımız ile tekrardan bir araya gelmek istiyorum.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Yazma yolculuğum bir gece saat 03.00'te müthiş bir enerji ile kalkarak hiç aklımda olmayacak şekilde dizeler ile buluşmam ile başladı 05.00'te ilk şiirimin ki kitabımın ilk şiiri olacak olan beni şu köşede kırdılar ile başladı. Bu yolculukta en büyük destekçim ve yol arkadaşım, bazen sırdaşım, bazen acım, bazen muhtaçlığım olan hayali karakterim oldu. Kim olduğunu ve nerede olduğunu bilmediğim karakter yolculuğumda bana eşlik etti.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Bu şiir kitabını diğer şiir kitaplarından ayıran en büyük özellik hayali bir karakterin izini sürmek oldu, bu karakter bazen uykudan uyandırdı, bazen iş yerimde, bazen yürürken ben geldim dedi. Şiirde herkes kendinden bir şeyler bulacak, belki de bu şair ne yaşıyor denilecek ama her cümlesine anlam yüklendiği samimi bir şiir sizleri bekliyor.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Okuduğum romanlar, tezler, makaleler bilimsel yayınlar olmuştur. Herhangi bir yazardan veya şairden etkilendiğimi söylemek doğu olmaz. Özellikle kişisel gelişim kitapları ile bir müddet ilgilendim ama dediğim gibi haddimi bilmek ile beraber başucu yazarda, şairde, kitapta bana ait olandır.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Evet var. Nokta şiir kitabımın devamında beni yolculuğumda yalnız bırakmayan hayali karakteri bulup, beraber bir yolculuk daha yapmayı teklif edeceğim, bu sefer o söyleyecek ben yazacağım ve okuyucularımıza harika bir roman kitabı sunacağız.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Mutlaka her yazar ve şair kıymetli eserler ile karşınıza geliyor ve gelecek. Emeğin olduğu her eylem kıymetli ve değerlidir ama ile başlamak ne kadar doğru sizlerin takdirlerine bırakıyorum. AMA gerçekten şiir kitabı olarak gözüken, kendi içinde şifreleri olan okuyucularda ciddi etkiler bırakacağına emin olduğum bir eserle karşı karşıya kalacaksınız. Keyif almaya bakınız, şairleri yalnız bırakmayınız, harfler çoğaldıkça kıymetlenir. Her zaman cebiniz de birkaç fon müziği olsun, burnunuz şiir kokularıyla dolsun. Allahaısmaladık …

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447