Dante Başını Kaldırırsa Halimize Ne Der? - Nostalji (1932)

Önümde duran kitaplara hasretle bakıyorum: Aristo, Virgilius, Horatius, Sokrat, Yunan terbiyecileri, Grek ve roman mitolojisi... Acaba Kemalist Türkiye'de yaşayan okur yazar bir adam mıyım, yoksa on beşinci asırda tahsil gören bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz genci miyim? Milliyette: Latince ve Yunanca okumalıyız diyen Nurullah Ataç, Cumhuriyette saf Türkçe konuşmalıyız diyen Peyami Safayı okuyorum da: Acaba rönesans devrini mi yaşıyoruz? Diye şüpheye düşüyorum. Sonra etrafımda yükselen kibir binalara bakıyorum: Ya onlar deli oluyorlar, yahut ben çıldırmışım! Diyorum.

Selami İzzet Yazdı: Dante Başını Kaldırırsa Halimize Ne Der? - Nostalji (1932)

Filvaki her devirde, her memlekette, büyük harpler, esaslı inkılaplar fikir ve edebiyat hayatına bir durgunluk vermiştir. Her milletin edebiyatı da bir fetret devresi vardır. Fakat hiçbir edebiyat tarihi bizde olduğu kadar keşmekeş, fikirlerde istikrarsızlık kaydetmiyor. Türkçe Kemalizmle, İtalya Faşizmle, Rusya Komünizmle ideali belledikleri kültürleşirken, çocuklarımıza Eflatunun felsefesini okutmaya çalışıyoruz. Nazım Hikmet şiirin çerçevesini bir yumrukta kırarken, maarif vekâleti hesabına, Devlet Matbaasında Dante'nin Divina Komedya'sını bastırıyoruz.

Bu zahmet niçin? Bu kütüfete neden katlanıyoruz? Latince bir kitabın açık sayfaları üstünde can veren Petrarka başını kaldırıp Virgilius'un tercümesini görse; Hollandalı Grotius dirilse ve Horatius'un Türkçeye nakledildiğini görse; Yirminci asrın insanlarını hâlâ koyduğumuz yerde otluyorlar, yeni hiçbir şey yapmamışlar, hâlâ bizim zamanımızdaki karanlık fikir kıtlığı devam edip duruyor! derler.

Ya yazarlarımız?.. Bu vadide ortaya atılan fikirler?.. Bundan altı asır evvel: Latince ve Yunanca tedris edilmelidir diyen Groo'nun müsteşrik bir ilmiydi gibi Nurullah Ataç'ın söylediği! Latince ve Yunanca tedris edelim!.. Bizi asır altı asır evveline atan bu ses, maalesef lâyık olduğu mukabeleyi görmedi. Çok edilen bir gazetede ve bir muallim divanından çıkan bu fikre hiç bir saniye hüviyetler kalem cevap vermedi. Kim verecekti? Ruşen Eşref, Yakup Kadri, Ahmet Haşim Beyler Latin ve Yunan şairlerinin eserlerini tercüme ettiler. Maarifin salâhiyetdar bir ruhu da olan Mehmet Emin Bey Sokrat diye eser yazdı. Nihayet son günlerde iki meşhure ses duyuldu. Vakitte Sadri Ertem Beyin. Milliyette Burhan Cahit Beyin... Fakat bu iki sesin itirazları kalın bir düşüncenin, kavi bir kanaatin mahsulü müdür? Hiç zannetmiyoruz. Rönesans devrini yetiştirdiği ve bugüne kadar "Büyük..." diye yâdedilen insanların perestiş eden Shakespeare, Goethe, Abdülhak Hâmid Beylerin dehasını kabul etmeselerce sefalı diyenlerin, birden bire rönesans ve Yunan-Latin kültürü aleyhine ateş püskürmeleri, salim ve esaslı bir kanaat mahsulü olabilir mi?

Bilhassa Sadri Ertem Beyin ve hattâkî yazısında, Latin ve Yunan kültürü aleyhtarlığından ziyade, Fransızcayı iyi bilen, Latin-Yunan kültürü ile beslenmiş olan Nurullah...

Atanın bilgisine yaklaşan bir tanrısı var. Burhan Cahit Bey, bilmem eski kültürün daha alfabesini bilmiyor. İtalyan şairleri Dante ve Petrarka isimleriyle beraber Lâtin şairi ismini sayıyor. Virgilius'u İtalyan zannediyor, ya Dante ile Petrarka'yı, Lâtin...

Daha dün Goethe'ye ithaf yapmıştık. Sadri Ertem bu Alman şairi için methiyeler yazadı. Daha bu ayın, bir-yan Cahit Bey Abdülhak Hâmit Nebi'nin elinden "Üstad" sırasını Yakubu almaya cesaret edemiyor. Daha hâlâ Tanzimat edebiyatını tebel ediyor. Rönesansın ne günahı var? On dördüncü, on beşinci, on altıncı asırın büyüklükleri hep Rönesansın yetiştirdiği Lâtin-Yunan kültürü ile beslenmiş edipler, mamuriler, şairlerdir. Tanzimatçılar bu kültürün esiri idiler... Bunların hâlâ büyüklüğüne kananların, birdenbire köpürmeleri, coşmaları, edebiyatta keşmekeş, fikirsizlik, boşluğun en canlı delillerinden biri değil midir?

Fikir sahasında olsa olsa tercümelere ihtiyaçımız olur. Fakat rönesans devrinin tercümelerine değil, milletlerin rönesansın tedrisinden kurtarmış olan eserlerin tercümesine az çok muhtaç addedilebiliriz. Değil Yunan ve Lâtin uleması, rüesası; bu ilim ve irfanlar müreffeh olanların bile fikirleri bize artık fayda temin edemez. Rönesans'a hücum ederken de, yalnız Lâtin ve Yunan ediplerine, mütefekkirlerine hücum etmeliyiz. Horatius'un yanında Goethe, Virgilius'un yanında Shakespeare cüce kalır. Bunları bir tarafa bırakalım ve millî edebiyata sarılalım. Lâtin ve Yunan kültürüne yarım bir edebiyat yaparken, yaratıcı bir millî edebiyatın temellerini atmaya başlamalıyız. Yoksa ömrümüz köhne oynaklarla geçer. Gözlerimiz bağlı, birbirimizi yakalamaya uğraşmakla vakit geçiririz.

Selami İzzet / Edebiyat Gazetesi / Sahip ve Umumî Neşriyat Müdürü Orhan Seyfi / 23 Haziran 1932

Kuşlar Getiriyor Bana Hislerini

Kuşlar Getiriyor Bana Hislerini

Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

Getiriyorlar mı sahiden?

Göğsüme takılan kırlangıç çığlığının

adının sen olduğunu.


Kanatlarında kırık bir telaş,

dilime dolanmış bir susmakla

kulaklarına eğildiler mi?

Söylediler mi, içimde bir şeyin

durmadan sana doğru uçtuğunu?


Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

O zaman biliyorsun

adının yadımda hiç eskimediğini,

kalbimde, taa şuramda

yerinden kımıldamadığını.

Biliyorsun

ayrılığın ölümden elli dirhem fazla geldiğini.


Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

Fısıldıyorlar mı kulaklarına,

yer yerinden oynasa da

göğüs kafesimden bir milim kaymadığını;

yahut ne kadar sahici bir sevdayla

tutulduğumu o ok gibi kirpiklerine?


Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

Söylemedin mi onlara?

Bana da uğrasalardı keşke.

Bir sesini bıraksalardı eşiğe,

ya da ardından bir yel esseydi,

getirseydi kokunu yüreğime.


Kuşlar getiriyor bana hislerini demiştin.

Kırk kere tembihlemiştim oysa kuşlara:

sinesini yuva diye bildiğim,

sinesine yuva diyebildiğim

sevdiğimi getirin bana diye.

  

Naciye Akşit / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Balçık ve Ateş

Karanlık, yavaş yavaş değil; tek bir saniyede, sanki gökyüzüne devasa bir mürekkep şişesi devrilmiş gibi çöktü. Yıl 2026'ydı. İnsanlık, elektrik dalgalanmalarından, siber saldırılardan ya da yeni bir salgından şüphelenirken, sokak lambalarının titreyerek sönmesiyle gerçek dalga başladı. Bu ne savaş füzeleriydi ne de bir doğa felaketiydi. İnsanlığın binlerce yıldır "masal" diyerek raflara kaldırdığı, dumansız ateşten yaratılanlar, sınırları eriyen boyutların arasından sızmıştı. Cinler dünyayı istila etmemişti; onlar zaten buradaydı, sadece görünür olmayı seçmişlerdi. Kerem'in nişanlısı Azra, odanın bir köşesine gözlerini dikmiş, histerik bir şekilde var gücüyle bağırıyordu. "Babamı bırakıınn, babamı bırakınnnn! Beni alın!"  

Balçık ve Ateş

Yüzü gözü bağırmaktan kıpkırmızı olmuş, gözyaşları gözündeki rimeli akıtmış, düğmeleri kopan gömleğinden neredeyse göğsü görünecekti. Yanında bulunan Dilek Hoca'nın hiçbir direktifi cinleri durdurmaya yetmiyordu. "Babama vuruyorlar. Ellerindeki bıçakla babamı kesecekler. Duruuunn, kesmeyin!" diye bağırarak kendisini tutan üç kişiyi birden silkeleyip ayağa fırladı. Duvara vurmasının şiddetiyle yarılan kafasından kan fışkırmaya başladı. Dilek Hoca ezberinden Felak ve Nas surelerini sesli okuyor, diğer taraftan Azra'nın annesi elindeki buhurdanlıkla bütün odaları geziyordu. Kerem, biten buhurların yenisini almak için dışarı çıkmıştı. Nihayetinde odada bulunanların hepsi dumandan zehirlenmiş gibi bayılıp hareketsiz kaldılar. Onların savaşı birkaç saat sürmüştü.

Asıl büyük savaş ise sadece birkaç gün sürdü. İnsanlığın son teknoloji silahları, tankları ve uyduları; fiziksel bir bedeni olmayan, rüzgâr gibi esip ateş gibi yakan bir güce karşı tamamen işlevsizdi. Şehirler yıkılmadı ama sessizliğe gömüldü. Yeni düzen hızla kuruldu: "Büyük Perde" yırtılmış, efendiler ve köleler yer değiştirmişti. İstanbul'un eski, dar sokaklarında yürüyen Kerem ise gözlerini yerden ayırmıyordu. Yeni kuralların ilki buydu: Asla gölgelere uzun süre bakma. Çünkü artık gölgeler sadece ışığın yokluğu değil; yaşayan, fısıldayan ve izleyen varlıklardı.

Şehrin üzerinde, eski gökdelenlerin tepelerinde artık devasa, gri, duman rengi saraylar yükseliyordu. Bu saraylar fiziki maddeden değil, sürekli dalgalanan kara bir enerjiden yapılmıştı. Cinlerin en kudretli kabilelerinden olan İfritlerin lideri, insanlığın yeni hükümdarı ilan edilmişti. Dünya artık insanların anladığı mantık kurallarıyla işlemiyordu. Zaman ve mekân bükülmüştü. İlk olarak gece ve gündüz karıştı. Güneş artık tam olarak doğmuyor, gökyüzünde sürekli bir alacakaranlık, bakır rengi bir kızıllık hâkim oluyordu. Teknoloji tamamen çökmüştü çünkü cinlerin varlığı elektromanyetik alanları altüst ediyordu. İnsanlar iletişim kurmak için fısıldaşmak zorundaydı çünkü yüksek ses, havada asılı kalan casus İfritleri cezbediyordu.

Dünyada demir üretimi ve kullanımı tamamen yasaklanmıştı. Cinlerin doğasına zarar veren bu metal, insanlardan toplatılmış ve derin denizlere gömülmüştü. Artık her şey ahşap, taş ve topraktandı. "Biz buradayken siz balçıktınız," diye yankılanırdı şehir meydanlarında, rüzgârın taşıdığı o davudi, insanı çıldırtacak kadar güçlü sesler. "Mülk, ilk sahibine döndü."

Kerem, yer altında kalmış eski bir sarnıçta, insanlığın son bulmadan önceki yaşamdan kalan biriyle buluştu. Karşısında oturan yaşlı bir adam, masanın üzerine kumaşa sarılı bir nesne bıraktı. Kumaşı açtığında içinden parıl parıl parlayan, saf gümüşten yapılmış eski bir ayna çıktı. "Onları yok edemeyiz," dedi yaşlı adam, sesi titreyerek. "Onlar enerjidir. Ama onları hapsedebiliriz. Öncelikle Felak ve Nas surelerini hiç dilinden bırakma! Sonra cinler, kendi gerçek suretlerini bir insan yapımı aynada gördüklerinde, kendi enerjilerinin döngüsüne sıkışırlar. Bu ayna, İfrit liderinin sarayına ulaşmalı."

Kerem aynayı aldı. Görev imkânsıza yakındı. Saray, eski Çamlıca Tepesi'nin üzerinde, bulutların arasında dalgalanan o karanlık kuleden başka bir şey değildi. Kerem, yanındaki birkaç direnişçiyle birlikte onların hayatını öğrenmişti. Yanındakilerle beraber tepeye doğru tırmanırken hava aniden buz kesti. Etraflarında, insan suretine bürünmüş ama gözleri dikey yarıklar şeklinde parlayan muhafızlar belirdi. Ayakları yere basmıyor, toprağın birkaç santimetre üzerinde süzülüyorlardı. İslam âlimlerinin eserlerinde cinler, yaşadıkları ortama veya eylemlerine göre üç ana gruba ayrılıyordu: Havada uçan kanatlı cinler, yılan, köpek ve çeşitli hayvan suretlerine girebilen cinler, ikamet eden veya seyahat eden göçebe cinler.

"Bir ölümlü," diye güldü içlerinden biri. Sesi, binlerce cam kırığının birbirine sürtünmesi gibiydi. "Zihnindeki korku ne kadar da lezzetli."

Kerem zihnini boşaltmaya çalıştı. Çünkü biliyordu ki cinler, insanların düşüncelerini ve korkularını bir koku gibi alabiliyordu. Korkuyu reddetti. Aynayı sıkıca kavradı ve ileri fırladı. Tam o sırada, kabilenin lideri olan devasa kara gölge, gökyüzünden bir çığlık gibi indi. Etrafı sarmalayan duman, Kerem'in nefesini kesiyordu. Kerem yere düştü, ciğerleri yanıyordu. Dev varlık, Kerem'in üzerine eğildi; yüzü olmayan o karanlığın içinde sadece iki kor ateş parıldıyordu.

"Küçük çamur parçası," dedi varlık. "Neyine güvendin?"

Kerem, son bir gayretle göğsüne sakladığı gümüş aynayı çıkarıp tam varlığın o kor ateşten gözlerine doğru tuttu. Aniden bir sessizlik oldu. Sarayın üzerindeki rüzgâr durdu. Gölge lider, aynadaki yansımasına kilitlenmişti. Aynanın yüzeyinde, dumanın içindeki karmaşık antik semboller ve varlığın gerçek, korkunç sureti belirdi. Dev yaratık acıyla haykırdı; kendi enerjisi aynanın gümüş yüzeyinden sekip onu içeriye doğru çekmeye başladı. Kara dumanlar, girdap gibi aynanın merkezine akıyordu.

Karanlık kule sarsılmaya, parça parça dağılmaya başladı. Muhafızlar, liderlerinin acısını hissederek çığlıklarla gökyüzüne doğru kaçıştılar. Kerem nefes nefese yerde yatarken, aynanın çatlayarak kırıldığını gördü. Lider oraya hapsolmuştu ama dünya tamamen kurtulmamıştı. Gökyüzündeki bakır rengi kızıllık hafifçe aralandı ve aylar sonra ilk kez cılız bir güneş ışığı Kerem'in yüzüne vurdu. İstila bitmemişti. Milyonlarca cin hâlâ dünyadaydı ve insanların gölgelerinde yaşıyordu. Ancak o gün insanlık, efendilerin de tutsak edilebileceğini öğrenmişti. Savaş yeni başlıyordu.

Şaziye İnceler Ekici / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Burası Dünya

Hayat olabildiğince değişken, bir o kadar girift, bir o kadar da acımasız. Neyin ne zaman önümüze çıkacağını kestirmek hiç de kolay değil. Her an her şeyle karşılaşmak mümkündür. Bunun adı hayat; sokakta yaşlı bir insanla karşılaşır, selam veririz; yardıma ihtiyacı varsa kolundan tutar, destek oluruz. Kanadı kırılmış bir kuşa denk geliriz; bir çalının dalına sığınmış, yardıma ihtiyacı var. Dalda dengede durmaya çalışır da kırık kanatla bunu başaramaz. Dokunup yardım etmezsen fazla da yaşayamaz. Kendisinin böcekleri toplayıp yediği gibi, mutlaka onu da alıp götürürler sonsuzluğa.  

Burası Dünya

İnsan bazen düşünür: Yardım etmekle kuşu mu kurtardık, yoksa başka bir canlının yiyeceğini mi elinden aldık? Farkında olmadan doğaya müdahale mi ettik? Nasıl etmeyeceksin ki; kuşun kanadının kırıldığını gördüğün anda içindeki bir ses hemen yardım etmen için haykırıyor. O andaki duygu durumun doğaya müdahaleyi mi düşünür ki? Bir canlıyı kurtarmak var, başka bir canlının aç olduğunu bilemeyiz ki. Ha, biz toksak başka birinin aç olduğu asla aklımıza gelmez ki... Bütün insanların da tok olduğunu hayal eder ve buna inanırız. Belki komşumuzun ekmeği, tuzu yok; ama bizim var ya, önemli olan o. Biz rahat rahat hayatımızı devam ettiririz. Bunu anlayabilmek için bizim de bir kez aç olmamız lazım. Yoksa hiçbir vakit bunu bilemeyeceğiz. Hayat bu; yaşayıp görüyoruz.

Sürekli bizim yardım edeceğimiz birileri çıkmaz ya, bir gün biz de düşeriz; bir yol kenarında kalırız veya kaza yapar da kendimizi hastanede buluruz. Paramız biter de ekmek alamayız. Dışarıda kalırız kimsesiz, yalnız başımıza karda, çamurda, yağmurda. Sıcak olsa iyi; sığınacak bir ağaç, uzanacak bir bank buluruz. Soğukta ne yapacağız? Sırtımızda paltomuz, su çekmeyen ayakkabımız, bizi sıcak tutacak bir urbamız yoksa... İçimizden birinin yardım etmesini bekleriz. Bir kapı açılsın, sıcak bir soba başı olsun diye içimizden geçiririz. Sokaklarda dolaşırken bacası tüten, lambası yanan evlere bakarız. "Ne kadar imrenilecek bir durum" diye içimizden geçiririz. Ellerimizin, ayaklarımızın soğukluğunu ta yüreğimizde hissederiz de bir elin, görünmeyen bir elin bize dokunmasını bekleriz. İçimizden dualar okuruz; yalvarırız, yakarırız bir yol göster, bir kapı aç diye Yaradan’a.

Ya büyük şehirlerde, kışın tam ortasında işe gitmek için yola çıkarsın; otobüs durağına geldiğinde bankta kartonlar içinde boylu boyunca uzanmış bir insan görürsün. Yoldan geçen araçların hızıyla soğuk insanın iliklerine kadar işlerken, bankta yatan insan nasıl uyuyabiliyor? "O uzun kış gecesi nasıl geçti acaba?" diye dalar gidersin. Aynı zamanda da sabah oluyor; "Dokunsam, kaldırsam mı?" diye içinden geçerken, dokunacağınız insanın size ne tepki vereceğini bilemezsiniz. "Bana bir şey mi yapar?" diye kendi içinde konuşur durursun da kimseye bir şey söyleyemezsin. Senin gibi duraktaki diğer insanlar da gözlerinin ucuyla bakarlar. Belki onlar da senin gibi düşünüyorlar da dokunamıyorlar. Burası koca şehir; dokunsan elinde kalır, belki de sen suçlu olursun da kendini kurtaramazsın.

Ha, köylerde böyle kimseler dışarıda kalmaz; mutlak bir kapıya vurursun, seni Tanrı misafiri olarak içeriye alırlar, bir tas sıcak çorba verirler, aç kalmazsın. Şehirler başka bir dünya; alabildiğine derin, karışık ve de güzel. Sonra otobüsün gelir, biner gidersin; o hâlâ orada uyumakta. Gün boyu bu manzara içinde kalırsın. Belki de yıllarca bu gördüğün olayın etkisinde kalırsın, "Neden yardım etmedim?" diye. Bir taraftan da "Nasıl yardım edeyim?" dersin. "Acaba köyden mi geldi, ev mi bulamadı? Parası mı yok, neden memleketini terk etti?" diye bir yığın soru sorarsın da kendine bir tane cevap veremezsin. Hepsi havada kalır.

Burası dünya, nelerle karşılaşacağımızı bilemezsin. Hayatımız gibi belirsizliklerle dolu. Ya deniz kenarında bir yosun gözlüye denk gelirsin, selam verir sana; kendini başka bir alemde bulursun. Oturursun sahilde bir kafeteryaya veya bir banka, saatlerce sohbet edersin. Gözlerinin içinde kaybolursun da fark edemezsin. Gözün takılır dudaklarına; inci dişlerinin arasından çıkacak kelimeleri duymak için bakar kalırsın. Ya gamzeleri? Derin mi derin... O kaşları, gözlerin üzerinde sonsuz bir orman gibi; içinde kaybolursun da kendini bulamazsın. Ya alnı? Ay yüzü gibi pürüzsüz... Dudakları, boyu endamı seni alır da götürür sonsuzluğa, gelemezsin bir daha kendine ölene kadar. Bilinmez, belki de birlikte yaşlanırsınız aynı çatı altında. Hep dersiniz: "İyi ki deniz kenarına gitmiş, hayatımın anlamını bulmuşum."

Aslında güzel olan da böyle olması. Belirsizlikler insanda merak uyandırıyor; insanı monotonluktan çıkararak aktif kalmasını sağlıyor. Yeni bir olayla, kişiyle karşılaştığımız zaman beynimiz, duygularımız ona göre yeni bir pozisyon alıyor. Böylece monotonluktan uzak bir biçimde hayata devam etmek, birçok bilinmeyen içinde günleri yaşayıp gitmek mümkün oluyor. Aksini düşünmek mümkün değil. Düşünsenize; hayatınızda yaşayacaklarınızı önceden biliyorsunuz. Bugün ne olacaktı, yarın ve daha sonrasında neler olacağını biliyorsunuz... Hayatın bütün büyüsü, gizemi ortadan kalkar; durağan bir hayat yaşarız ki o hayattan da zevk almaz, kısa sürede hayatı tekrarlamaktan bıkarız.

Hüseyin Otsay / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

On Maddede Dünya Klasiklerini Nasıl Okumalıyız?

1. Klasik eserler, milletlerin tarihlerinden edindikleri bilgileri günümüze taşıyan araçlardır. Nasıl millet olduklarını, birliklerini nasıl oluşturduklarını gösteren yapıtlardır. Destanlar, halk hikâyeleri, şiirler ve atasözleri, ataların yaşantıları hakkında bilgiler verir. Öğütleriyle günümüze ışık tutarlar. Bozkurt Destanı, Beowulf Destanı gibi destanlar edebiyatın temelidir. Yunan destanları, Batı edebiyatının temeli kabul edilir. Bu eserleri okumak kelime dağarcığımızı geliştirir, hayal gücümüzü besler.  

On Maddede Dünya Klasiklerini Nasıl Okumalıyız?

2. Şiir türü, okunması en kolay, yazılması en zor türdür. Bir sofradaki lezzeti bir hapta hissettirmek gibidir. Az sözcükle çok anlam ifade edebilmek için yoğun bir kültürel çaba gereklidir. İlk sözlü kültürel ürünlerimiz şiirle oluşturuldu. Anlatılanların akılda kolay kalması açısından şiir oldukça etkilidir. Ahenkli ve uyumlu seslerle oluşturulan şiir, hem akılda kolay kalır hem de edebî zevk oluşturur. Türk edebiyatı için "şiir edebiyatı" diyebiliriz. Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı, şiir yönünden zengin edebiyatlardır. Bu kaynaklardaki şiirleri okumak bize çok faydalı olacaktır. Fuzûlî'den Karacaoğlan'a, Yunus Emre'den Nedim'e kadar pek çok şair kitaplarda bizi bekliyor.

3. Hikâye türünün gelişimi bizde Avrupa'ya göre oldukça eskidir. Dede Korkut Hikâyeleri, destandan hikâyeye geçişte ara tür gibi görünür. Bu hikâyelerde Türk toplumunun gelenekleri, görenekleri, adetleri, yaşam biçimleri ve kültürel öğeleri bulunur. Geçmişimizi öğrenmek istiyorsak halk hikâyelerine bakmalıyız. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı ve Köroğlu hikâyeleri bizi bize anlatır. Günümüzün sorunlarını anlamak istiyorsak modern hikâyelere yönelmeliyiz.

4. Roman türünün Batı'da bilinen ilk tanınmış örneği Don Kişot isimli eserdir. Bizde ise Tanzimat Dönemi'nde ilk örnekleri ortaya çıkmıştır. Araba Sevdası, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat ve İntibah ilk örnekler arasında sayılır. Günümüzde en popüler edebî tür roman kabul edilir. Her milletin dünya edebiyatına kattığı klasik romanlar mevcuttur. Suç ve Ceza, Anna Karenina, Sefiller, İki Şehrin Hikâyesi, Fareler ve İnsanlar, Faust ve daha birçok klasik eser, insanlığın evrensel hikâyesini anlatmaktadır. Nobel Edebiyat Ödülü'nü bu türde aldığımıza göre roman türünde ilerliyoruz demektir. Bol bol roman okuyalım.

5. Dil sürekli değişen ve gelişen bir yapıdır. İnsan, dilini yaşamın içinde öğrenir. Dilin kurallarını öğrenmenin yollarından biri de okumaktır. Klasik eserleri okuyarak dilimizin zenginliklerini öğrenebiliriz. Dili bir miras olarak görüp gelecek kuşaklara aktarabilmek, okuma kültürünün gelişmesiyle olur.

6. Doğup büyüdüğümüz ülkemizi, sınırlı yaşamımız içinde imkânlarımız ölçüsünde gezip görebiliriz. Oysa dünya ülkemizden ibaret değildir. Dünyanın her yerini gezip görmemiz mümkün değildir. Klasik eserler, gezip göremediğimiz mekânları tanımamızı sağlar. Suç ve Ceza sayesinde Rusya'yı, Gazap Üzümleri sayesinde Amerika'yı gezip görmüş gibi oluruz.

7. Bilimdeki ilerlemeleri takip etmemiz, bilimde nereden gelip nereye gittiğimizi görmemiz okuma kültürümüzle ilişkilidir. Bu konuda klasik eserler bize yol göstericidir.

8. Freud, psikoloji biliminin en önemli isimlerinden biri olarak çalışmalarında Dostoyevski'den esinlendiğini belirtmiştir. Sosyal bilimlerde elde edilen gelişmelerin topluma yansıtılmasında edebiyatın payı büyüktür. Psikoloji, sosyoloji, felsefe ve tarih gibi bilimlerde ortaya çıkan gelişmeleri takip etmede klasik eserler bize çok faydalı olur. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını okuduğumuzda sadece roman okumuş olmayız; aynı zamanda psikoloji de okumuş oluruz.

9. Ülkemiz, doğal ve tarihî eserleriyle adeta bir açık hava müzesi gibidir. Bu dev müzede neler olup bittiğini öğrenmede klasik eserler bizi aydınlatır. Hititler, Romalılar, Urartular, Helenler, Selçuklular ve diğer uygarlıklar coğrafyamızda üretici olmuş ve eserler vermişlerdir. Bu eserlere sahip çıkabilmemiz için onları okuyup tanımamız gerekir.

10. Anlamlı, insanlara faydalı bir hayat yaşamak istiyorsak doğru bir hayatı öğrenmenin en önemli yollarından biri okumaktır. Klasik eserleri okuyalım, okutalım.

Fırat Kasap / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Elma Şekeri

Aşırı sıcak bir Amsterdam gecesinin ardından, şiddetli yağmur ve gök fırtınası ile uyandım güne. Aklımda kırmızı bir elma şekeri ve kırmızı bir balon vardı, yeni başlayan güne gözlerimi kırptığım ilk an. “Bugün güzel geçecek!” dedim. Ne de olsa aklıma ilk gelen, kıpkırmızı parlak bir elma şekeriydi. Elma şekeri çocukluğumuzun masumiyeti, neşeli halleri, umut dolu günleri,  etrafa coşkulu bir merakla baktığımız mevsimlerden bağımsız bahar halimizin, olmazları kolaylıkla oldurabileceğimizi düşündüğümüz anların sembolü benim için. Elma şekeri tadında akıllarda kalıp, ardında iz bırakan insanlar var bu fani gök kubbenin altında. Tatlı dilli, varlığı ile ortamın enerjisini sihirli bir şekilde neşelendiren, yıllar geçse bile ruhunun asaleti ve tevazusu ile hatırlanan, hatırlandığında insanı gülümseten, insanda huzur uyandıranlar… 

Elma Şekeri

Zaman içinde herkesin hayatı değişir, kimileri okyanus aşırı ülkelere taşınır, arkadaşlıklar dönüşür, değişir. Bazen istenmese de araya zaman girer, bazı bağlar hayatın yoğun ritmine yenilerek zayıflar, kopar. Ama, herkes kendince bir tat bırakır ardında, kimi kekremsi, kimi tatlı, kimi acı, kimi de bir daha hatırlamanın karşı tarafça hiç istenmeyeceği nahoş tatlar, izler bırakır ardında. 

Anılarda hoş kalabilmek ise, dengenin, adaletin, emeğin, paylaşımın, hürmetin, sevginin harmanındandır. Bendeki elma şekeri sembolünün tarifini isteseler, “çokça emeğin, adaletin, nezaketin, tatlı dilin, güler yüzün, özverinin, sevginin aşkla ve coşkuyla gönül kabında, yaşam sahnesinde karışımı” diye özetlerdim. Anılarımda elma şekeri tadı bırakan herkesin ruhunun önünde sevgiyle, hürmetle eğiliyorum. Bizlerin de böyle hatırlanması dileğiyle, aşk ve sevgiyle kalın…

Yazar Güz / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Nietzsche'nin Yalnızlığı, Yalom'un Aynası

Irvin D. Yalom'un Nietzsche Ağladığında romanı ilk bakışta imkânsız bir karşılaşmanın hikâyesidir. Tarihsel olarak hiç gerçekleşmemiş bir terapi seansı, psikiyatri tarihinin öncülerinden Josef Breuer ile modern düşüncenin en yalnız filozoflarından Friedrich Nietzsche'yi aynı masada buluşturur. Ancak romanın asıl başarısı, bu hayali karşılaşmayı felsefi bir oyundan çıkarıp insan ruhunun derinliklerine uzanan bir sorgulamaya dönüştürmesidir. Romanın merkezinde Nietzsche vardır; fakat dikkatli bir okur kısa sürede şunu fark eder: Yalom yalnızca Nietzsche'yi anlatmaz, aynı zamanda kendi düşünsel evrenini de onun üzerinden tartışır. Bu nedenle eser, bir filozofun biyografisinden çok iki büyük zihnin yüzyılları aşan diyaloğu olarak okunmalıdır.

Nietzsche'nin Yalnızlığı, Yalom'un Aynası

Nietzsche modern çağın en yanlış anlaşılan düşünürlerinden biridir. Onun hakkında konuşurken çoğu zaman fikirleri öne çıkarılır; "üstinsan", "güç istenci", "Tanrı'nın ölümü" gibi kavramlar tartışılır. Oysa Yalom'un ilgisini çeken Nietzsche'nin teorileri değil, bu teorileri üreten insanın kendisidir. Romanın Nietzsche'si son derece zeki, keskin gözlemci ve acımasız derecede dürüst bir karakterdir. İnsanların kendilerini kandırma biçimlerini görür. Toplumun ahlaki maskelerini fark eder. Kalabalıkların güvenlik adına özgürlüklerinden nasıl vazgeçtiğini anlar. Ancak bütün bu kavrayışın bir bedeli vardır. Nietzsche'nin zekâsı ona güç kazandırırken aynı zamanda onu insanlardan uzaklaştırır. Yalom burada önemli bir soruya temas eder: İnsan ne kadar çok anlarsa, o kadar mı yalnızlaşır?

Nietzsche'nin yalnızlığı sosyal beceri eksikliğinden doğmaz. Tam tersine, insanların korkularını, arzularını ve zayıflıklarını birçok insandan daha iyi kavrar. Fakat gördüğü şey ile insanların görmek istediği şey arasındaki mesafe büyüdükçe yalnızlığı da büyür. O artık sıradan sohbetlerin, toplumsal ritüellerin ve gündelik tesellilerin içine sığamaz hale gelir. Bu nedenle romanda Nietzsche'nin yalnızlığı bir tercih değil, neredeyse bir kader gibi görünür. O, insanlardan uzaklaştıkça özgürleşir; fakat özgürleştikçe de yalnızlaşır. Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri burada ortaya çıkar: Bireyselleşme arttıkça insan kendine yaklaşır ama başkalarından uzaklaşır.

Nietzsche'nin trajedisi de tam olarak budur. İnsanlığı eleştirir ama insan sevgisini kaybetmez. İnsanlardan uzak durur ama onların özlemini çeker. Güçlü görünür fakat derin kırılganlıklar taşır. Yalom'un başarısı, filozofu bronzdan yapılmış bir anıt olmaktan çıkarıp etten kemikten bir insana dönüştürmesidir. Ancak roman yalnızca Nietzsche'nin hikâyesi değildir. Aynı ölçüde bir Irvin Yalom romanıdır. Yalom'un bütün eserlerinde tekrar eden temel bir tema vardır: İnsan ancak kendisiyle yüzleşebildiği ölçüde özgürleşebilir. Ölüm korkusu, yalnızlık, anlamsızlık ve özgürlük gibi varoluşsal meseleler onun yazarlığının temel eksenini oluşturur. Nietzsche Ağladığında'da da bu yaklaşım açıkça görülür.

Yalom, Nietzsche'yi bir hasta gibi ele almaz. Aslında romanda hiç kimse yalnızca doktor ya da hasta değildir. Breuer Nietzsche'yi anlamaya çalışırken kendi arzularıyla yüzleşir. Nietzsche Breuer'in sorunlarını analiz ederken kendi yaralarını görmeye başlar. Böylece terapi tek yönlü bir müdahale olmaktan çıkar, karşılıklı bir dönüşüm sürecine dönüşür. Bu yaklaşım Yalom'un kişiliği hakkında da çok şey söyler. O, insanı yukarıdan inceleyen bir uzman değildir. Yazılarında ve terapötik yaklaşımında otoriter tavırdan özellikle uzak durur. İnsan ruhunu çözülecek bir problem olarak değil, anlaşılması gereken bir hikâye olarak görür. Belki de bu nedenle Nietzsche gibi son derece güçlü bir karakter karşısında bile üstünlük kurmaya çalışmaz. Birçok yazar kendi fikirlerini kahramanlarına söyletir. Yalom ise Nietzsche'nin sesini bastırmaz. Onunla tartışır, ona itiraz eder, bazen ona hayranlık duyar ama hiçbir zaman onu propaganda aracına dönüştürmez.

Romanın entelektüel değeri de burada ortaya çıkar. Yalom, Nietzsche'yi evcilleştirmeye çalışmaz. Çünkü gerçek düşünürlerin rahatsız edici tarafları olduğunu bilir. Toplum ve siyaset açısından bakıldığında ise eser son derece güncel görünmektedir. Nietzsche'nin kalabalıklara yönelik eleştirileri bugün sosyal medya çağında daha da anlam kazanmıştır. Çoğunluğun onayını alma arzusu, sürü psikolojisi, popüler düşüncelere teslim olma eğilimi ve bireysel cesaretin azalması günümüz toplumlarında da gözlenen olgulardır. Nietzsche'ye göre kalabalık çoğu zaman güvenli bir sığınaktır. İnsanlar kendi düşüncelerini üretmek yerine ortak kanaatlerin arkasına saklanırlar. Böylece sorumluluk hissi azalır. Ancak bunun bedeli bireyselliğin kaybıdır.

Yalom bu eleştiriyi bütünüyle benimsemez. Çünkü onun gözünde insan ilişkileri aynı zamanda iyileştirici bir güce sahiptir. Nietzsche'nin yalnızlığı yaratıcıdır ama aynı zamanda yıkıcıdır. İnsan kendini ancak diğer insanlarla kurduğu ilişkiler içinde tanıyabilir. Bu nedenle romanda iki farklı hakikat karşı karşıya gelir. Nietzsche özgürlüğü savunur; Yalom ise bağlantıyı. Nietzsche bireyin yükselişini anlatır; Yalom insanın başkalarına duyduğu ihtiyacı hatırlatır. Romanın derinliği de bu gerilimden doğar. Sonuçta Nietzsche Ağladığında yalnızca bir filozofu anlatan roman değildir. Aynı zamanda büyük zekânın bedelini, yalnızlığın cazibesini, özgürlüğün yükünü ve insan olmanın kırılganlığını anlatan bir eserdir. Nietzsche romanda düşüncenin zirvesini temsil ederken, Yalom insanlığın sıcaklığını temsil eder. Belki de kitabın asıl gücü burada saklıdır. Nietzsche okuyucuya nasıl düşünmesi gerektiğini sorarken, Yalom nasıl yaşaması gerektiğini sorar. Biri insanı aşmaya çalışır, diğeri insanı anlamaya.

Roman bittiğinde geriye şu soru kalır: İnsan gerçekten büyük olmak için yalnız mı kalmalıdır, yoksa büyüklük dediğimiz şey başkalarıyla kurulan sahici bağlarda mı ortaya çıkar? Yalom bu soruya kesin bir cevap vermez. Çünkü hayatın kendisi de vermez. Ancak Nietzsche'nin gözyaşlarını göstererek, en güçlü zihinlerin bile anlaşılmaya ihtiyaç duyduğunu hatırlatır. Belki de insanın en büyük trajedisi yalnız olması değil; anlaşılmak istemesine rağmen bunu nadiren başarabilmesidir.

Deniz Boyraci / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Şairlik Kelimelerle Dünyayı Yeniden İnşa Etmektir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar ben Derya Çelik 1984 İstanbul doğumluyum. Aslen Erzincanlı, 3 çocuk annesiyim.

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bence şiir bir yetimin ağlayamadığındaki gözyaşları, bir annenin evladını kaybettiğindeki çaresizliğin çaresi, bir aşığın kavuşamadığındaki vuslatı, en sevdiğini toprağa vermiş birinin ağıtıdır. Kelimelerin sessiz yankısında, aşkın, özlemin ve kederin en saf halini bulduğu yerdir. Bence şiirin olmazsa olmazı da bu duygulardır.

Yazar Derya Çelik

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik benim için kelimelerle dünyayı yeniden inşa etmek, sessiz bir duyguyu dile getirmek, görünmeyeni görünür kılmak ve her bir kelimede bir kalp atışı sağlamaktır. Biyografik roman türünde bir projem var şu an henüz hazırlık aşamasında.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

15 yaşında babamı kaybettikten sonra içimde bir sessizlik büyüdü etrafım çok kalabalıktı fakat ben yalnızlığa mahkum edilmiştim. Hayatımda yaşadığım zorluklar o sessizliğin ve kimsesizliğin içinde daha ağır hissedildi. Konuşacak kimsesi olmayınca insan kağıt ve kalemle dost olup yazmaya başlıyor. Benim de yazma yolculuğum bu şekilde başlamış oldu.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı. Kitabınızda şiir severleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Tasavvufun mistik derinliği, insana ve evlada duyulan o saf aşk, dostluğun sıcaklığı, öznel şiir türü vardır.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Şairleri severim ama bu üç şairin yeri bende ayrıdır. Orhan Veli , Nazım Hikmet ,İbrahim tenekeci. Küçük yaşlardan beri çok kitap okuduğum için kelime dağarcığım zengin ve diksiyonum iyi. 

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Biyografi roman tarzında projem var.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Sizinle paylaştığım her satırda yalnız olmadığımı biliyorum. Bu yolculukta birbirimizi duyduğumuz için minnettarım.

Zihniniz ve Yüreğiniz Size Verilmiş En Önemli İki Nimet

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, öncelikle bu kıymetli röportaj için çok teşekkür ederim. 1983 Bağdat doğumluyum. 1991 yılından beri Türkiye'deyim. Ev hanımıyım. Üç çocuk annesiyim. Şiiri bir konuşma aracı gibi kullanan, "Rabbim hayra kapı, şerre kilit eylesin bizi." duasıyla hayat yoluna devam eden biriyim.

Yazar Ayşe Elvatani

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Şiir benim için bir iletişim aracı, duygu ifadesi, deşarj olma ritüeli, dertleşme demek. Hayatımın önemli bir parçası olan şiiri; yeri gelir bir hediye olarak, yeri gelir bir nasihat yolu olarak, yeri gelir sevgimi itiraf etmek için yazarım. Bu sebeple benim için bir yürek bağıdır. Şiirde olmazsa olmaz dediğim unsurlar duygu, hayal ve yaşanmışlıktır. Bunlar olmadan bir şiir yazılabileceğine inanmıyorum.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Şairlik benim için sohbet etmek kadar yürek ısıtıcı, dertleşmek kadar içten; hayalimin de gerçeğimin de, hayata dair tüm duygularımın da yazıya akış şekli niteliğinde... Hikâye ve deneme tarzında yazılarım da var. Hatta bir romana başlamış, ancak bitirememiştim. Evet, ama sanırım benim için şiir daha kolay bir anlatım biçimi.

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu?

Kendimi bildim bileli, yoğun duygular yaşadığım pek çok anımda kendimi kalem ve kâğıdın başında bulmuşumdur. Bu yolculukta başta kızım, lise arkadaşlarım, manevi bağ kurduğum ailem ve dostlarım en büyük destekçilerim oldu.

Kitabınız Alaska Yayınları'ndan çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Muhayyel, "hayal edilen" demek. Bu hem benim gerçekleşen hayalim hem de gerçekleşmeyen hayalleri olan ve ışık arayanların kendi içlerine doğru yapacakları bir yolculuk niteliğinde bir şiir serisi olacak. Seri diyorum; evet, çünkü üç kitaplık serinin ilk kitabı Muhayyel Hissiyat. İnsani pek çok duygunun içinde bir gezi duygusuna kaptıracak bir kitap. Okuyucu bir şiirde aşkın samimiyetini hissederken, başka bir şiirde bir dostuyla sıcak bir kahve yudumluyor olacak. Bir şiirde özlediklerini hayal ederken, başka bir şiirde ise kendisini sorguluyor olacak. Herkesin kendinden bir parça bulacağı bir başucu kitabı olacağına inanıyorum.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Ben şiirle, Necip Fazıl Kısakürek, Atilla İlhan ve Mehmet Âkif Ersoy gibi şairlerin şiirleri sayesinde tanıştım ve bu denli bir sevgiye eriştim. Aslında kitap okumaktan çok hayatı yaşayarak okumayı ve gözlemlemeyi daha çok seviyorum. Bu, benim için daha dokunaklı ve kalıcı bir okuma biçimi diyebilirim.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Muhayyel serisinin ikinci ve üçüncü kitabını düzenliyorum. Seri, Muhayyel Nasihat ve Muhayyel Maneviyat kitaplarıyla devam ediyor olacak. Ayrıca hayattan gerçek yaşanmış hikâyeleri ele aldığım bir kitabı da yazmaya başladığımı söyleyebilirim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Zihniniz ve yüreğiniz size verilmiş en önemli iki nimet. Onları güzel şeylerle doldurun. Ardından onların ışığı hayat yolunuzu aydınlatsın.

İyi Bir Kitap Yazabilmenin İlk Şartı İyi Bir Okuyucu Olmaktır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

1988 yılında Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesinde doğdum. Süleyman Demirel Üniversitesi Senirkent Meslek Yüksekokulu Elektrik Bölümü mezunuyum. 2013 yılında evlendim ve 11 yaşında otizmli bir oğlum var. Kitap okumak, satranç oynamak ve spor yapmak en büyük ilgi alanlarım arasındadır. 2022 yılından bu yana Ceylanpınar Belediyesi'nde görev yapmaktayım. Çalışma hayatımda sorumluluk sahibi, öğrenmeye açık ve ekip çalışmasına önem veren bir anlayışla hizmet vermeye devam ediyorum.

İyi Bir Kitap Yazabilmenin İlk Şartı İyi Bir Okuyucu Olmaktır

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Gençlik yıllarımdan, özellikle lise döneminden itibaren şiirler yazmaya ilgi duydum. Roman yazma yolculuğuna ise beni en çok oğlum teşvik etti. Kaleme aldığım bu romanda bana ilham veren en önemli kişi oğlum oldu.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlığın çok değerli ve anlamlı bir uğraş olduğuna inanıyorum. Bana göre iyi bir kitap yazabilmenin ilk şartı, iyi bir okuyucu olmaktır. Bir yazar için en anlamlı ödülün, bir okuyucunun kitabını okuduktan sonra hayatına olumlu bir yön vermesi ve dünyaya farklı bir gözle bakabilmesi olduğuna inanıyorum. Bu nedenle yazmayı yalnızca bir sanat değil, aynı zamanda insanlara dokunmanın ve iz bırakmanın bir yolu olarak görüyorum.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Sevginin, fedakârlığın, dayanışmanın ve eğitimin dönüştürücü gücünün ve insanın doğru zamanda karşısına çıkan insanların hayatını nasıl değiştirebileceğinin etkileyici hikayesidir. Aynı zamanda, Otizm Spektrum Bozukluğu olan bireylerin doğru eğitim, anlayış, sabır ve sevgiyle neler başarabileceklerini; topluma nasıl ilham verebileceklerini gözler önüne seren umut dolu bir hikâyedir.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Doğan Cüceloğlu'nun Savaşçı adlı eseri ile Elif Şafak'ın Aşk adlı romanı beni etkileyen kitaplar arasında yer almaktadır. Bu eserlerdeki insanı tanıma, kendini keşfetme ve hayata farklı açılardan bakabilme düşüncesi, hem okuma alışkanlığıma hem de yazarlık yolculuğuma katkı sağlamıştır.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Şuan üzerimde çalıştığım yeni bir kitap yok fakat ilerde olur mu bilmiyorum. Bunu zaman gösterecek.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Mucize Yolculuk;  İdealist öğretmenler ile bilinçli bir toplumun bir araya gelmesiyle öğrencilerin aşamayacak hiçbir engel olmayacağını anlatan başarılı bir hikayesini anlatmaktadır. Herkesin okumasını tavsiye ederim.

Kitap mı Yazdınız? Kitaplarınızı Yayımlıyoruz

Yeni Sezon Kitap Başvuruları Başladı

• Eseriniz, sözleşme süresince yayıncılık dünyasının en çok tercih edilen modellerinden talep doğrultusunda baskı sisteminde sınırsız basılıyor.

• Alaskakitap.com’un yanı sıra Kitapyurdu, D&R, Idefix, Kitap Sepeti, Pandora, Bkm Kitap, Tıkla24.de gibi onlarca platformdan satışa sunuluyor.

• Sosyal medyadan ve ulusal haber sitelerinden kitap tanıtımı yapılıyor.

• Yazar ile Türkiye’de aylık yayın yapan Edebiyat Gazetesi söyleşi gerçekleştiriyor.

• Yazara 25 adet kitap veriliyor. Yazar % 40 indirimle istediği kadar kitap alabiliyor.

• 100 adet satıştan sonra yazara % 20 telif ücreti ödeniyor.

• İlk baskının tükenmesinin ardından eseriniz ücretsiz olarak tekrar basılıyor.

• Yayınevi katıldığı kitap fuarlarına yazarı da davet ederek imza günü düzenliyor.

Detaylı bilgi için iletişime geçiniz. 

www.alaskakitap.com

Telefon: +90545 311 23 06

E-Posta: alaskayayinevi@gmail.com


Kurbağa Terzi

Artık neredeyse hiçbir şeyi iyi ya da kötü diye ayırmıyordum. Etliye sütlüye karışmadan keyfimce yaşamaya başlamıştım. Ancak bunun da bedeli oluyordu hani; yağlanan karaciğer yüzünden yatıp duruyordum dahiliye servisine. Bir gün yine hastanede yatarken zayıf bir kurbağaya benzeyen, armut göbekli ve kendini şair sanan alkolik birisi bir anısını anlattı.  

Kurbağa Terzi

Bu arkadaş, bir zamanlar terziymiş, hem de terzilerin şahı. Öyle ki; kentin en meşhur hatunlarının elbiselerini dikermiş, bu yüzden ünü ta yurt dışına ulaşarak beynelmilel bile olmuş! İşte bu hatunlardan birisi, ilgisiz kocasının bir ay sonraki yaş günü için kendine özel bir elbise diktirmek istemiş. Terzi: “Bu verdiğin ölçülere zor girersin.” demiş, ancak genç görünmek isteyen üç çocuk annesi kadını bir türlü ikna edememiş. Kadın, “Rejim yapacağım.” diyerek hırçın bir hâlde çıkışmayı sürdürünce terzi sonunda “Tamam.” demek zorunda kalmış ve kadını uğurlamış.

Günler geçiyor, kadın kilo verdikçe provaya geliyormuş. Elbiseye yavaş yavaş sığıyor, bu arada terziye de laf dokundurmadan edemiyormuş. Yaş gününden iki gün önce ise iyice zayıfladığı için elbise kutu gibi oturmuş üstüne. Elbisenin de sadece sırmaları kalmış işlenecek.

Kadın, o gün sabah geldiğinde mor şapkasındaki tülü değiştirmek istemiş. Terzi: “Siz gidin, ben akşamüstü elbiseyle birlikte gönderirim, zaten daha ütü yapacağım.” demiş. Tülü dikerken ütü masasının üstündeki elbiseye bakarak içtikçe içmiş; kadının iğneli ve kibirli laflarına, parayı masaya bırakışına iyice canı sıkılmış.

Akşamüstü elbiseyi çırakla gönderdikten sonra gidip yatmış evine. Yaklaşık bir hafta sonra kadını dükkânın önünde bulmuş. O saatte sarhoş olan kadın, adamın boğazına sarılmış. Terzi: “Ben bir şey yapmadım.” dese de kadın adamın üstünü başını yırtarak iş hanını başlarına yıkmış. Masanın arkasına sıkışan terzi ile sarhoş kadının arasına sonunda kadın tezgâhtarlar girmiş; ancak talihsiz kadın dövünerek anlatmış onlara da ibretlik hikâyeyi.

Kocasına sürpriz yapacağı akşam yeni elbise belinden geçmediğinden ağlamaya başlamış. Bu arada hizmetçilerinden birisini gözüne kestirmiş. Teklifi kabul eden genç kız, elinde pastayla alacakaranlıkta oturma odasına girecek; her şeyden habersiz olan adam mumları üfledikten sonra mutfağa geri dönecekmiş. Kadın ise biraz sonra geceliğiyle gidip masaya oturacakmış.

Akşam yemeğinden sonra ona doğru kız, o elbiseyle içeri girmiş, ancak oradan çıkması düşünüldüğü gibi olmamış. Pembe tülün ardındaki kız, işveyle gelip pastayı masaya bırakınca, bir şişe şarap deviren adam kalkıp mumları üflemeden yapacağını yapmış arsız elleriyle. Olanı biteni kapının arasından izleyen talihsiz kadın ise şahin gibi odaya fırlamış sonunda. Böylece her şey ortaya çıkmış, ancak kocasının eline yüzünü de yırtmış tırnağıyla. Son olarak o gece evden kaçacak kızın yedi sülalesini de anan kadının çatallı ve zehirli dilinden evdeki herkes nasibini almış fazlasıyla. Gel gör ki, bundan sonra işler küçük kıyametten büyüğüne doğru yol almış. Çünkü kovulan genç hizmetçiyle yüzü bereli kocasını iki gün sonra pastanede el ele bulmuş...

Benim yüzümdeki tebessüm donup kalırken, yol açtığı şeyden zerre bile utanmayan adam anının sonunu şöyle bağlıyordu: “Uğraştığın terzinin saklı dikişi, beliyle açtı yeni kısmeti...” Ne söyleyeceğimi bilememiştim ama sonunda dayanamayarak: “Allah senin gibi bir terzinin eline düşürmesin.” dedim. İlerleyen günlerde ise kurbağa gibi vücudundan uzanan kısa kollarındaki hünerli elleriyle benim de başıma bir çorap örer diye korktum açıkçası. Huyuna gidip ipe sapa gelmez şiirlerini överek bir hafta sonra taburcu olup kurtuldum oradan.

Coşkun Eroğlu / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Ekaterina Skar Yazdı: Beyaz Kısrak

Ekaterina Skar Yazdı: Beyaz Kısrak

Irmağın ötesinde bir kısrak durdu, 

Bembeyaz bedeni rüzgarla savruldu.

Sen gördün, gözlerinde hırs büyüdü,

Özgür bir cana zincir vuruldu.

Bakışlarınla kırdın onun direncini,

Sözlerinle susturdun vahşi sessizliğini.

Yelesiyle bağladın titrek ayaklarını,

Çaldın gökyüzünün ona verdiği kanadını.

Artık koşamaz uçsuz bu topraklara,

Hapsedildi karanlığın dar odalarına.

Sen sandın güç, zafer, büyük bir kazanım,

Oysa öldürdün onda rüzgarın anlamını.


Ekaterina Skar / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Sophia Jamali Soufi Yazdı: Hayal

Sophia Jamali Soufi Yazdı: Hayal

Hangi yol?

Hangi şehir?

Sönük bir fenerle, nasıl da geçip gittin yanımdan?

Neden hiçbir yol sana çıkmıyor?

Hayalini…

Şafağa dek taşıyorum

Serçelerin dallarda şakıdığı o yere

Fakat 

Ne bir esinti

Ne bir büyü

Ne de bir ezgi

Adını fısıldamıyor

Her gece

Küçük odamdan

Senin uzak manzarana doğru

Daha da perişan, daha da sığınaksızlaşıyorum

Uzaklık

İki nokta arasındaki mesafe değil


Olmayan ellere olan mesafemdir benim

Uyanıklık rüyamı çaldığında

Hayalin hâlâ duruyor

Gecenin içinde bir ışık

Ay’a benzer bir şey …

Keşke

Bunca bulutun ardından

Bir kez

Yavaşça

Beni çağırabilse …


Sophia Jamali Soufi / Edebiyat Gazetesi / Temmuz 2026 / Sayı 42

Prof. Dr. Süer Eker ile Türkçenin İzinde

Bugün, Türk dili çalışmalarına uzun yıllar emek vermiş, özellikle Türk lehçeleri, karşılaştırmalı dil bilimi, sözlükbilim ve filoloji alanlarında önemli katkılar sunmuş değerli bilim insanı Prof. Dr. Süer Eker ile bir araya gelmenin memnuniyetini yaşıyoruz. Hocamızın akademik birikimi, yalnızca yazdığı eserlerde değil; Türkçeye, Türk dünyasına ve bilimsel düşünceye kazandırdığı bakışta da kendini göstermektedir. Geçmişle bugünü dil üzerinden buluşturan bu kıymetli çalışmalar, genç araştırmacılar için de ilham verici bir yol açmaktadır. Kendisinin bilgi, deneyim ve değerlendirmelerinin; Türk dili alanında çalışanlar kadar bu alana ilgi duyan herkes için yol gösterici olacağına inanıyoruz. Bu vesileyle, bizlere kıymetli vaktini ayırarak bu söyleşiyi gerçekleştirme imkânı sunan değerli hocamıza çokça teşekkür ederiz...

Prof. Dr. Süer Eker ile Türkçenin İzinde

Akademik Türk dili çalışmalarının uluslararası alandaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de yürütülen araştırmaların küresel Türkoloji literatürü içindeki görünürlüğünü artırmak için hangi adımların öncelikli olduğunu düşünüyorsunuz? 

Nicelik ve Nitelik 

Türkiye, iki yüzden fazla Türk Dili ve Edebiyatı, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları, öğretmenlik vd. bölümleri barındırmasıyla nicelik açısından dünyada Türkolojinin merkezidir ve araştırmacı/öğretim elemanı sayısı bakımından da ilk sırada yer almaktadır. Buna karşılık nitelik açısından daha üst sıralarda olmamız gerektiğini düşünüyorum. Son iki yüzyılda Batı ve Sovyet/Rusya dünyasında çok etkili ve nitelikli Türkologlar ve Altayistler yetişmiştir. Altayistikte ve Türkolojinin pek çok alanında hâlâ Radloff, Thomsen, Ramstedt, Räsänen, Doerfer, Clauson vd. yabancı araştırmacıların eserlerinden yararlanıyor, bu araştırmacıların çalışmalarını hala temel eserler olarak kullanıyoruz.

Sibirya, Moğolistan ve Türkistan’da Türklerle ilgili keşfedilen pek çok anıt ve yazma Avrupalı ve Rus araştırmacıların "ekspedisyon" denilen keşif gezileriyle bulunmuş ve onların kütüphanelerine taşınmıştır.

Alanda çok nitelikli çalışmalar bulunmakla birlikte, zamanın gerisinde kalmış klasikleşmiş çalışmalarımız da mevcuttur. Bizim hem saha çalışmalarıyla yeni keşifler yapma hem de yayın kalitesini yükseltme yönünde çalışmamız gerekiyor.

Uluslararası Görünürlüğü Artırmak İçin Atılması Gereken Adımlar

Uluslararası toplantılara yoğun katılım sağlanmalı ve Türkçe bilmeyenler için bu toplantılarda İngilizce gibi uluslararası dillerde sunumlar yapılmalıdır. Yabancı dilde makaleler üretilmelidir.

Çok milletli ve uluslararası iş birliğine dayalı projelere dahil olunmalıdır. Örneğin Ahmet Yesevi Üniversitesi ve Uluslararası Türk Akademisi ortaklığıyla, 20-25 ülkeden 120 civarı yazarın katılımıyla hazırlanan 4 ciltlik "Tehlikedeki Türk Dilleri" projesi bu tür çalışmalara bir örnektir. 

Batı ve Türk Dünyasındaki Güncel Eğilimler

Avrupa'da sosyal bilimler ve klasik alanlar mevzi kaybetmekte, üniversitelerde bölümler kapanmaktadır. Türkoloji bölümleri de bu durumdan etkilenmekte, Batı'daki nitelikli araştırmacı ve bölüm sayısı da giderek azalmaktadır. Öte yandan disiplinlerarası yaklaşımlar, dijital beşeri bilimler ve kurumsal iş birlikleri ön plana çıkmaktadır. Türkiye için yabancılara Türkçe öğretimi adeta bir endüstri haline getirilmelidir.

Rus Türkolojisi etkisi altındaki Kazakistan, Azerbaycan ve Özbekistan gibi Türk Cumhuriyetlerinde Türkoloji araştırmalarının güçlü bir geçmişi ve geleneği vardır. Bu ülkeler alanda daha fazla söz sahibi olmaya ve imkanlarını genişletmeye başlamışlardır. 

Türk dünyasında ortak bir yazı dili oluşturulması fikrine nasıl yaklaşıyorsunuz? Bu meselenin dilbilimsel, kültürel ve siyasal boyutları bakımından hangi imkânları ve hangi güçlükleri barındırdığını düşünüyorsunuz?

Yapay (İnşa Edilmiş) Diller Yaklaşımı

Literatürde "constructed language", "artificial language" veya "planned language" olarak geçen yapay dil denemeleri (Volapük ile başlayan ve en bilineni Esperanto devam eden süreç), Batı dillerinin söz varlığından ve gramerinden yararlanarak ortak bir iletişim dili yaratmayı amaçlamıştır.

Tarih boyunca 1000 civarında yapay dil denenmiş ancak yüzyıllık bu süreçte görünür bir başarı elde edilememiştir. En başarılısı olan Esperanto bile milyarlarca insan içinde sadece birkaç milyon kişinin ortak hobisi olarak kalmıştır.

Benzer bir çalışma Slav dünyasında Interslavica adıyla yapılmış, farklı Slav dillerini konuşan halkları birleştirmek hedeflenmiş ancak kitlelerin itibar etmediği zayıf bir hobi projesi olarak kalmıştır.

Türk dillerinin (Özbekçe, Kırgızca, Kazakça, Tatarca vb.) ortak sözcüklerini ve gramer kurallarını toplayarak yapay bir dil ortaya koyma fikri, Batı'daki başarısız tecrübeler göz önüne alındığında gerçekçi ve uygulanabilir değildir.

Doğal Bir Dilin Ortak Dil Haline Gelmesi)

Dünyadaki ortak dil olan İngilizce yapay değil, doğal bir dildir. İngiltere ve ABD'nin küresel egemenliği ve süper güç olması nedeniyle doğal bir "lingua franca" (ortak dil) haline gelmiştir.

Türk dünyasındaki dillerden (Kazakça, Kırgızca, Tatarca, Başkurtça vb.) birini seçerek ortak dil yapma fikri ulusal hassasiyetlere takılmaktadır. Her ülkenin aydını (Özbek, Kazak, Azerbaycanlı veya Kırım Tatarı vd.) dilin genel geçerliğinden çok, ulusal hassasiyetle kendi dilinin ortak dil haline gelmesini istemektedir.

Ortak Dilin Önündeki Siyasal ve Sosyal Engeller

Ülkelerin siyasal, sosyal ve kültürel değerlerinin, idari sistemlerinin farklı olması ve bürokrasi süreci ortak dil idealini gerçekleştirmeyi zorlaştırmaktadır.

Ruslar ve Ukraynalılar etnik olarak Slav olmalarına rağmen, aralarındaki siyasi çatışmalar nedeniyle Ukraynalılar dillerinin Rusçanın bir lehçesi olmadığını ispatlamaya çalışmaktadır. Polonya ise Katolik yapısı ve tarihi gerekçelerle Rusya'ya mesafelidir.

Eski Yugoslavya örneğinde; Sırpça, Hırvatça, Boşnakça ve Karadağ dilleri aslında birbirini %100 anlayabilen, tek bir dil sistemiyken; iç savaş sonrası dini ve etnik kimlik ayrışmaları (Boşnakların Müslüman, Hırvatların Katolik, Sırpların Ortodoks olması) nedeniyle hepsi bağımsız ve farklı diller olduklarını iddia etmişlerdir. Bu tür etnik, siyasi, mali ve feodal bariyerler nedeniyle şimdilik Türk dünyasında ortak bir dilin karşılığı bulunmamaktadır.

Türkiye Türkçesinin Durumu ve Potansiyeli

Süer EKER’e göre şimdilik bir uzak ideal olsa da Türkiye Türkçesi ortak dil olmaya en yakın adaydır ve bunun gerekçeleri şunlardır:

Oturmuş bir yazı dili ve terminolojik birikim: Dil Devrimi’nden bu yana Osmanlı Türkçesinin Türkçe unsurları temelinde oluşturulan yeni yazı dili ile her alanda zengin terminolojik alt yapı oluşturulmuş, Türkçe her türlü bilim ve sanat alanında yüksek bir ifade güç ve kudreti kazanmıştır. 

Demografi: Türkiye Türkçesi en az 100 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Bu nüfusa başka bir Türk dilini öğretmek pratik olarak mümkün değildir.

Ekonomik Güç: Türkiye'nin toplam milli geliri (yaklaşık 1,6 trilyon dolar), diğer tüm Türk Cumhuriyetlerinin toplam ekonomik büyüklüğünün yaklaşık iki katıdır.

Askeri ve Sınai Güç: Türkiye askeri açıdan ve savunma sanayisi bakımından dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yer almaktadır. 

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ortak dilin herkes tarafından öğrenilmesi değil, Türk devletlerindeki gençlerin ve aydınların iletişimine öncelik verilmesidir. 

Sahadaki Fiili Gözlemler ve Gelecek 

Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan vd. ülkelerde Türkiye Türkçesine yönelik yoğun bir ilgi vardır. Bişkek'te her 5 kişiden birinin Türkçe bildiği, Azerbaycan ve Özbekistan’da sosyal medya etkileşimlerinde Türkiye Türkçesini aksansız konuşan çok sayıda insan olduğu gözlemlenmektedir.

Ortaokul ve liselerde Türkiye Türkçesi 5 yıl boyunca seçmeli ders olarak okutulursa, Türk Cumhuriyetlerinde bu dili konuşan milyonlarca gençten söz edilebilir. Ancak bazı engeller mevcuttur: Her ülke kendi dilini ortak dil olmasını istemekte , siyasal ve idari engeller bulunmaktadır. Ortak dilin sağlayacağı fayda da bir tartışma konusudur. İnsanlar kendilerine küresel bir gelecek sağladığı için İngilizceyi tercih etmektedir. Türkçe öğrenmenin bireylere ne kadar maddi avantaj ve koşul sağlayacağı, tercihler üzerinde belirleyici olacaktır. Ana dilinin yanı sıra hem İngilizceyi hem de Türkçeyi öğrenmek, bilim yapma noktasında dil karmaşasına yol açabilir.

Tüm bu karmaşık yapıya rağmen Türkiye Türkçesinin şu ya da bu şekilde fiilen Türk dünyasında ortak dil olmaya en yakın dil olduğu kanaatini taşımaktadır

Teknolojik gelişmelerin, özellikle yapay zekâ ve dijital medyanın Türkçeye etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreç sizce Türkçenin ifade gücü, söz varlığı ve kullanım alışkanlıkları açısından nasıl sonuçlar doğurmaktadır?

Yapay Zeka, Dijital Medya ve Türkoloji

Günümüzde teknoloji ve iletişim çağını da aşarak yapay zeka dönemine gelmiş bulunmaktayız. Tıptan Türkolojiye kadar her alanda önümüzde sonsuz imkanlar ve yeni ufuklar açılmaktadır. Dolayısıyla diğer disiplinlerde olduğu gibi Türk dili ve Türkoloji alanında da yapay zekadan ve dijital araçlardan yararlanılarak gerçekleştirilebilecek ucu bucağı olmayan faaliyetler ve fırsatlar mevcuttur.

Bu bağlamda, ulusal çapta bilimsel bir toplantının düzenlenmesi önem arz etmektedir. "Yapay zekadan ve elektronik ortamdan hangi alanlarda, hangi yöntemlerle, ne amaçlarla ve nasıl yararlanabiliriz?" başlığı altında, dijital imkanları kullanma yolları araştırılabilir; buna yönelik kapsamlı bir program ve yol haritası belirlenebilir.

Dijitalleşmenin Getirdiği İmkanlar

Bugün gelinen noktada, Türkiye'deki tüm akademik dergileri tek bir elektronik çatıda toplayan DergiPark gibi platformlar mevcuttur. Bu durum, dijitalleşmenin hayatımıza kazandırdığı çok büyük bir kolaylıktır. Geçmişte sadece basılı olarak ulaşılabilen dergi ve kitaplar, artık giderek elektronik ortama taşınmaktadır. Bu sayede araştırmacılar, ömürleri boyunca fiziksel olarak ulaşamayacakları kaynaklara ve makalelere elektronik ortam üzerinden rahatça erişebilmektedir.

Yapay zekanın dil analizindeki yetkinliğini test etmek adına yakın zamanda bir deneme gerçekleştirdim. Latin harfleriyle yazılmış bir Karaçay-Balkar Türkçesi metnini yapay zekaya vererek bunu Karaçay-Balkar alfabesine çevirmesini ve sözcüklerde ek-kök ayrımını (morfolojik analizi) yapmasını istedim; sistem bunu başarıyla hem de Karaçay-Balkarca terimleri kullanarak gerçekleştirdi. Bu da gösteriyor ki, doğru ve sağlam komutlar (promptlar) verildiği takdirde yapay zekadan son derece pratik ve işlevsel sonuçlar almak mümkündür; bu alanda yapılabileceklerin sınırı yoktur.

Etik Sınırlar ve Yol Haritası İhtiyacı

Ancak tüm bu süreçlerin sağlıklı yürütülebilmesi için yapay zekanın sınırlarının net çizilmesi ve etik kuralların ortaya konması gerekmektedir. Şu an önümüzde belirlenmiş bir yol haritası olmadığı için akademisyenler olarak yapay zekadan faydalanmak istesek de bir yandan endüstrinin getirdiği belirsizliklerden çekiniyoruz. Çünkü sisteme yüklenen veri veya sunulan ham bilgi, bir anlamda tüm dünyayla paylaşılmış oluyor. Dahası, ileride yapay zeka desteğiyle hazırlanan bir makale sunulduğunda, çalışmanın özgünlüğü ve etik sınırları konusunda ciddi belirsizlikler yaşanabiliyor. Telif ve akademik etik sınırları henüz tam olarak netleşmiş değildir.

Diğer taraftan, yapay zekanın sunduğu tercüme imkanları da muazzam boyutlara ulaşmıştır. Örneğin, üzerinde çalıştığım bir yazı için Çince metinleri yapay zeka aracılığıyla büyük bir başarıyla Türkçeye çevirebildim.

Özetle; yapay zekanın her alanda olduğu gibi Türkçe araştırmalarına ve Türkolojiye inanılmaz fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsatları doğru yönlendirmek, neler yapılabileceğini belirlemek ve somut bir yol haritası çıkarmak adına; sempozyum, kolokyum veya benzeri geniş kapsamlı bir bilimsel toplantıyla bir araya gelinmeli, bu konular ortak bir akılla tartışılmalıdır.

Türk dilinin geleceği açısından bugün en kritik araştırma alanları hangileridir? Özellikle ses bilgisi, tarihî lehçeler, sözlükbilim ve dijital dil çalışmaları bağlamında hangi başlıkların ön plana çıktığını düşünüyorsunuz?

Dilbilimin alt dallarını (ses bilgisi, biçim bilgisi, söz dizimi, anlam bilimi vb.) birbirinden keskin çizgilerle ayırmadan, teknolojinin sunduğu imkanları hepsine ortak bir paydada uygulamak gerekiyor.

Bu doğrultuda, yapay zekanın ve elektronik ortamların dilbilim çalışmalarına nasıl entegre edilebileceğine dair tartışılabilecek ve eklenebilecek temel noktalar şunlar olabilir:

1. Bütüncül Dilbilim ve Büyük Veri (Corpus Linguistics)

Geleneksel dilbilim çalışmaları genellikle sınırlı veri setleri üzerinden yürütülürken, yapay zeka sayesinde dilbilimin tüm düzeyleri (fonetikten pragmatiğe kadar) devasa veri havuzları (derlemler) üzerinden aynı anda incelenebilir. Yapay zeka, dildeki kalıpları ve yapısal ilişkileri insan gözünün fark edemeyeceği bir hızda analiz ederek bütüncül bir bakış açısı sunar.

2. Doğal Dil İşleme (NLP) ve Dilbilim 

Sizin de belirttiğiniz gibi, yapay zekanın dilbilimin her alanına uygulanması bir zorunluluktur. Bugün Doğal Dil İşleme (NLP) ve Büyük Dil Modelleri (LLM), sadece bilgisayar mühendisliğinin değil, doğrudan dilbilim teorilerinin bir uygulama alanıdır.

Anlamsal analizler, yapay zekanın bağlamı ve insan duygusunu (duygu analizi) anlamasında kullanılır.

Sözdizimsel analizler, makinelerin dil bilgisi kurallarını çözüp doğru cümleler üretmesini sağlar.

3. Elektronik Ortamda Dil Değişimi ve Dijital Lehçeler

Yapay zeka ve dijital platformlar, dilin doğal evrimini de hızlandırıyor. Sosyal medya dili, dijital kısaltmalar ve yeni nesil iletişim biçimleri, dilbilimin "toplumdilbilim" (sociolinguistics) kolu için yapay zeka algoritmalarıyla incelenmesi gereken dinamik birer veri alanı haline gelmiştir. Türk dilleri arasında yazılı ve sözlü aktarma süreçlerinin geliştirilmesi de önemli bir hedeftir. Yok olmaya maruz Türk dillerinin yeniden canlandırma veya dokümantasyon süreçlerinde de elektronik ortam benzersiz fırsatlar sunmaktadır. 

Özetle: Dilbilimi yalnızca klasik teorik alanlara hapsetmek yerine; elektronik ortamların, makine öğrenmesinin ve yapay zekanın bu katmanların tamamına nasıl uyarlanabbileceğini araştırmak, modern dil çalışmalarının en öncelikli gündem maddelerinden biri olmalıdır. 

Akademik kariyeriniz boyunca sizin için dönüm noktası niteliği taşıyan çalışmalar ve deneyimler hangileri olmuştur? Bu süreçte ilmî yönelişinizi belirleyen kişi, eser veya araştırma alanlarının etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Süer Eker’in akademik özgeçmişi, Türk dilbilimi, çağdaş Türk lehçeleri, dil sosyolojisi ve tehlike altındaki diller gibi alanlardaki geniş kapsamlı çalışmaları göz önüne alındığında, bu soruya onun akademik perspektifini ve ilmî yönelişini yansıtan kurgusal ama biyografik gerçeklere dayalı şu yanıt verilebilir:

Akademik Dönüm Noktaları ve Temel Çalışmalar

Akademik kariyerimin en önemli dönüm noktası, Türk dilinin sadece tarihsel ve filolojik bir malzeme değil, aynı zamanda canlı, yaşayan ve sürekli değişen sosyolengüistik bir organizma olduğunu fark ettiğim dönemdir. Bu bağlamda, "Çağdaş Türk Dili" adlı çalışmam, Türk yazı dillerinin yapısını, gelişimini ve modern dilbilim yöntemleriyle incelenmesini temel alan, kariyerimin merkezî taşlarından biri olmuştur.

Bir diğer kritik dönüm noktası ise tehlike altındaki Türk dilleri ve diyalektoloji üzerine yoğunlaştığım saha çalışmalarıdır. Özellikle Balkanlar'dan Sibirya'ya uzanan Türk dünyasındaki dil adacıklarını, kaybolmaya yüz tutmuş lehçeleri yerinde incelemek; teorik dilbilim verilerini sosyolojik gerçeklikle harmanlama noktasında ufkumu genişletmiştir. Bu çalışmalar, dilin sadece gramer kurallarından ibaret olmadığını, bir toplumun hafızası ve kimliği olduğunu şahsıma bir kez daha göstermiştir.

Bilimsel Yönelişi Belirleyen Etkenler

Bilimsel yönelişimin şekillenmesinde kurumsal geleneklerin, güçlü akademik figürlerin ve disiplinlerarası araştırma alanlarının kesişimi büyük rol oynamıştır.

1. Kişiler ve Akademik Ekol

Akademik yetişme sürecimde, Türkolog geleneksel filolojisi ile modern dilbilim arasında köprü kurabilen hocaların ve ekollerin etkisi büyüktür. Dilsel verilere ön yargısız, tasviri (descriptive) ve analitik yaklaşmayı ilke edinen bir akademik disiplinden beslendim. Bu durum, çalışmalarımda dogmatik kalıplardan uzak durmamı ve Türk dilini dünya dilleri haritasında nesnel bir yere oturtmamı sağladı. Bu noktada rahmetli Hocam Prof. Dr. Talat Tekin’e şükranlarımı sunuyorum. 

2. Temel Eserler ve Metodoloji

Beni yönlendiren tek bir eserden ziyade, genel dilbilim kuramları ile tarihsel ve karşılaştırmalı Türkoloji metotlarının birleşimi olmuştur. Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk’ündeki tasviri ve mukayeseli yöntem ile Ferdinand de Saussure ve sonrası modern dilbilim teorilerini bir arada okumak, dil olgusuna çift boyutlu (hem art zamanlı hem eş zamanlı) bakabilme yetisi kazandırmıştır.

3. Araştırma Alanlarının Etkisi

Bilimsel yönelişimi asıl belirleyen saha, Türkçenin ses bilgisi ve grameri, Türk dilleri, Türk-İran dil temasları, Sosyolengüistik (toplumdilbilim) ve tehlikedeki Türk dilleri araştırmaları olmuştur. Bütün bu alanlar beni dili toplumsal dinamikleriyle ve nesnel biçimde kavrayan bir dilbilimci olmaya sevk etmiştir. Türk dünyasının dilsel çeşitliliği, bu teorik altyapıyı uygulamak için her zaman en zengin laboratuvarım olmuştur.

Genç araştırmacılara Türk dili ve Türkoloji alanında hangi çalışma sahalarına yönelmelerini önerirsiniz? Bugünün öğrencilerinin sağlam bir akademik donanım kazanabilmeleri için hangi yöntemsel ve entelektüel hazırlıkları öncelemeleri gerektiğini

En kritik araştırma alanları hangileridir?" sorusuna alanlar arasında keskin bir önem farkı gözeterek cevap vermek yerine şöyle diyeyim, dil araştırmalarında tüm alt alanlar kritik öneme sahiptir ve birbirini tamamlar.

Tarihî lehçeler, öteden beri üzerinde en çok tartışılan ve en yoğun araştırma yapılan sahaların başında gelmektedir. Bunun yanı sıra bilim etiğine uygun biçimde sözlük bilimi (leksikografi) alanında hâlâ çok ciddi eksikliklerimiz mevcuttur. Bugün bırakın diğer Türk dillerini, Türkiye Türkçesinin bile geniş kapsamlı, modern standartlara uygun bir sözlüğü ve gelişmiş bir derlem (korpus) çalışması henüz tam anlamıyla ortaya konulabilmiş değildir. Aynı şekilde, Türkiye Türkçesini ve diğer Türk dillerini kapsayan nitelikli bir etimolojik sözlüğe, Türk dillerinin tarihî sözlüklerine büyük bir ihtiyaç vardır. Günümüzde dijital imkânlardan ve bilişim teknolojilerinden yararlanarak bu tür geniş soluklu çalışmaları bir araya getirmek geçmişe kıyasla çok daha kolaydır.

Diğer taraftan dijital fırsatlardan ve yapay zekadan yararlanılacak modern çağdaş çalışmalar da büyük önem arz etmektedir. Ülkemizde özellikle Yakutça, Çuvaşça ve Kıpçak grubu dilleri gibi alanlarda yetkin uzmanların yetişmesi gerekmektedir. Genç araştırmacıların bu alanlarda başarılı olabilmesi için ilgili lehçeleri ikincil kaynaklardan değil; doğrudan aslından, orijinal dillerinden inceleyip araştırabilecek düzeyde güçlü bir dil bilgisi donanımına sahip olmaları şarttır.

Özetle, yapılacak o kadar çok iş var ki hepsinin aciliyet derecesi yüksektir. Belki tarihî lehçeler bugüne kadar en çok çalışılan saha olduğu için genç araştırmacılar ağırlığı biraz daha sözlük bilimi, derlem dil bilimi ve az çalışılmış modern lehçeler gibi nispeten ihmal edilen alanlara kaydırabilirler.

Üniversitelerde Türk dili derslerinin, hem Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde hem de diğer bölümlerde sizce nasıl işlenmesi gerekir? Bu derslerin içerik, yöntem ve amaç bakımından nasıl yapılandırılması, öğrencilerin dil bilinci ve ifade yetkinliği açısından daha verimli sonuçlar doğurur?

Bu konuda, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde görev yaptığım dönem de dâhil olmak üzere yaklaşık 15-16 yıl boyunca uygulamalı çalışmalar yürüttüm. Üniversitelerdeki zorunlu Türk dili derslerinin mevcut durumunu incelediğimizde radikal değişikliklere ihtiyaç duyulduğu açıkça görülmektedir.

Konuyu somutlaştırmak için dünyadan bir örnek vermek isterim: Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm kurmay kadrosunu ve liderlerini yetiştiren Birleşik Devletler West Point Askerî Akademisinin eğitim sistemini ana çizgileriyle araştırmıştım. Bizim askerî liselerden ve akademilerden dereceyle mezun olan öğrencilerimiz de dönem dönem oraya gönderilirdi. Kendi ana dillerinde, İngilizce eğitim veren West Point'te, öğrencilerine sadece İngilizce öğretmekle görevli 45 civarında öğretim elemanı bulunuyordu. Bu inanılmaz derecede geniş bir kadrodur. Orada öğrencilere Shakespeare gibi klasikler okutuluyor ve eğitim sistemi kompozisyon yazma ağırlıklı yürütülüyor. Öğrenciler süreç boyunca en az 5 kapsamlı kompozisyon yazıyor ve bu yazılardan aldıkları notlar geçme-kalma durumlarını doğrudan belirliyor. Hatta İngilizce dersini başarıyla geçen öğrenciler, akademiyi neredeyse bitirmiş kadar başarılı kabul ediliyor; süreç o denli sıkı tutuluyor.

Bizdeki duruma baktığımızda ise; YÖK Kanunu gereğince Türk dili dersleri zorunlu olarak okutulmaktadır, ancak mevcut altyapı şartlarında bir öğretim elemanına yüzlerce, hatta bazen binlerce öğrenci düşmektedir. Üstelik bu derslerin büyük bir kısmı online (çevrim içi) yöntemlerle, kalabalık kitlelere verilmektedir. Bu sistemle öğrencilere bir şey kazandırmak mümkün değildir.

Mevcut şartlar altında bu dersler uygulamadan uzak, adeta bir "Türk Dili Tarihi" dersi gibi işlenmekte; Türkçenin tarihî özellikleri ve kuralları teorik olarak anlatılıp geçilmektedir. Sınavlar da büyük oranda çoktan seçmeli test şeklinde yapılmaktadır. Oysa bu dersin temel amacı; öğrencilerin yazılı ve sözlü anlatım becerilerini en üst düzeye çıkarmak, onlara dil bilinci kazandırmaktır.

Bunun tek çözüm yolu uygulamalı eğitime geçmektir. Sınıf mevcutları her 20-30 öğrenciye bir öğretim elemanı düşecek şekilde azaltılmalıdır. Dersin işleniş yöntemi; öğrenciye sürekli yazı yazdırmak (kompozisyon), öğretim elemanının ise bu yazıları teker teker satır satır okuyup eleştirerek öğrenciye güçlü bir geri bildirim vermesi şeklinde olmalıdır. Yazdırarak ve yazılanı eleştirel bir süzgeçten geçirerek düzeltmek bu alanın olmazsa olmazıdır.

Ancak gerçekçi olmak gerekirse, ülkemizin mevcut üniversite kontenjanları ve koşulları altında, milyonlarca öğrencinin yazdığı metinleri teker teker okuyup cevap verebilecek böyle bir akademik ortamı ve kadroyu kısa vadede hayata geçirmek çok zordur.

Bize kıymetli vaktini ayıran, misafir eden Prof. Dr. Süer EKER hocamıza çokça teşekkürlerimizi sunarız…


Yazmaya Başlamanın Anahtar Kelimesi Yaratıcılıktır

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz? 

Merhaba, ben Meryem İtimat. Kuzey Kıbrıs’ta yaşıyorum. Üniversite Eğitimimi, Bilgisayar- Enformatik bölümünde tamamladım.  Mezun olduktan sonra, küçük yaştan itibaren en büyük hayalim olan öğretmenlik mesleğine başladım. Liselerde bilgisayar dersi verdim. İlerleyen yıllarda ise, aile şirketimizde yönetici olarak çalışmaya başladım. Halen daha keyifle çalışarak, görevime devam ediyorum.

Yazar Meryem İtimat

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?  

Yazmak benim için çok kıymetli bir etkinliktir. Bu yolculuk, çok fazla kitap okumakla başladı ve yıllar içerisinde gelişerek devam etti. Kitap yazmaya başlamamın en önemli nedeni; yazarak, bir nebze de olsa insanları bilgilendirmek, duyguları, düşünceleri ve karmaşık iç dünyayı yazıya dökmek, zihni çalıştırmak ve kendimizi daha iyi tanımamıza yardımcı olmaktır. Yazmaya başlamanın ve ilk adımı atmanın anahtar kelimesi  yaratıcılıktır. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?  

Yazarlık benim için bir sorumluluk ve aynı zamanda büyük bir mutluluktur. Her kelimenin bir kişinin hayatına, bir annenin yüreğine, bir çocuğun umuduna dokunabilmektir. Bu yüzden yazarken insanlara sadece bilgi aktarmayı değil, düşündürmeyi, empati kurdurmayı ve umut vermeyi amaçlıyorum.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor? 

Teşekkür ederim. Kitabımda  yalnızca bilgi vermeyi değil, okuyucunun kendinden bir parça bulabileceği gerçek yaşam örneklerine de yer verdim. Bir insanın hayatı, yalnızca yaşadıklarıyla değil; geride bıraktığı izlerle de anlam kazanır. Bu kitap bir Biyografi kitabıdır ve her kitabın bir yolculuğu vardır.  Azim, emek ve kararlılıkla örülmüş bu hayat hikayesinin genç nesle ilham kaynağı olacağına inanıyorum. Belki de kimilerine cesareti, özgüveni, çalışmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatarak başarılı adımlar atmalarına vesile olacaktır. Sanırım okuyuculara en güzel sürpriz de bu olacaktır.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu? 

Tek bir yazarı ya da kitabı örnek göstermek benim için zor. Çünkü farklı dönemlerde farklı yazarları okudum. Eğitim, çocuk gelişimi ve psikoloji alanındaki eserlerin yanı sıra gerçek yaşam hikayelerini (biyografi) okumayı tercih ediyorum. Bu hikayelerden birçok konu hakkında bilgilendim ve aydınlandım.  Her kitap bana yeni bir pencere açtı. Kimisi sabretmeyi öğretti, kimisi insanı daha iyi anlamayı… Yazarlığın en güzel taraflarından biri de aslında iyi bir okur olmaktan geçiyor. Okudukça hem insan hem de yazar olarak geliştiğime inanıyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz? 

Evet, şu sıralar beni en çok heyecanlandıran proje, akran zorbalığını konu alan 13-15 yaşındaki ergenler için bir kitap. Bu kitapta yalnızca zorbalığı anlatmak değil, sessiz kalanların duygularını, tanık olanların sorumluluğunu ve dostluğun iyileştirici gücünü de göstermek istiyorum. Hikâyenin sonunda hem çocuklara hem de ailelere rehber olacak bölümler yer alacak. 

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı? 

Kitap okumaktan, öğrenmekten, araştırma yapmaktan ve çalışmaktan hiç vazgeçmeyelim. Çünkü bazen bir kitap, hayatımıza yepyeni bir sayfa açabilir. Bana inanan, kitaplarımı okuyan ve yolculuğuma eşlik eden tüm okurlarıma gönülden teşekkür ediyorum. Sizlerin desteği ile başka hikâyelerde buluşmak dileğiyle… 

Kitap İnsanların Düşüncelerini ve Kalbini Güzelleştirir

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Ben Samir Abdullah Akbulut 12 yaşındayım. Sakarya - Kocaali İmam Hatip Ortaokulu (İngilizce proje) 6. sınıf öğrencisiyim. Ben kitap okumayı çok seviyorum. Her gün ne olursa olsun kitap okumadan uyumuyorum. Hatta uyumadan önce o gün okuduğum kitabın konusunu film gibi gözlerimde canlandırmaya çalışıyorum derken öylece uyuyakalıyorum. Boş zamanım pek kalmıyor aslında. Okul ders ödev sınav futbol Kulubü derken beraberinde tiyatro eğitimim devam ediyor. Ayrıca dizi, reklam, film gibi projelerde de çocuk oyunculuğu yapıyorum.. Arada adaşlarımla futbol oynuyorum.

Yazar Samir Abdullah Akbulut

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Zaten kitap okumayı çok seven biriyim. Odamda o kadar çok kitabım var ki; Artık odamdaki rafa sığmıyor. çekmece içinde, yatak bazamın içinde saklıyorum. Çünkü kitapları gerçekten çok seviyorum. Onları hep düzenli ve güzel saklarım. Zamanla bana kitap okumak yetmedi. Kendi kitabım olsun istedim. Bende hayal hayal gücümü kullanarak kitap yazmak istedim. Ve başardım yazdım ! bunun için çok mutluyum.. Biliyorum bu ilk olduğu için ve yaşımda küçük olduğu için biraz amatörce gibi oldu bu kitap . Ama yazmaya devam edeceğim kendimi geliştireceğim daha iyi kitaplar yazacağıma inanıyorum.

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor?

Paylaşım!… Zaten yazarlık paylaşmak demek değil mi? Bilgileri, düşünceleri, hayalleri duyguları hep okuyucularınla paylaşıyorsun. Bu yüzden bana göre yazarlık paylaşmak demek.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Teşekkür ederim. Evet kitabım Logo Yayınevi'nden çıktı. İyi ki Logo Yayınevi ile tanıştık ve iyi ki onlarla çalıştık. Annem ile ben bu kitabın baskı işi için çok araştırmalar yaptık. Çok kişilerle görüştü annem ve en son Logo Yayınevi'ni seçtik.. Sonra ben İsrafil abimle tanıştım. Çok sevdim kendisini, çok samimi davrandı çok yardımcı oldu bana. Kitabımın çıkmasında çok büyük emeği var. Ona da ayrıca buradan çok teşekkür ettiğimi söylemek istiyorum. Hatta bana kendi yazdığı kitaplarından 3 tane imzalı kitap hediye gönderdi. Gönderdiği 3 kitabı da baştan sona üçer defa okuyup bitirdim. (Bunu da buradan söylemiş olayım, çünkü görüşemedik çok görüşmek istiyorum okul tatil olsa İsrafil abimle bol bol görüşeceğim inşallah) Ayrıca kitabımda basım öncesi bazı eksiklerim vardı ve benim okulum olduğu için, okul dışında da dizi çekimlerim vardı o dönem, çok zorlandım tamamlamakta zaman sıkıntısı yaşadım. Ve çok gecikti eksiklerimi tamamlamak. . Buna rağmen benim istediğim tarihe yetiştirdi sağ olsun.. Bana çok güzellikler yaptı. Sağ olsun ! Çok değerli benim için İsrafil abim. Şuan için bu kitabımın okuyucularına herhangi bir sürprizi yok! Zaten bu ilk kitabım. Belki bundan sonraki kitaplarımda Sürprizler olabilir. Bu KELEŞMEN kitabı çocukların görünmeyen anlaşılmayan ya da önemsemeyen duygularını, düşüncelerini istek yada şikayetlerini mizahi bir dille büyüklere anlatıyor.. Aslında bu KELEŞMEN bir çocuk kitabı değil, Çocuklar tarafından dillendirilen büyükler için yazılan bir kitap.

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Kesinlikle ŞERMİN YAŞAR.. Şermin Yaşar’ın dünyaya çocuk gözü ile bakması, hayatı çocuk dili ile anlatması. Her olay ve konuları çocuk dili, çocuk fikri, çocuk görüşü ile yorumlaması ve kitap içi resimlerinin çizimi benim hayalimi gücendiriyor. Bütün kitaplarını okudum ve çok seviyorum. Kit zaten.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Tabii ki düşünce olarak beynimde tasarladığım çalışmam var . Ama Bahsettiğim gibi, okulum derslerim sınavlarım ve beraberinde tiyatro eğitimim bunların haricinde futbol kulübüm biraz yoğun geçiyor günlerim. Bundan dolayı eyleme geçiremedim. Okullar tatil olur olmaz. Zaman kaybetmeden ikinci kitabımın çalışmalarına başlamayı düşünüyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kitap okusunlar kitap okumaktan bıkmasınlar ve vazgeçmesinler! Kitap insanların düşüncelerini ve kalbini güzelleştirir! KELEŞMEN’i de okusunlar eminim çok sevecekler. Okurken hem çok gülecek hem de çok düşünecekler ve her hikaye sonunda KELEŞMEN’in içinde kendilerini bulacaklar. Herkesi çok seviyorum!

Şiiri Toplumsal Bir İyileşme Aracı Olarak Görüyorum

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhabalar... Afyonkarahisar’da öğretmenlik yapıyorum. Hoşgin, bilardo ve masa tenisi oynamaktan hoşlanıyorum. Tüm okurlarınızı selamlıyorum.

Yazar Özkan Mutluer

Sizce şiir nedir? Şiirde olmazsa olmaz dediğiniz öğeler var mı?

Bana göre şiir; anlam ve estetiği doğru oranda harmanlama sanatıdır. Anlamı yetersiz mükemmel bir görsellik de yeterli estetik taşımayan mükemmel bir anlam da şiir değildir.

Şairlik sizin için ne ifade ediyor? Öykü, deneme tarzında yazılar da yazıyor musunuz?

Açık söylemek gerekirse ehlikeyif biriyim ve şiir bana keyif verici yasal bir madde gibi geliyor diyebilirim. Roman okumayı da severim ama başka bir edebî türde yazmayı düşünmüyorum. 

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Bu yolculukta size kimler destek oldu? 

Şiir yazmaya lise yıllarında başladım ve ömrümce de yazmak istiyorum. “Sen Kimim?” şiir kitabımın yazım sürecinde bana ilham olan ve beni destekleyen herkese teşekkür ediyorum.

Kitabınız Logo Yayınevi’nden çıktı. Kitabınızda şiirseverleri ne tür şiirler bekliyor? İpucu verir misiniz?

Şunu umduğumu rahatlıkla söyleyebilirim ki “Sanat; hem sanat içindir, hem de toplum içindir.” düşüncesini benimseyen şiir severler, kitabı beğeni ile okuyacaklardır.

Başucu yazar, şair ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Ahmet Ümit, hayranlıkla takip ettiğim bir yazarımızdır. Özellikle kahramanların gerçek hayat öyküsü ile yazarın hayal dünyasındaki kurgunun eş zamanlı bir örgü ile işlendiği Bab-ı Esrar’ı çok beğendim. Yabancı yazarlardan George Orwell’ı, şairlerimizden de Necip Fazıl Kısakürek ve Yusuf Hayaloğlu’nu severek okurum. Bütün edebiyatçıların, takip ettikleri yazar ve şairlerden mutlaka etkilenecekleri kanaatindeyim.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Şiir yazmayı çok seviyorum ve yazmaya devem ediyorum. “Hayırlısı...” diyelim.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Şiiri, kişisel bir tat alma yöntemi olduğu gibi toplumsal bir iyileşme aracı olarak da görüyorum. Teknolojik gelişmelerden elbette yararlanmak gerekir fakat maalesef internet bağımlılığı günümüz ‘z kuşağı’ için çok ciddi bir sorun haline geldi ve ben bu sorunun çözüm yollarından birinin de edebiyat olduğunu düşünüyorum. Hem kendimiz hem de yaşadığımız toplum için şiire sahip çıkalım, sanata ve edebiyata hak ettiği değeri geri kazandıralım.

Aşk Ezgisi

Yaz ormanlarında esen rüzgâr gibi hafif ol...

Her yaprağı dans ettiren o esinti gibi...

Dağların doruklarını örten, gökyüzünden usulca süzülen kar gibi ol...

Gündüz denizi kadar berrak, yıldızlarla ışıldayan gökyüzü kadar duru ol...

Gecenin karanlığında yol gösteren ve yaşama ışık saçan bir güneş gibi ol...

Ruhun büyülü ormanlarında yankılanan bir aşk fısıltısı ol...

İlkbaharda çiçek açan badem ağacı gibi ol...

dallarında çiçekler taşıyan kiraz ağacı gibi

Dünyayı kokusuyla güzelleştiren bir nefes ol...

Yaşamın filizi ol...

Sevinçle büyüyen, taze dallarıyla ruhu yenileyen...

Ve aşkı söyleyen bir ezgi ol...


Nicola Mastroserio / Edebiyat Gazetesi / Haziran 2026 / Sayı 41

Okumadan Yazmak Mümkün Değil

Merhaba hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, ben Cansu Türkmen. 2008 Ankara doğumluyum ve eğitimime Kilim Sosyal Bilimler Lisesi’nde devam etmekteyim. Tenis oynamak, münazara turnuvalarına katılmak ve sosyal sorumluluk projelerinde yer almak benim için büyük bir motivasyon kaynağı. Tüm bu hareketliliğin yanı sıra edebiyat, okumak ve yazmak her zaman sığındığım ve huzur bulduğum alanlar olmuştur.

Yazar Cansu Türkmen

Yazma yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz? Sizi kitap yazmaya yönlendiren nedenler nelerdir?

Ortaokulun ilk yıllarında yazmaktan zevk aldığımı fark ettiğimde kısa kısa öyküler kurmakla başladım. Daha sonralarında yazmaya devam edip yüz sayfa civarında olan ilk kitabım Kapının Ardı’nı çıkardım. Yazmaktan hiçbir zaman sıkılmadım; aksine her zaman keyif aldım ve huzur buldum. Zihnimdekilerin birer birer yazıya dökülmesi ve onları okuyabilmek bana somut bir değer oluşturmanın mutluluğunu verdi. 

Yazarlık sizin için ne ifade ediyor? 

Yazarlığın benim için anlamı, sevdiğim işi yapmanın bana sunduğu lütuflara karşı hissettiğim minnet oldu. Kendimi hâlâ yazar diye adlandırmaktan çekiniyorum. Onca büyük yazarlar ve kalemini mükemmel bir şekilde kullanan sanatçılar varken henüz küçük sayılabilecek yaşlarda kendimce kurguladığım kitaplar bana yazarlığın gurur verici namını kazandırır mı emin olamasam da yazı yazmaktan ve yazılarımla anılmaktan her zaman onur ve mutluluk duydum. Yazarlık benim için hayatımın olmazsa olmaz  rengini ifade ediyor. Ve her zaman ait olmak isteyeceğim nezih bir mertebe.

Kitabınız Alaska Yayınları’ndan çıktı, tebrik ederiz. Kitabınızda okurlarınızı ne gibi sürprizler bekliyor?

Kitabım; kimisi aşina olduğumuz, kimisi bize pek yabancı gelecek yer yer abartı karakterlerle dolu. Bu bakımdan geniş bir yelpazeye sahip. Aynı zamanda hayatın içinden bazı kesitlerle karakterlerin tepkilerinin, bakış açılarının çeşitliliğini okuyucuya yansıtmaya çalıştım. Bu sayede yer yer sosyolojik roman izleri görebiliriz. Ters köşelerle okuyucuyu kitaba bağlamayı ve kitabımı sürükleyici bir roman haline getirmeyi hedefledim. Seksenlerin atmosferiyle ve ana karakterin bir tren yolculuğuna dahil olmasıyla da alışılmadık bir mekan ve zaman çizgisi oluşturmayı amaçladım.  

Başucu yazar ve kitaplarınız nelerdir? Yazarların ve kitapların hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Nazan Bekiroğlu’nun deneme türündeki eseri “Mor Mürekkep” en çok sevdiğim kitaplardan biridir.  Felsefi kurgu ve distopik kurgu alanında ise Ayn Rand okumayı; sosyolojik ve yergi türündeki eserleriyle Alev Alatlı okumayı severim. Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarına yerleştirdiği dönem dönem eleştirileri de onu okumaktan keyif almamı sağlıyor. 

Okumadan yazmak mümkün değil. Dolayısıyla okuduğum kitapların hem anlatım gücümün pekişmesinde hem de kurguları şekillendirmemde oldukça faydasının olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda okuduğum deneme ve eleştiri türündeki kitaplar çeşitli fikirlere karşı farklı bakış açıları edinmemi sağlıyor.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı? Okuyucularınıza ipucu verir misiniz?

Üniversiteye geçiş sürecinde olmam sebebiyle boş vakitlerimi ders çalışmaya ayırmam gerekiyor dolayısıyla yakın zamanda yeni bir kitap çıkarmak gibi bir planım yok ancak bu süreci atlattığımda yazmaya kaldığım yer devam etmek istiyorum.

Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yalnız Ada ve Sakinleri benim için üzerinde dikkatle çalışılmış bir kitap oldu. Kurgusunu, anlatımını özenle en iyi haline getirmek ve okuyucularıma kaliteli bir kitap sunmak için oldukça uğraştım. Umarım severler ve geri dönüşleri benim için fazlaca kıymetli. Bu kitaba bir şans tanıdığınız için teşekkür ederim.

1932-2025 © Edebiyat Gazetesi
ISSN 2980-0447