Nardaran Bakü yakınlarında bir kasabadır, rivayete göre orada şiilerin kutsal saydıkları imamlardan birinin yakın akrabasının mezarı vardır. Burası eskiden beri ziyaret ve dilek yeridir. 26 Kasım 2015’te Azərbaycan Cumhuriyeti silahlı polis özel harekat ekibinin köye yaptıkları “operasyon” sonucunda 2’si polis, yedi kişi hayatını kaybetti, 4 kişi yaralandı ve 14 kişi de tutuklandı. Tutuklananlar arasında azmettirici olarak varsayılan Taleh Bağırzadə adlı şahıs da vardı. Tutuklamalar sonrasında kasabada itirazlar başladı, ama hakimiyetin halka uyguladığı tazyik sonucu, (kasabaya elektrik verilmemesi gibi) direniş tırmandırılmış ve kasabada olağanüstü hal ilan edilmiştir. Nardaran olaylarında Azerbaycan hakimiyetinin davranışını eleştirenlerin çoğu, liberal muhalefetti, dinin korkuluk gibi kullanımını ilk olarak onların dayandığı amerikan ve Avrupa “demokrasileri”nin uygulamaya başladığını unutmasınlar.

İran İslâm karşı devriminden, Sovyetler’in Afganistan’a girmesini de katsak ta 11 Eylül’e kadar, örnekler yeterlidir. Bu şimdi de devam ediyor. Amerika’dan sonra Avrupa, daha sonraysa Rusya tarafından IŞİD’e karşı “mücadele” adına o kadar meseleler “çözülür” ki, Azerbaycan hakimiyetinin de aynısını yapması değil, yapmaması tuhaf olurdu.

Azerbaycan’da din deyince islâm, islâm deyince, önceliğin; şiiliğin caferi mezhebi olduğunun altını çizmek gerek.

Küresel güçlerden farkli olarak Azerbaycan hakimiyeti islâmın radikal sünni mezhepleri üzerinden oyun kurması akla yatkın değildi, çünkü Azerbaycan halkının yüzde doksanı geleneksel olarak şiidir. Batı daha çok sünni mezhebi üzerinden oyun kurar. İran’la olan mesele Batı’da konunun başka bir ayrıntısıdır. Ama…

Aması odur ki, Batı diye tek bir güç kaynağı artık yoktur. Dünyada en azından birbiriyle çelişen iki büyük güç merkezinin egemenlik uğruna şiddetli bir mücadeleye giriştiğinin şahidiyiz. Çünkü çelişki zaten maddenin varoluşunun esas belirtisidir.

Çatışan küresel güçler birbirinin ayağına dolanarak, yoluna taş koyarak yani birbirine çelme takarak savaşırlar. Bunların aletleri ise, asırlardır insanların içgüdülerini baskı altına alan dünya görüşleri, yani dinlerdir. Çünkü zamane emperyalizmini ayakda tutan ve yaşatan, bireyin  libidosunun bir bölümünün sistem tarafından karşılıksız benimsenmesidir.

Libido (acunsal enerji) teknolojiden önceki el emeği aşamasında, faydalı emek şeklinde boy gösterir ve bu doğrultuda kullanılırdı. Teknolojik aşamayla, önceleri el emeği şeklinde biriktirilen libidoya yeni istihtam bulmak ve böylelikle onu istismar etmek, hakim dünya emperyalist sisteminin esas görevi haline dönüşmüştür. Malumdur ki el emeği aşamasında iş vakti, işten sonra belli toplumsal davranış kuralları ve moral mütlaktı. Moral, insanların birlikte çalışmasını ve gündelik yaşamını şartlandırır. Herkes yakınındaki insanları tanır ve toplumsal kınak ve moralin korunmasını koşullandırır. Teknolojik aşama birlikte el emeğini gereksiz kıldığı için bir arada çalışmayı koşullandıran toplumsal kınağa (kınamaya) da iytiyaç kalmamış olur. Yani insanlar artık topluca bir çatı altında çalışmıyorlardır. Toplumsal kınağın güçlü olduğu teknoloji öncesi aşamada;  devlet, otoritesini silahlı güçlerden ziyade, bu kınağa dayanarak koruyordu. Halkın itaatkâr halde tutulmasında ordudan daha çok, mabed etkindi. Teknolojik aşamada ise kitlevi kınağın olmaması, halkı itaatkâr halde tutmak için, devletin daha çok silahlı güce ihtiyaç duymasını gerektirmiştir. Ama mabedden yararlanma da davam ediyor. Sistem önceki dönemde olduğu gibi kitleyi dini kıskançlık hisleriyle besleyerek onu itaatkâr halde tutmak ister. Bu da dini nifak ve karşı durmalarla başarılır. Bu yüzden Ön Asya’dan kaçan ve bir anda hepsi “mümin müslüman” olan mültecileri Avrupa’nın en rövanşist ve işinden kovulmuş yani işten boşa atılmış halkı arasına yerleştirilirler. Bir mezhebin ağır bastığı bir ülkeye, önceleri düşman olduğu başka mezhebi yerleştirirler. Kudüs’ü İsrail’e verirlər, Azerbaycan’da selefileri beslerler ve saire… Dini çatışmaların olduğu yerde tabii ki milli ve etniksel çelişkiler de kızışır. Sistem siyasi amaclarını iktisadi amaclarıyla uzlaştırmayı da ihmâl etmez. Bütün bu çatışmalar fonunda reklâm tüketim toplumuna yeni toplumsal kınak şekilleri teklif eder: Tüketmemek ayıpdır, bankaya borcun olması artık sadece orta çağ aristokratlarının değil, yoksulların bile ayrıcalığına dönüşmüştür. İnsanlar gereksiz şeyler tüketmeye sevk edilirler, her şey bu vahşi emperyalist sistemin beslenmesi içindir ki daha iyi sömürebilsin, daha iyi istismar edebilsin… Sistem ayakta kalmak için insanı insana ve doğayı insana kırdırır, doğa mahvedilir. Doğa yalnızca dereler tepeler ve ormanlar değil, daha çok insanın kendi doğasıdır, yani onun içgüdüleridir. Birey artık düşünüp taşınmak için özüyle yalnız kalamıyor, sistem onun her yerini, özellikle içgüdülerini gözetmeye can atıyor. İnsanların fantazileri, arzuları, gerçek mutlu hayat hakkındaki düşünceleri və nostaljiləri artık gülünç bir şeymiş gibi değerlendiriliyor. Bu durum da bireyin agresyonunu besliyor. Sonra onun içgüdülerini barajlayarak belli amaçlar için kullanıyor.

Önceleri özgür olan libido, giderek emek şeklinde biriktirildi. Emeğin birikmiş hali ise kapitaldi. Yani kapital libidoyu önceleri emek aracılığıyla sömürüyordu. Şimdiyse kapitalin elinde emek gibi bir araç yoktur. Marks’ın tesbit ettiği gibi kapitalizmin yıkılma nedeni teknolojik gelişimdir. Çünkü teknoloji kapital için gerekli olan artı değeri oluşturmaz. Yani Marks’ın değinmeyip sonradan Froyd’un keşfettiği libido kavramı devreye girdi. Reklâm ve kitlevi telkin ortaya çıktı. Libidoyu gereksiz eşya ve onların çeşitli varyasyonları ile istihtam etmeye başladılar. Emeğin giderek terhis olması (demobilizasionu) sonucunda Avrupa’da çalışan insanlar daha kitlevi şekilde işten boşa atılmaya başladılar. Çünkü reklâmdan etkilenmesi hedeflenen kitlenin boş vakte salınması gerekiyordu. El emeği, fabrikalardan inşaatlara ve başka makinelerin henüz elinin ulaşamadığı yerlere, altyapı çalışmalarına taşınmaya başlandı.

Teknolojinin uygulanması profesyonel olmayan emeğin değerini düşürdü. İşçi katmanı keskin bir şekilde iki parçaya bölündü: Koşullu olarak beyaz ve mavi yakalılar.Yani işçi, bir sinif olarak varlığını yitirdi.

Üçüncü dünya ülkelerinin eski işçileri, ülkelerini terk etmeye mecbur bırakıldı. Kimi savaştan kaçtı, kimi depremden, kimi yoksulluktan kaçtı. İnsanlar ülke değiştirdi, muhacırlık yüz milyonlara ulaştı.

Nardaran’a dönerek söylemek gerekir ki; dini teşkilâtlardan devrimci harekete karşı yararlanma, önceleri de olmuştu. Rusya’da rus ortodoks keşişi, Moskva polis idaresinin gizli casusu olan Papaz Gapon ve “Kanlı Pazar” denen birinci rus devrimini tetikleyen olay hakkında, çoğunuz tarih derslerinde okudunuz. Taleh Bağırzadə’yi Gapon’a benzetmek ne derecede doğrudur, bunu tarih gösterecek. Ama şunu diyebiliriz ki, Gapon’un zamanında yapamadığını İran’daki meslekdaşı Humeyni maharetli bir şekilde hayata geçirdi. Gapon’un teşebbüsünden zamanında bolşevikler yararlandıysa, Humeyni de bolşeviklerin teşebbüsünden yararlanmıştı.

Sağlıkla

Vuqar İmanov / edebiyatgazetesi

 

 

 

Comments

comments