Yılların eskitemediği “sanat sanat için midir, halk için midir?” tartışması sanat ve erdem ilişkisinde düşündürücü olmayı sürdürür. Konunun uzandığı uç nokta yaratıcılık ve varoluşçuluğa gider bildiğiniz üzere ki hafif tebessümlerle geçiştirilebilecek basitlikte değildir. Neden mi? Çünkü yüzyıllardır kullanımdadır sanat. Kimlerin kullanımındadır? Erkin, yani siyasi iktidarların kullanımındadır elbette. Tartışılan konuya bana göre Froyd; Uygarlığın Huzursuzluğu adlı eserinde (Das Unbehagen In Der Kultur/Civilization And It’s Discontents) sublimasyonu açıklayan kuramıyla en önemli çıkarımı yapmış.

“Sublimasyon”, yani yüceltme mekanizması sanatsal yaratıcılığı açıklamak için Froyd ve sonraki psikanalitik kuramcıların kullandıkları bir kavram olarak çıkıyor karşımıza. Yüceltme, ego için tehlikeli sayılan cinsel saldırganlığa karşı geliştirilen bir savunma mekanizması olarak açıklanıyor. Burada sanatsal yaratıcılığa bakış konusundaki farklılıkları da anlamalıyız ki bazı sanatçıların neden durduk yere(!) sistem tarafından ortadan kaldırıldıklarını da anlayabilelim.

Yaratıcılık, Tanrısal bir boyut ve sublimasyon, cinsel enerjinin (libidonun) yaratılana kanalize edilmesidir. Din olgusunun bu motif doğrultusunda konuyla içiçeliği hep saklanmış görünüyor. Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında Froyd, dinsel sonsuzluk düşüncesini, bireyin benliğini dış dünyadan ayrı tanımlamaya başladığı ana dayandırıyor. Birey bu kopuşu “okyanusvari bir sonsuzluk hissi”, yani tanrıya inanma sanrısı olarak gösterirmiş. Froyd’un talebesi Jung ise “bir-leşme” kavramını ortaya atmış. Doğu dinlerinde, tasavvufi söylemlerde bahsi geçen bir olma durumuna özlem olarak, bireyin kendini bir’in parçası olarak görme bilinci oluşmuştur. Bu söylem ve etkileşimlerin Freud’un dediği gibi bir “sanrı” mı Jung’un dediği gibi “bir-leşme” mi olduğu elbette tartışma konusudur.

Aslında bu düşünceler ışığında 10. Yüzyıl dervişlerinden Hallaci Mansur’un ilk kez dillendirmiş olduğu Ene’l Hakk görüşü geliyor aklıma. Ve bu görüş ardınca giden 15. Yüzyılın büyük şairi Nesimi… Ene’l-hakk mantıgının temeli, tüm kâinat Allah’tandır ve Allah her yerdedir. Bu kainatin bir parçasiysam Allah benim de içimdedir, bende de Allah’tan bir parça vardır. Bu durumda ben Allah’ın bir parçasıyım’dır. Hal böyle olunca ene’l hakk diyen Hallaci Mansur da büyük şair Nesimi de idam edilmişlerdir. Bu düşüncenin karşısına ise vahdet-i vücut bir antitez olarak konulmuş ve sanatı erk tekelinde tutma düşüncesindeki sistem tarafından benimsenmiş, bunun savunucusu sanatçılar da özgür(!) bırakılmışlardır. Çünkü vahdet-i vücut düşüncesi monizmi temel alır. Bütünün parçalarıyızdır ama yaratıcı tektir ve ancak o’dur. Tanrı varolan herşeydir. O, kâinat ve ötesidir.

Sanatın erk tarafından idari bir keşif olarak ortaya çıkmasına ilişkin sorumuzu yöneltelim o zaman şimdi;

Devlet mi halk içindir, halk mı devlet içindir?

Gülmek serbest. Boşlukları doldurmak kâfidir. Çünkü elbette devlettir halk için olan. Öyle olmasaydı Atatürk de bilirdi “soyunu soylandırmayı, boyunu boylandırmayı!” Bu doğrultuda okumalıyız Halkçılık ve Devletçilik ilkelerini.

Bugün Dünya’nın en gelişmiş ülkelerinde bile gerçek anlamda halk için çalışan bir Devlet göremezsiniz. Elbette gelişmemiş olanlara nispetle gözle görülür farklar yok değildir. Ama özünde hepsi idari erki kollamak için yapılandırılmış unsurları barındırır. Din Sanat ve Spor bu unsurlar içinde en etkin olanlarıdır. Bu yazımda Spor olgusuna çok fazla değinmememin özel bir sebebi var aslında. O da artık 21. yüzyılda sporun neredeyse sanki sanatın bir koluymuş gibi işlenmesine yönelik yeni keşiflerle ilgilidir. Tv’deki futbol programlarına dikkat edin, zirve sporcuları 1990’lardan beri adeta sanatçılar gibi hayat akışı incelenen kişiler haline getirilmiştir. Falanca maçta attığı rövaşata golünden bahsederken bunun “çok sanatsal” olduğu yönünde yeni algılar yaratılmaya çalışılması hiç tesadüf değildir. Ve elbette Hakan Şükür’ün Avrupa kupası maçı öncesi kurban kesip kanını alnına sürüp dualar eşliğinde sanat yapmaya çıkmasının, pardon sahaya çıkmasının da tesadüf olmadığı gibi…

Demem o ki, her zaman erki elinde tutanların kimler olduğuna bakmalıyızdır önümüze sanat ya da sanatçı diye konanları izlerken. Çünkü bireyi adeta büyüleyen güzelliklerin içi sistem tarafından, çirkeflik ve bilumum küstahlıkla doldurulur. Bu Dünya Sineması olarak adlanan Hoolywood için de ekseriyetle böyledir. Her sanat eseri her sanatçı değildir elbet. Çünkü sistem progresiv çıkışlara da bir yere kadar serbesite sağlar ki bu progresiv serbesite bir nebze de olsa toplumların basıncını düşürsün, yani büyük patlamalara gebe bir istim sıkışmamış olsun.

Bu bağlamda Devlet Sanatçılığı kavramından bahsetmezsem çatlarım.

Platon’un mükemmelleştirdiği o mucizevî Devlet’i temel alırsak kavram olarak mükemmeldir bence. Yani halkı için didinen, çalışan bir devletin sanatçısı doğal olarak halk için sanat yapıyordur. Ki bu doğru olandır. Evrensel gerçek de tektir. İkiyle ikinin dört etmesi gibi. Siz bakmayın beş eder diyen postmodernist filozof bozuntularına! Aman cebir falan da demeyin ha, cebirle çözmüyorum bu işlemi! Ezoterizmin izinde, başkaları anlamasa da olur türünde sanat’mış gibi ortaya konulup, izleyenin/okuyanın da “yahu anlamıyorum hiç bir şey ama çok süpermiş dostum!” dedikleri züppeliklere de aldırmayın… Çünkü beş yüz yıl önce de anlaşılıyordu Nesimi ve yüz yıllar öncesinde yaşamış halkın pek çok ozanı da hep, hep anlaşılıyorlardı… Şimdinin devletleri ezoterist anlatımı sadece belli bir zümrenin, hatta neredeyse tarikatların beğenisine sunarken, konudan bihaber kitleleri de tamamen alt unsurlarla etkileyip ele geçirerek aynı saflara çekmeyi gerçek hedef olarak belirlemişlerdir. Halkı için çalışmayan bir devletin onay vereceği “sanat” ya da “sanatçı” ve hatta “devlet sanatçısı” adıyla pazarlayacağı da kendi hedeflerine ters düşmemiş olan ürünleri ya da bireyleri kapsayacaktır.

Devlet Sanatçılığı kavramına değildir burada sözüm. Devlet Sanatçısı doğal olarak Halkın Sanatçısı demektir çünkü. Ama her kavram her tanım gibi bu kavramın da Devlet tanımının da çoktandır çürümüş ve kokuşmuş olduğunu görüyoruz. Bu yüzdendir “bu devlet bizim devletimiz değildir” dememiz. Bu yüzdendir Devlet Sanatçısı diye önümüze atılana bizim sanatçımız değildir, hiç olmadı ki! dememiz… Ama anlatamadık ve anlatamayacağız. Bizim anlatamadıklarımız üzerinden sözde halkçıymış gibi çıkış yapan etnik bölücülerin adeta rol çalarak Devlet’i kendi yargıları üzerinden yok saymalarına karşı çıkarken anlatamadık hem de! Bir şeyin karşısında olmanın, bizden rol çalanların dediklerinin yanında olmayı gerektirmeyeceğini de anlatamadık!

Biliyoruz ki çapıyla olmasa da içeriğiyle bir üçüncü paylaşım savaşı süregitmekte. Etniksel mezhepsel, jeosiyasi ve politekonomik gerçekler üzerinde tırmanan ve birbiri ardınca gelişen çok önemli ayrıntılarıyla hem de. Ve tırmanan bu büyük resimde şeytan ayrıntıların içine gizlenmiş durumdadır. Siyasetin içinde çok önemsenmiyor olsa da Edebiyat Gazetesi olarak bu ayrıntılara değiniyor olmamız bu sebepledir. Ayrıntı gibi görünenler kitlesel etkileşimin ana arterini oluştururlar. Sanat üzerine gitmemiz filmleri eleştirmemiz, onları yayınlamamız işte bu yüzdendir. Evrensel algıları, estetik algıların kullanıldığı akımlar belirleyebiliyorsa, o çoktandır hatta yüzyıllardır siyasi bir konudur zira.

Sanat siyasi bir konuysa elbette halk içindir.

Halkı için varolacak bir Türk Devleti özlemiyle,

Sağlık ve iyi Pazarlar dilerim…

 

Jale Altunel / edebiyatgazetesi

Comments

comments