Konformist:  Bu sözcük, sanıldığı gibi ‘konforu seven, rahatına düşkün’ anlamına gelmez; “Sorgulamadan itaat eden”, “boyun eğen”, “uyum sağlamış” anlamlarına gelir.

Hayallerimize ulaşabilmek için neleri feda edebiliriz? Kendimizden ne kadar ödün verebiliriz? ”Kendimiz” gibi yaşayabilmek uğruna neler yapabiliriz? Sınırlarımızın farkında mıyız?

Çocukluğunu, doksanlı yıllarda geçirmişler çok iyi bilir. Bizler; toplum tarafından, her an her yerde “yoldan çıkmaya” eğilimli olmakla suçlanmışızdır. Popüler kültürün apolitik kuşağı… Gerçekten de çoğunluk tarafından benimsenen yaşam tarzına karşı bu kadar tepkili miyiz sizce de?

Woody Allen, Maç Sayısı, Kasandra’nın Rüyası ve Scoop filmlerinde, sahip olduğumuz hayatı korumak için ne kadar yoldan çıkabileceğimizi ve vicdanımızı bu uğurda nereye kadar susturabileceğimizi sorguluyor. Ahlak dersi verilmiyor. Bu üç filmde de izleyici; “siz böyle bir hayatı seçerseniz, sonunda olacağı budur” demek yerine, karakterlerin yaşadığı çıkmazı paylaşıyor ve cinayetleri meşrulaştırıyor. Çünkü suç, yoldan çıkan biri tarafından işlenmiyor. Tam tersine, “doğru yoldan” çıkmak istemeyen, dolayısıyla asıl isteklerinden ve kendinden korkan zavallı bir mağdur tarafından işleniyor. Korunmak istenen kutsallaştırılmış bir kavram olan “aile” ise bu üç film boyunca hatırlatılıyor.

Maç Sayısı – kadın erkek ilişkisi üzerinden; ölüm, aşk, şehvet, suç, ceza, vicdan …

Film, esas adamımız Chris‘in, hayatı bir tenis maçına benzeterek, şansın hayatta ne kadar etkili olduğunu söylemesiyle başlar… Chris İrlanda’dan İngiltere’ye gelmiş yetenekli bir tenisçidir. Fakat hayatını tenis oynayarak, sürekli seyahat ederek geçirmek istememektedir. Buna rağmen İngiltere’de yüksek sosyetenin uğrak yeri olan bir klüpte tenis dersi vermeye başlar. Burada Tom’la tanışması ve Tom’un kız kardeşi Chloe’nin Chirs’ten hoşlanması, ona farklı bir hayat yaşaması için sunulan bir fırsat gibi görünür.

Chris de her tragedya kahramanı gibi “yıkıcılık eğilimi” ve “sisteme uyum” sağlamak arasında kalmıştır. İdealleri ve kendisi için savaşan bir kahraman olma dürtüsü mü yoksa yüksek sosyeteyle geçirilecek rutin bir hayat mı daha cazip gelmektedir? Karakterin film boyunca kendisiyle verdiği savaş aslında bu noktada düğümleniyor. İşin kötüsü, Chris’in tüm bunları bilinçli olarak yaşaması. Ama bir yandan, Dosteyevski’nin roman kahramanı gibi “mağdur” gösteriliyor (Suç ve Ceza – Raskolnikov -sahne 04:20 )… Aradaki en büyük fark ise, Raskolnikov’un ailesi ve öncelikle toplum için bir teori üreterek cinayet işlemesiyken, Chris’in sadece kendisi için bunu yapması.

Chris için; içinde yaşadığı toplumu parçalamak ve o parçalanmışlık içinde yaşadığını hissetmek isteyen bir tragedya kahramanı diyebiliriz aslında. Onun; Tom’un nişanlısı Nola’ya karşı duyduğu şehvet bu yok etme isteğinin bir belirtisi.

Chris’in , çocuk sahibi olmayı saplantı haline getirmiş Chloe’ye duyduğu acımayı,  Nola’ya karşı duyduğu şehvete tercih etmesinin asıl nedeni; tutunamama korkusu yüzünden kendisine sunulan fırsatlardan vazgeçememesi. İçinde olmayı tercih ettiği grubun ahlak değerleri ona ters de gelse, bir kere boyun eğmiştir. Modern dünyadaki trajedi; para üzerine kurulu bir aile hayatının yıkılmasından korkan zavallılarca yaşanıyor. Bu hayatı korumak uğruna işlenen bir cinayet suçtur. Suç; çevresini saran anlamsızlıklara, saçmalıklara meydan okumaktır, uyumu kabul etmemektir. Kendi içinde bir özgürlük arayışıdır. Ama asıl suç cinayete sebep olan konformizmdir.

Chris , Nola’nın komşusunu öldürmesinin sebebini açıklarken, yüce amaçlar için bazı şeylerin feda edilebileceğini söylemesi, vicdanı susturmak için söylenen bir yalandır.  Onun daha ‘yüce amaçlar’ dediği şey, toplumdaki yerini korumak ve rutine karışıp yok olmaktır. O bir Raskolnikov değildir. Çünkü Raskolnikov var olmak, Chris ise bu sistemin içinde sindirilmek ve yok olmak için cinayet işlemiştir. Asıl amaç yoldan çıkmamaktır.

Şans üzerine söylenen, aslında bir anlamda kadere gönderme yaparak başlayan film, Chris‘in bebeği için iyi temennilerde bulunan dayısının şans üzerine söylediği benzer sözlerle bitiyor. Sanki kuşaktan kuşağa aktarılan bir trajik hatayla seyirci baş başa bırakılıyor.

Top filenin diğer tarafına geçememiştir ve Chris maç sayısını alamamıştır. En azından seyirci olarak buna inanmak istiyoruz.

Kasandra’nın Rüyası – iki erkek kardeş arasındaki ilişki üzerinden; hayaller, ödül, suç, ceza, vicdan, kehanet…

Yönetmen bu filmde, kendine Kasandra’ nın rolünü biçmiştir ve izleyiciye daha film başlamadan bir trajedi yaşanacağını söylemektedir. Woody Allen; kahin, bizler de ona inanmak veya inanmamakta özgür olan, elimiz kolumuz bağlı, değiştiremeyeceğimiz olayları sadece gözlemleyen izleyicileriz. Gelecekte olacaklar bilindiği için mi kehanette bulunuluyor yoksa bir defa kehanette bulunulduğu için mi gelecek ona göre şekilleniyor? Cevabı ne olursa olsun kahin karakterlerin başına gelecek felaketlerden onları koruyamıyor.

Ian ve Terry birbirlerine çok bağlı iki erkek kardeştir. İşlenecek olan cinayetin öncesinde ve sonrasında birbirine zıt tepkileri olan iki karakter karşımızdadır. Benzer geçmişe sahip iki kardeşin, aynı olaylar karşısında birbirlerinden çok farklı yaklaşımlarda bulunması filmin trajik yapısını oluşturuyor. Bu zıtlığı, tek bir kişinin içinde yaşadığı gelgitler olarak da görebiliriz. Terry vicdanın sesini temsil ederken, Ian ise vicdana karşı koyan, onu görmezden gelen yanı temsil ediyor. Araba tamir ederek, orta halli bir hayat süren Terry’ nin vicdan azabı yaşarken; Amerika’da otel işine girerek sınıf atlama hayalleri kuran Ian’ın ise bu durumdan etkilenmemesi suçun insanlar üzerindeki etkisinin, sınıfsal boyutunu gösteriyor diyebiliriz.

İşledikleri cinayet yüzünden başına gelecek şeyleri düşünerek vicdan azabından delirme noktasına gelen Terry ile bu suçun beraberinde getireceği “baş döndürücü” fırsatlar için sabırsızlanan Ian da filmin sonunda istediklerine kavuşamazlar…

Maç sayısındaki Nola gibi, Kasandra’nın Rüyasında da dayılarının kariyerine tehdit oluşturan Martin Burns ortadan kaldırılması gereken bir “şeydir”. Bu da beraberinde suçu getirir. Filmde eleştirilen durum para ve/veya kariyer hırsı değildir. ”Normal” olarak görülen bir yaşam tarzına ters düşen her şeyin “hastalık” olarak görülmesidir. (Chris’in maç sayısında Nola’ya duyduğu tutkunun bir hastalık olduğunu düşünmesi onu ortadan kaldırmaya karar vermesinin sebebidir.) İdeal olarak görülen yaşama ulaşmak uğruna hiçbir soruna çözüm olmayan temizleme ve ortadan kaldırma işlemleri, insanları daha da içinden çıkılmaz bir ruh haline sürüklemektedir.

Eli açık dayıya ödenmesi gereken trajik borç, bu iki kardeşin sonunu hazırlamaktadır. Önlerinde iki seçenek görmektedirler. Ya dayıları gibi “zengin” olacaklardır ya da hiç kimse. Bu yüzden “ailenin iyiliği için” geri dönüşü olmayan bir suç işlerler.

Scoop – kariyer hırsı, para, konformizm, suç

Kariyer hırsıyla yanıp tutuşan gazetecilik öğrencisi Sandra’nın , bir “Lordla” evlenerek köşeyi dönme hayalleri kuran  Sandra’ya dönüşmesi; katilin izini kaybetmesine sebep olur. Diğer iki filmdeki karakterler gibi konformizmi seçmesinden kaynaklanan trajik bir hata yapar. Chris’in Chloe ile evlenmesi… Ian’ın ve Terry’nin bonkör dayılarına, rahat bir yaşam uğruna ödenmesi gereken bedeli kabul etmesi… Bunlar trajik hatalardır. Üç filmde de, rahat yaşama duyulan tutku bir suç öğesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Filmde en anlamlı bulduğum sahne, seyirci olarak bizim gördüğümüz, fakat Sandra’nın görmediği bir cama yapıştırılmış “west africa food crisis” (batı afrika gıda krizi) haberidir. Sandra’nın da cama doğru ilerlediğini görürüz. Fakat onun gördüğü haber “tarot killer strikes again” (tarot katili tekrar saldırdı) yazısıdır. Gözünü kariyer, daha doğrusu, bir vurgun(scoop) bürümüş gazetecilik öğrencisi için dünyanın bir ucunda açlıktan ölen insanların yaşam savaşı vermesinin önemi yoktur.

Bu filmi diğerlerinden ayıran özelliklerden biri, suç işleyen karakterin yaşadıklarına birebir şahit olmamamız. Suç, bir Lordun oğluna yakışmamaktadır. Eğer bir cinayet, üst sınıf tarafından işleniyorsa; diğerlerinin görevi, suçun aklanmasını sağlayacak bakış açısını yaratmaktır. Bu yüzden de koca gözlüklerimizi taksak bile asıl gerçeği gözden kaçırabiliriz.

Kariyer hırsı, rahat yaşama duyulan özlem, özenme ve onu koruma içgüdüsü suçu da beraberinde getiriyor. Yönetmen, özellikle gençler üzerinden giderek bu üç filmi çekmiş. Yani hayatın daha başında olan insanların korku ve kaygılarına eğilmiş. Aslında Dionysos-çulukla “suçlanan”  gençlerin “Apollon” olmak uğruna “Dionisos” olduğunu söyleyebiliriz. Akılcıl yaşam; aile huzurunu bozmamak için, topluma ters düşecek pürüzleri ortadan kaldırmaktan geçiyorsa, artık bir katili bile anlayabilecek kıvama gelebiliyoruz.  Bu nedenle, belki de öncelikle asıl sorgulanması gereken, modern trajedilerin kökenidir…

Ek bilgi: Friedrich Nietzsche’nin ilk eseri olan Tragedyanın Doğuşu adlı yapıtında incelediği iki kavramdır Apollon ve Dionysos. Nietzsche’de Apollon; biçimin ,uyumun ve kontrolün, Dionysos ise taşkın ve coşkun duyguların, tutkunun simgelendiği iki kavramdır. Nietzsche’ye göre bu iki öğe, tabiatın yaratış/yıkış süreçlerini devindirir. “Mantıksal bir çıkarsamayla, ama sezginin anında oluşan keskinliğiyle, sanatın sürekli gelişiminin Apolloncu ve Dionysoscu bir ikililiğe bağlı olduğunu anladığımızda estetik bilimi için çok şey yapmış oluruz: Yaradılışın, bazen araya giren uzlaşmalara rağmen sürekli çatışan cinsiyetliliğine bağlı olması gibi…” Nietzsche

Aycan Yayla / edebiyatgazetesi

Comments

comments