Yeni çağ (new-age) akımlarının sözcüsü olan sinema ve edebiyat sektörünün saldırısı altında olduğumuzun farkında mısınız?

“New age” ile ilgili kısa bir bilgi vermeyeceğim. İlgilenenler;  ister Google amcadan,  isterse başka birçok kaynaktan yararlanarak yalan yanlış veya doğru bilgiler edinebilir. Şöyle sorabilirsiniz tabi ki: “Neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl anlayacağım?” Bu haklı bir sorudur. Benim şahsen doğru bilgiye ulaşma yolunda kullandığım birkaç soru vardır. Örneğin: Bu konuyla ilgili elde ettiğim bilginin kaynağı nedir? Bu bilgiyi yayan organın veya kişinin bağlı olduğu değirmenin suyu nereden gelmektedir? Yani kaynağın da kaynağı mevcuttur ki bu bilgi bizim ulaşamayacağımız kadar derinlere saklanmış olabilir. En derine inemesek bile, kaynağa giden yolda bulduğumuz cevaplar,  bize az çok ipucu verecek nitelikte olacaktır. Bu ve buna benzer şüphe etmeye yönelik soruları sorduktan sonra bulacağınız gerçeklerin, hayatın sırrını vermesini beklememenizi öneririm. Ama bir taraftan, hakim dünya düzeninin kırılganlığını hissetmeye başladığınız anın; kendi gücünüzü fark etmeye başlayacağınız an olacağını düşünüyorum.

Sinema ve edebiyat sektörü bu kırılganlığın en çok hissedildiği alanlardır. Burada hemen bir parantez açalım. (Sinema ve edebiyat sanattır!)

-Sanat nedir?

-Efendim sanat şudur budur… diyerek çok kafa patlatılmıştır. Ben burada sanat nedir sorusu üzerine kafa patlatalım demiyorum. Şimdilik kafaları bu konuda sağlam tutma taraftarıyım. Bu yazıda sorgulamayı önerdiğim; kaçınılmaz bir sürecin parçası olan “sanatın endüstrileşmesine” sebep olan “düşünce ve inanç sistemlerinin endüstrileşmesi” konusudur. Yani kaynağa yolculuk…

Bir “çok satanlar” örneği olarak : Lars Iyer  “KUŞKU”

Öncelikle Lars Iyer hakkında kısa bir bilgi:

2 Mayıs 1970 İngiltere doğumlu. Newcastle Üniversitesi’nde felsefe dersleri veriyor. Maurice Blanchot üzerine iki kitabı olan Iyer aynı zamanda kendi bloğu Spurious’ta düzenli olarak yazmaya devam ediyor. Kuşku, Dogma ve Exodus bir üçleme. Bu üçlemesinin ilk kitabı: Kuşku. (Kaynağa giden yolda ayrıca bknz:  Melville House, Believer Book Award,  Goldsmiths Prize,  The White Review ) Kitabın Türkçe çevirisi Kolektif Kitap tarafından yayınlanmış.

Özgün adı “Spurious” olan kitabın Türkçeye “Kuşku” diye çevrilmesi, en kuşku verici durum sanırım. Buna benzer çeviri felaketlerini piyasada birçok kitapta görebiliriz.

Spurious kelimesi, Türkçeye; sahte, düzmece, gayri meşru (çocuk), gerçek olmayan, yapay… gibi sözcükler kullanılarak çevrilebilecekken, kitaba neden “Kuşku” isminin verildiği merak konusu. Çünkü kitapta kuşkuya dair bir ize rastlayamadım. Kitabı okuduktan sonra kuşku ettiğim tek şeyse kitabın kendisi oldu diyebilirim. Neden mi?

Bir kitabı neden alırsınız? Ya tavsiye ve reklam üzerine merak ettiğiniz için; ya da kitapçıya gidip size sunulan “ürünler” içinden, ilgilendiğiniz konularda bilgi alabilmek amacıyla… Çoğunlukla, ön ve arka kapakta kitapla ilgili yazılanların bıraktığı izlenimden yola çıkarak tercihinizi yaparsınız ve eğer daha uzman bir okuyucuysanız, kitabın her hangi bir sayfasını açarak kurulan cümlelerden fikir yürütmeye çalışırsınız. Çünkü iyi bir kitap neredeyse tüm cümleleriyle mükemmele yaklaşmış sayılır. (En azından okuyucunun beklentileri doğrultusunda…) Peki bu kitabın ön ve arka kapağında neler yazıyor bir bakalım:

Ön kapak: Hastalıklı bir şey var bizde, bozulmuş bir şey. Ama sadece bizimle ilgili değil bu, bütün dünyayla ilgili. Sismograf gibiyiz bir bakıma; dünyanın büyük dehşetlerini bağırsaklarımızda hissediyoruz. Bu yüzden sürekli hastalanıyoruz. Bu hastalıklı sistem yüzünden.”

Arka Kapak: Yazar ve filozof Lars Iyer’in asap bozucu komiklikteki ilk romanı Kuşku düşünememekten muzdarip iki düşünürün hikayesini anlatıyor. W. düşünemiyor, çünkü bir şekilde her şey bir türlü anlayamadığı matematiğe ve bir türlü inanamadığı Tanrı’ya çıkıyor. Lars ise (W.’ye göre) çok daha basit bir sebeple, aptalın teki olduğu ve evinde kendi kendine bir din kuran rutubetin etkisinden kurtulamadığı için düşünemiyor. İki adam dünyanın sona ermek üzere olduğundan endişeleniyorlar; kendilerine bir amaç yaratmak, delirmiş bir dünyada aklı başında kalmak ve kendilerine ait bir düşünce bulabilmek tek dertleri. Kitap sonunda bir cevap değil, daha çok soru veriyor bize. Tutunabileceğimiz bir dal bırakmıyor. Ama kitabın cazibesi burada. Yenilmekle ilgili bir kitap bu. Hep daha iyi yenilmekle.

“İnce bir zekanın ürünü olan Kuşku… keskin, komik ve pervasız.”
Publishers Weekly

“Kuşku, neyin doğru neyin yanlış olduğunun iyice belirsizleştiği bir dünyada rutine bağlamış iki düşünürün entelektüel düş kırıklıkları ve ümitsizlikleri üzerine eğlenceli bir roman.”
The Complete Review

“Kitabı bitirmemin üzerinden günler geçmesine rağmen hâlâ gülüyorum. Ama tam olarak kime güldüğümü bilmiyorum.”
Salter Reynolds, The Los Angeles Times

(Kaynağa giden yolda ayrıca bknz: Publishers Weekly, The Complete Review, Salter Reynolds, The Los Angeles Times)

Ön ve arka kapakta kitapla ilgili yazılanların bıraktığı izlenimden yola çıkarak ilk olarak yapmış olduğum yorum: Mizahi bir dille yazılmış, inanç ve düşünce sistemi eleştirisi… Eğer konuyla ilgileniyorsanız: “Evet neden olmasın, alınabilir” diyerek yazılanlara kolaylıkla tav olursunuz ve kitabı alıp okumaya başlarsınız.

Öncelikle belirtmeliyim ki kitap kesinlikle komik değil. Küçük bir tebessüm bile ettirmiyor. Hemen bir parantez açalım. (Buradan mizah anlayışımın“Seinfeld” dizisi düzeyinde, evrensel bir boyutta olduğunu; Jerry Seinfeld’in de ayrıca Yahudi kökenli olduğunu da belirtmek isterim ki; kitapla ilgili getireceğim yorumların yanlış anlaşılmasını baştan engellemiş olayım. Hatta Seinfeld ile ilgili bilgiyi kaynağından şu şekilde verebilirim: Yahudi bir aileden gelen oyuncunun soyağacında Osmanlı dönemi Halep kentinden, ABD’ye giden Selim Hüsnü ve Salha çifti de vardır. Çift ülkeye kayıt yaptırırken, resmi makamlara uyruklarını Türk olarak belirtmiştirŞimdi de “noluyo yaaa” diyenlerin,  Cengiz Özakıncı’nın Derin Yahudi kitabını alıp okumasını önererek bu parantezi burada kapatıyorum.) Özetle kitap kuşkuya yer vermeyecek şekilde komiklikten uzaktır.

Gerçekçi olursak eğer, kitabı şu sözcüklerle özetleyebiliriz: mesih, mesihçilik, Yahudi, Yahudi tipi, Yahudi kanı, Protestanlara özgü bir suçluluk duygusu (ilginç bir sıfat tamlaması) , matematik, tanrı, Tevrat, din, kurtuluş yıldızı, dava, kıyamet, deccal, Kim Korkar Yahudi Mesihçiliğinden (yine ilginç bir tanımlama), yaradılış öğretisi, ateizm, melankoli, Musa, Macarlar, Kafka, Rosenzweig, ölüm, ilahi mutluluk, Sebatay Sevi, Yahudilikten dönenler, vs …

Kitapta, ilgimi çeken birkaç kısa cümleyi de burada paylaşmak isterim:

-W’nin ailesi sonradan Hristiyan olmuş Yahudi kanı taşıyor.

– Protestanlara özgü bir suçluluk duygusu onu ofise çekiyormuş habire.

-Din değiştirenler ve boş yere meni akıtanlar Mesih’in gelişini geciktirirler.

-Her konuşma kıyametçilik üzerinden Mesihçiliğe vardırılmalı; W’nin ilkesi bu..

Bence kitabı özetleyen cümle, kitabın içine yerleştirilmiş… “Hakiki düşünce ve hakiki iman, hakiki düşünür ve hakiki bir dindar gibi görünmekle başlayabilir.” Hatta daha ileri giderek bu cümlenin, yazarla ilgili düşüncem olduğunu söyleyebilirim.  Kendisinin dindar olup olmadığını bilemem ve bu durum beni hiç ilgilendirmez fakat kuşkusuz ki bir düşünür olmadığını söyleyebilirim. (İsterse galaksiler arası felsefe dersi veriyor olsun.) Kitap yeni çağa ait hiçbir fikir ve kuram içermiyor. İçermek zorunda mı? Kitap hakkında ön bilgi veren tüm yanlış yönlendirmelere rağmen; Hayır!  Beni burada rahatsız eden ve üzerinde durulması gereken konu; bir kitabın “felsefe yapıyorum” ayağına ırkçılığın ve faşizmin kapılarını zihnimizde aralamak gibi bir görev üstlenmiş olması. Tabi bu kitabı okuyup da hayatı değişen Orhan Pamuk zihniyetli gizli faşistlerin olduğuna eminim. İşte vahim olan da budur. Zihin işgali!

Çağımızda, bir kitap veya bir film pazarlamak işin maddi boyutudur. Bu düzen içinde kaçınılmaz olandır. Uzun vadede gerçekleştirilense zihin işgalidir. İşte bu kaçınılması şart olandır. Eksik veya yanlış bilgiyle çarpıtılan her tarihsel olay, her fikir, her oluşum ve her inanç gelecek kuşakların ayağına dolanacak saçmalıklar üçlemesinin ilk basamağıdır. Bunu fark etmek ve buna karşı tavır almaksa bizim ilk basamağımız olmalıdır. Okul kitaplarındaki : “yazar burada ne demek istiyor” sorusuna, eğer yazar saçmaladıysa  “yazar burada kusura bakmayın ama goy goy yapmış” diyebilmek, öncelikle okuduğunu anlamaktan geçer. Pazarlanan sanatı; “ama bu kitabı çok büyük bir feylozof yazmış, bu filmi de koskoca holivud çekmiş” zihniyetiyle değerlendirip, anlamlandırmaya çalışırsanız, çok uzun yıllar önce bir ülkede yapılan demokratik seçimlerin sonucunda sandıktan “devrim” çıkmadı diye “noluyoo yaaa” deyip, depresyona giren zavallılara benzersiniz. Sonra da bir avuç azınlık, zihinlerinize ve hayatınıza tecavüz etmeye devam eder. Siz de zamanla her şeye alışıp #love #peace #tekyoldevrim yazarsınız alnınızın ortasına ama ne yazık ki sonuç yine değişmez. Çünkü: #beyinbedava.

Aycan Yayla  / edebiyatgazetesi

Comments

comments