Ah be Abla! Ah be Müzeyyen Abla…

Duydum ki sen de gitmişsin. Koskoca bir devri sırtlanıp da üstelik. Geride kalmak zor be Abla, hele böyle bir zamanda. Hele bir de geriye bakıp görünce yapılanları tek tek.

Bugün Cengiz Özakıncı’nın bir yazısını okudum  “Açılımın 50 Yıllık Küresel Tarihi” diye. Ne tarih ne tarih! Ulusların kendi kaderini tayin hakkı’nın nasıl halkların kendi kaderini tayin hakkı’na evrildiğini, hangi anlaşmalarla ulus devletlerin parçalanma, un ufak edilme sürecine sokulduğunu açık seçik anlatan bir yazıdır. Mutlaka okunmalı.

Sanat, tarihler boyu her dönem burjuva kültürü izdüşümündeki yürüyüşünü sürdüre gelmiştir. Gönül telimizi titretenlerle “gönül telimizi titretmesi istenenler” ayrımı her daim egemenlerin dayattığı sanat algısıyla halkın doğal olarak benimsedikleri arasında gel-gitler yaşamış ve böylece edebiyatta resimde müzikte ve diğer dallarda kendilerine birer yer edinebilmişlerdir.

Halk ozanları aşıklar, her dönem protest kişilikleriyle dilden dile çağlarken, egemenlerin zengin kaynaklarından istifade eden burjuva, arkalarında büyük bir destekle yürümüş. Ya da tam tersi. Yani saflarını egemenlerden yana tutanlar, onlara sunulan olanaklar sayesinde entelektüel birikim için gerekli olan zamanı kendilerine yaratabilmişler. Ve yine bu ikisi aynı potada erirken son kararı halk vermiş. Bu durum çağlar boyu olduğu gibi hâlâ da böyledir.

Sakın ne alakası var Müzeyyen Ablamız’la da demeyin. Var hem de çok alakası var. Hele Cengiz Özakıncı’nın “Açılımın 50 yıllık tarihi” adlı yazısıyla daha da alakalıdır.

Egemenler sanatı siyasi bir araç olarak kullanmasalar “Devlet Sanatçılığı” gibi bir müessese olur muydu hiç? Ne komik değil mi? Yani devlet sanatçılığı değil komik olan. Halkın bunu yemesi. Bu nişaneyi “payeyi” aslında birçok sanatçı da yemiştir ve yemeye devam edecektir. Ola ki zaten adı üstünde “sanatçı”; egosu bir parça yüksek insandır. Payelenmek elbette gurur okşar ve naif duygularla bu onura mazhar olur.

Müzeyyen Senar Atatürk’ü canlı görmüş belki de son kişiydi, onun takdirini almış ve Atatürkçü kimliğiyle tanıdığımız bir sanatçımızdı. Büyük bir ses olmasının yanında o efeli tavrıyla ve duruşuyla tam bir Türk kadını, bu halkın sevgilisiydi. 1998 yılında ona da Devlet Sanatçılığı ödülü verildi. Ama o devlet artık bizim devletimiz değildi. İşte tuzaklar böyle kurulur. At izi it izine böyle karıştırılır. Müzeyyen Ablamız o kadar bizdendi o kadar bizdi ki, onun bu bizliğini bile kullandılar! Kullanılan sadece onun bizliği miydi peki? Atatürk’e olan sevgisi saygısı, duruşu her şeyi…

Ben küresel gücün bizi bölme ve parçalama sürecini düşünürken, sanatı ve 1980 darbesi sonrasında “SANAT”’la, hatta sanatın da en kapsayıcı olan iki dalı MÜZİK ve SİNEMA’yla beyinlerimizin nasıl yıkandığını, bunların nasıl etkili birer araç, silâh olarak kullanıldığını düşünmeden edemiyorum. Meselâ Polonya, bir devlet politikası olarak halkı sinemasıyla eğitme yolunu seçmiştir. Hem de ikinci dünya savaşı sonrası Polonya’sında bu strateji çok etkilemişti beni. O dönem Polonya filmlerine baktığınızda bu açıkça görülür…

Haydi şimdi bir de bizim 1980 sonramıza bir bakalım.

Müzeyyen Senar gibi büyük devlerin halkla taş plaklar haricinde buluşma yerleri halk konserleri ve gazinolardı hepimizin bildiği üzere. Gazino kültürü Türk Sanat Musikisi’nin halka ulaşmasında başat konumdaydı ve orta gelirli insanların bu güzellikten nasiplenmesi maddi bakımdan son derece kolaydı.

1980 darbe sonrasının Özal’lı döneminde bölünmeye çanak tutan sanatsal faaliyetler ciddi bir biçimde bir bir kendini göstermeye başlamıştı. Bizler artık Türk Sanat Musikisi dinleyemez olmuştuk. Gazinolarda da televizyonlarda da sinemalarda da Arap kültürüyle bezeli o yakası bağrı açık  acılı amcalarla ve yanık (çok ezilmiş) sesleriyle, tuhaf nameleriyle tanıştırıldık…

Kimileriniz Orhan Gencebay’ın akilliğine çok şaşırdınız. Ben şaşırmadım. Daha dün gibi aklımdadır Timur Selçuk’la bir televizyon programına konuk edilmeleri ve insanların Orhan Gencebay’ı kutsayıp Timur Selçuk’tan nefret etmelerinin sağlanması… O zamanlar ben Timur Selçuk’tan yana tavır almış ve “ay ne kadar da beyefendi(!)” olan Orhan Gencebay’a ifrit olmuştum. Fena halde dışlanmış, fena halde müzikten anlamaz ilân edilmiştim. Eh evet arabesk sevmiyorum kardeşim zorla mı? Ha Orhan Abinizi de alın ne yanınıza korsanız koyun şimdi. Benden uzak Allah’a yakın. Akilmiş de bilmem neymiş, peh! Ondan ancak akil adam olurdu zaten, ki öyle de oldu.

Kadın ses sanatçıları gazinolardan birer birer uzaklaştırıldı o dönem yine. Güzellik ön plâna çıktı. Orasını burasını açsın da yeter’di. Hatta “Allah için güzel kadın”lardan biri yıllarını enstrumanına gömmüş güzide saz heyetini bile beğenmeyecek, “ben detone olmuyorum siz çalamıyorsunuz” diye laf edecekti…

O dönemin sinemasına bakıyoruz ki, aman Tanrım! Ne biçim kürtlü köy filmi yaptı o dönem? (ki kürtlü köy filmine doymadılar,hâlâ tam gaz devam bu) Nasıl da ezilmişler ahh! Bu ajitasyonla yoğrulduk durduk. Ve tabii diğer bir uç olarak yine afiyetle yiyelim diye önümüze konan şu feminizm var. O dönem çokça da feministli filmler çekildi. “Bir atıf Yılmaz filmi” filan denilerek. Cayır cayır ataerkilliğin yaşandığı şu dönemde feminizm deyince aklıllara sadece cinsel özgürlüğü tuhaf bir yozlaşmayla beraber sokan. Yahu biz bu değiliz durun n’oluyorsunuz dedik? Yine yaranamadık. Bir özgürlükçü bir özgürlükçü oldu ki kadınlarımız, sormayın gitsin. Özgürlükten anladığı da neyse(!) artık… Seksenler seksenler. Özgürlük ve demokrasi kavramlarının nelerle özdeşleştirilip önümüze nasıl konduklarına mihenktir o seksen darbesi. Bölücü ‘yeni kürt teali’nin ve gerici ‘yeni islam teali’nin hortlatılmasının önemli bir mihengi!

Diyecek çok söz var daha ama hem uzatmak istemiyorum, hem de zaten herkes bunları biliyor. Ben sadece toparlamak, anımsatmak ve Devletin değil bu halkın sanatçısı olabilmiş Müzeyyen Ablamız’a bir saygı duruşunda bulunmak istedim.

Sağlıcakla…

 

Jale Altunel  

 

edebiyatgazetesi

 

Comments

comments