Hazır davaların “kanaat önderleri” çok olur. 
Ama bu davaların bir de gerçek sahipleri vardır.

Dava ne kadar gerçek ve Sahipler ne kadar haklıysa, o sözde Kanaat Önderleri de bir o kadar gerçek sahiplerin altında böcek gibi ezilmeye mahkûm kalır! Gezi’de yaşamadık mı? Sırrı ve “ağaçsever” tayfası Kemalistlerin altında kalmadı mı? İşte onun gibi. Güney Azerbaycan ayaklanması kapanın elinde kalacakmış gibi dursa da, oradaki Türk Halkı salak değildir! Kimlerle hareket edeceğini gayet iyi bilir…

Geçtiğimiz hafta İran hükümeti tarafından sıkı denetimde olduğunu bildiğimiz İran televizyonu, Türkler’i (bizi) ağır hakarete maruz bırakan bir programı pişkincesine yayınladı. Programda bizim dişlerimizi tuvalet fırçasıyla temizlediğimiz ve bu yüzden ağzımızın da çok pis koktuğuna dair son derece ipe sapa gelmez, tam bir fars kurnazlığıyla, aşağılanıyor ve yine her zaman olduğu gibi taciz ediliyorduk. Bunun bir benzerini daha 2006 yılında biz Türklerin hamamböceğine benzetilerek neşredildiği karikatür krizi’nde yaşamıştık.

Hepimiz görüyor ve biliyoruz ki Güney Azerbaycanlı soydaşların kalkışmasında hamamböceği, tuvalet fırçası vb. türde hakaret ve tacizler olayın gerçek formal yapısına, oradaki soydaşların onlarca yıldır yaşıyor olduğu eziyet ve zulümlere ancak birer bahanedir.

Kaçar Türkleri İngiliz desteğiyle Pehlevi ailesinin 1925’teki işgâlinden sonra hep zulümlere sabretmek durumunda kaldılar. Bölgedeki 1000 yıllık Türk hâkimiyeti bu işgâlle bitiyor ve pan-iranist farslaştırma politikaları ekonomik olarak da uygulanıyordu. 1930-1940’lı yıllarda Türklerin yoğunluklu olarak yaşadıkları Güney Azerbaycan bölgesine devlet destekli sadece iki fabrika açılırken, Türklerin azınlıkta olduğu bölgelere; başta Tahran ve Rıza Han’ın doğum yeri olan Mazanderan gibi şehirlere yirmi fabrika açıldı. Böylelikle yoğunluklu Türk nüfusunun dağıtılması ve Türkler’in birliği dirliği parçalanırken ekonomik olarak da güçsüzleştirilmesi planlanmıştı. Ve faşistçe bir bastırma, boyun eğdirme politikası güdülüyordu. Öyle ki kamu hizmetlerinde valilik ve üst yönetim kadrolarına Türkler alınmıyor, yönetici kadrolardan def ediliyor, Türk dili konusunda da ağır baskılara ve tacizlere maruz kalınıyordu. Rıza Han dönemi Tebriz valisi Abdullah Mostofi Türkçe ağıt yakılmasına izin vermiyor, Tebriz milli eğitim müdürü Zogi, okullarda Türkçe konuşulmasını yasaklayarak yasağı ihlâl edenlere ağır cezai yaptırımlar uyguluyordu. Bilir misiniz bu korkak farslar’ın yüzlerce yıl Türk’e korkaklık vergisi verdiğini? Bilir misiniz, savaşmaktan korktuğu için Türk savaşçılarını öne sürerek kendi atıllığında Türk boyundurluğunda rahatça yaşayıp da kendisine Türkler tarafından yukarıda anlattığım gibi faşistçe saldırılar yapılmadan yüzyıllar boyu sadece popolarını büyütüp oturduklarını? Rahatça ve konforla…

Neyse sonuçta Türkiye’de yaşayan ve oradaki akrabalarımızla aynı tarihi, kültürü ve dili paylaşan Türkler olarak Güney Azerbaycan konusunda pek az şey bildiğimizi düşünmekteyim. Tıpkı Şu ana kadar gözlerimizi kapadığımız Irak Türkmenleri, Suriye Türkmenleri Doğu Türkistan Türkleri, Kırım Türkleri, Ahıska Türkleri ve dahası gibi.  Ön Asya’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da başımızı ne yana çevirsek Türk’e çarpmamıza karşın, sanki Türk’ün tek ülkesi Türkiye, tek dert de Türkiye Türkleri’nin derdiymiş gibi davranmaktan vazgeçmemizin zamanı geldi de geçiyor oysa…

Güney Azerbaycan Türkleri’ne ve o coğrafyaya baktığımızda tarihin bizler için karanlık sayfalarına da düşeriz tabii. Öyle ki o karanlık sayfalar adeta kara lekeler olarak durmakta. Şah İsmail – Yavuz Selim ve Timur – Yıldırım Bayazid… Yani gerçekte siyasal-ekonomik sebeplerin mezhep savaşına dönmesi ve Türk’ün Türk’ü kırması temalı trajedileri iyi biliriz.

Ama şu hale bakın ki bir sürü lehimize olan gerçeği bilmezken aleyhimize olan gerçekleri didik-didik biliyor, Türk’ü Türk’e kırdırma, düşman etme ve araya nifak sokma amaçlı olan,  dayatılma tarih bilgileriyle yoğrulup duruyoruz. Ancak ne var ki artık internet sayesinde günden güne küçülen dünyaya ve Türk gerçeğine dönüp baktığımızda sünni, alevi şii müslüman Türkler, Saka’da hristiyan Türkler, ateist Türkler, Orta Asya’da Şaman, Göktengrici Türkler ve musevi Hazar Türkleri’ni görürüz. Artık bizleri birleştiren ve aynı yöne bakmamızı gerektiren gerçekler, şartlar doğrultusunda değişmiştir. Din her ne kadar önemli bir birleştirici unsur olsa da kendi gerçeklerimize bu cepheden bakma retoriği değişmelidir.

Sonuçta Güney Azerbaycan Türkleri 9 Kasım 2015 tarihinde Tahran, Tebriz, Urmiye, Zencan Erdebil, Meşkin, Hoy, Sulduz, Merend, Mugan ve Marağa şehirlerinde haklı kalkışmalarını başlatmışlardır.

30 milyonu aşkın Türkü barındıran Güney Azerbaycan’da, soydaşlarımız onlarca yıldır gördükleri zulüm karşısında asla terörle gündeme gelmemişlerdir. Bu türden bir zararın tam aksine farsların yürüttüğü ekonomik anlamda çökertme ve fakirleştirme politikalarına karşın; onlar, ülke ekonomisinin çok önemli bir payını ayakta ve dinç tutan bir ekonomik enstruman rolü üstlenirler. Yukarıda saydığım şehirlerde gerçekleşen kalkışma mertçe ve TÜRK GİBİ bir kalkışmadır. Haklı bir davanın protestosudur. Kısıtlı bir biçimde bahsettiğim tarihi gerçeklerin yanında onların ayaklanma sebebini “Amerika’nın oyunu” ya da “batı öyle istedi de kalkıştılar” şeklindeki söylemlerle hafifleştirmeye ve yok saymaya kimsenin hakkı olmadığını düşünmekteyim. Orada yaşayan milyonları salak yerine koymaya kimsenin hakkı yoktur!

Ancak şu da bir gerçektir elbette en başta yazdığım gibi, haklı davaların kanaat önderleri çok olur!

Biz kendi davamıza sahip çıkmazsak ona sahip çıkar birileri.

Biliriz ki bizim de bölünmek gibi bir tehlikemiz vardır. Tıpkı Azerbaycan’ın 1828’te (Türkmençay antlaşmasıyla) Kuzey ve Güney olarak bölündüğü gibi.  Batı ve Rus menşeili söylem yumağının aklımızı esir almasına ve “Güney Azerbaycan bağımsızlığına kavuşuyorsa, ya da Kırım ya da Ahıska ya da Türkmeneli ya da Doğu Türkistan… O zaman şu kürtlere de bağımsızlık vermek durumunda kalırız ha!” türünde tarihi gerçeklerden sıyrılmış batıcı ve rusçu algılara gark olmayınız! Çünkü onların onlarca yıldır yapmaya uğraştıkları şey tarihimizi-kültürümüzü oğrulamak, algılarımıza hükmetmek, bizi bize kırdırmaktır!

Bizi topraklarımızı hırsızlamaya yönelik bir kürdistan palavrasıyla korkutup, kendi gerçeklerimizden uzaklaştırmaktalar. Gerek ülkemizin parçalanma planlarını, gerekse Güney Azerbaycan’daki bu kalkışmaya kimler tarafından kanaat önderliği yapıldığını asla gözden kaçırmamamız gerekiyor. Evet Türkler olarak tetikleniyoruz, açık yaralarımıza kurtlarını bırakmak isteyen hain camış sinekleriyle çevrilidir etrafımız. Ancak bu durum 30 milyonu aşkın soydaşımızın haklı kalkışmasını görmezden gelmemize asla bahane olmayacaktır!

Ben bu Pazar, 15 Kasım 2015’te Güney Azerbaycanlı Türk soydaşlarıma desteğimi göstermek üzere İran Konsolosluğu önünde yer alacağım dostlar!

Sağlıkla,

Jale Altunel / edebiyatgazetesi

 

 

 

Comments

comments