Ülkemizin ve dünyanın gidişatını nesnel bir bakış açısıyla değerlendirmenin neredeyse imkansız olduğu bir dönemden geçiyoruz. Yürüdüğümüz yol dar, uzun ve karanlık. “Tünelin sonundan bir ışık geliyor ama” diyen romantiklerden tutun da, felaket tellallığı yaparak insanları umutsuzluğa ve rehavete sürükleyen uzmanlara kadar herkes el birliği ile dünyanın köküne kibrit suyu dökmekle meşgul. Bir tarafta ayakları yere basmayan, öbür tarafta toplumu yorgunluğa ve bezginliğe sürükleyen bir yaklaşım. Gerçeklerin değil sadece duyguların konuşulduğu bir dünya… Sevgi ve nefret üzerinden yürütülen propaganda çalışmaları ve sulanmış, sulandırılmış beyinler… İçinde yaşadığımız mevcut sistem, öncelikle insanların duygularını kullanarak; düşünme, karar alma ve uygulama mekanizmalarını bozmak üzerine kurgulanmış durumda. Peki bu neden ve nasıl yapılıyor ? Hedef nedir? Hedefi ve nedeni kısaca özetledikten sonra, nasıl kısmını güncel konularla örnekleyebiliriz. Hedef : Yeni Dünya Düzeni (NWO) Neden: Kurgusu yapılan, yönetmenleri ve oyuncuları belirlenmiş yeni düzen için gerekli ve yeterli izleyiciye ulaşabilmek. Nasıl mı? Bunun için çoğunluğun rızası alınmalı, psikolojik olarak ortam hazır duruma getirilmeli, hedefe en az masrafla, en kolay yoldan gidilmeli ve düğmeye basılmalı. “Hedef” ve “neden” çok önemlidir. Fakat hedef ve neden bilinse bile “nasıl” kısmı anlaşılamadan, karşı bir güç oluşturmak ve hamle yapabilmek mümkün değildir. “Peki hedefe nasıl ulaşılmaya çalışılıyor?” sorusunu güncel konulardan örnekler vererek açıklamaya çalışalım. Soru: Kafalarımız nasıl güzel oldu? Cevap: Ana akım/ Yaygın/ Küresel Medya! Nasıl mı? Örnek: Önce ayaklar baş yapıldı. Başlar Halk TV kafası oldu. Teröristler “özgürlük savaşçısı” oldu güya faşizm karşıtı televizyon kanallarında. Arada bir bu en Atatürkçü televizyon kanallarına Red Hack çıktı. “Bu imamın ordusu ve Kemal ‘in ordusunun kavgası. Biz tarafsız kalıyoruz. An gelecek her ikisine de darbeyi biz vuracağız “ dedi. Memleketin yeni sol-ucanı “selo the iron-stone” (Çeviri:Demirtaş.Kendilerinin Türkçeyle sorunu olduğu için bu soyadı daha uygun gördük.) çıktı bu söylemi destekledi. Her yerinden diploma ve sertifika fışkıran çok eğitimli aktivistlerimiz tüm bu medya maymunluğuna alkış tuttu. Ne de olsa “Sırrı the bıyık power” bir ağaç için kendini helak etmişti.Kimse de sormadı bu bıyık power, pkk hektarlarca alan ormanı yakarken nerdeydi diye.Ben söyleyeyim neredeydi. Bir gün Imralı’da bir gün Cihangir’deydi. Ülkemizin en başarılı terörist sanatçısı oldu kendisi.Meclise kotla girdi.Acayip aykırı oldu.Heralde keramet o post-modern bıyıklarda dedik geçtik de bunları da bir kenara not ettik. (Not: Hey gidi Ali Kemal) Kendini Atatürkçü diye tanıtanlar “Detaya takılmayalım. Sonuçta hepimiz recodan kurtulmak istiyoruz” diyerek akıl tutulması nasıl yaşanır kanıtladı. Bilinmeyen bir sebepten (gündem değiştirme demeyeceğim, çünkü gündemin kendisi gündem değiştirme üzerine kurgulanmış durumda) boş-bakan, sanatçı müsveddelerine “sanatçı müsveddesi” dedi. Bunu duyan, bir zamanlar asker olan, şimdilerde ise Halk TV de pkk propagandası yapan sanatçı müsveddesi Mustafa Altıoklar çıkıp boş-bakana çattı. Biz recoyu sevmediğimiz için pkk nın kucağına oturuverdik hemen.Ne de olsa Halk TV Atatürk “reklamı” yapıyordu. Anlayacağınız ortam adeta Alice harikalar diyarı oldu. İşte böyle böyle, medyanın yaptığı “çokça yalan çok az doğru” isimli yemeği yemekten göbek yaptık. Bir rehavet çöktü üstümüze. Ses çıkarmadık.

Gel zaman git zaman bu kafası güzel tayfa cumhurbaşkanlığı seçimlerine taktı kafayı. Reco gidecek de biz de şirinler köyünde sonsuza kadar mutlu yaşayacaktık hani. Masal bu ya işte. Sonra bir kısmımız dedik ki bu çok demokrat ahaliye; “Kötünün iyisi olmaz. Kötü sadece kötüdür. Yapmayın etmeyin. Seçilmişlerin içinden seçim yapılmaz. Ben bilmem beyim bilir, koca koca partiler aday gösterdiyse bir bildikleri vardır biat anlayışıyla, gönüllü kölelik kabul edilemez. Memleket elimizden kayıyor.Topyekün ihanete ortak ediliyoruz.Bu oyunu görüyorum demek, öğretilmiş çaresizliğe kafa tutmak demektir” dedik.Gerçekçi yaklaşımlarımızı dil döktük açıkladık.Ne oldu peki.Bir kısmı “kalp soldan” atar diyerek selonun başını çektiği halaya katıldı. Bir kısmı “en azından duruşu beyefendi” diye cehennem zebanisi bir kuklaya sempati duydu. Nefret ve sevgi üzerine kurulu bir siyasi seçim ortamı yaratıldı. Bu oyuna katılmayanlar, Dündar efendi ve benzerleri tarafından vatan haini ilan edildi.Günah keçisi yapıldı. Korkunç propaganda rüzgarında savrulanlar, faturayı boykotçulara çıkardı.Aynı anda, güzide üniversitelerimizin, özgürlükçü demokrat hocaları hdp minibüsü önünde çektirdikleri fotoğraflarla sosyal medyada beğeni yağmuruna tutuldu vs vs. Soğuk rüzgarlar esmeye devam ederken memlekette, Amerika’da Ferguson isyanı başladı.Bu sırada Snowden’ın yıldızı tekrar parlatıldı. Ebola virüsü dendi. Bill Gates’in adı ebola ile anılmaya başlandı. “Komplo bunlar hep” dendi. Arada iklim değişikliği nedeniyle İstanbul’da gündüz vakti gece oldu. HAARP dedik. “HAARP olsa ne olacak.Belediye iyi çalışsa sel falan olmaz” dendi. Robin Williams öldü. Bu ölüm haberiyle ilgili yas tutma durumu sosyal medyada fazlasıyla abartıldı. Kurtlar vadisindeki rolüyle Necati Şaşmazı seven, fakat gerçek adını Polat Alemdar sananları “yurdum insanı” diye aşağılayan “yurdum enteli” sosyal medyada “Robin de iyi adamdı çok severdik” gibisinden cümleler kurarak yurdum insanına karşı üstünlüğünü kanıtladı. Sonra bir baktık Bill amca tekrar piyasaya çıktı.Bir kova buzu kafasından aşağı boşalttı güya ALS hastalığına dikkat çekmek için.Dünya bu soytarılığı gördü ve gönüllü katıldı. Kıyamet tohum deposu, Ebola, Bill Gates, Soros bağlantıları ne olacak peki dedik. Komplocu olduk. Sunulan gerçek bilgilerin komplo teorisi kategorisinde değerlendirildiği bir dünyada yaşıyoruz dedik. Şüphe gerekli dedik. Bir şeyler dedikçe dedik. En sonunda kimilerine göre paranoyak olduk. O zaman şov mast go on… dedik biz de. İşte “yeni dünya düzeni” için “nasıl” kıvama getirildiğimiz ve “nasıl” aptal yerine konduğumuzu ifade etmek için verilmiş bu örnekten yola çıkarak, öncelikle bu saçmalıklar rüzgarıyla doğal olarak sersemlemiş olduğumuzu kabul etmeliyiz. Tedavi olmak ve kendimize gelmek içinse bir kova buzu başımızdan aşağı dökmemiz yersiz olacaktır. Saatlerce derin dondurucuda da kalsak, çamaşır makinesine girip yıkansak da yine bir şey değişmeyecektir. Peki bu durumda ne olabilir ve oldurulabilir? Ne yapılabilir? Ana akım/ yaygın medyanın (sizden, bizden, ondan yana gözüküyor olması önemli değil) bize neyi,ne zaman, nasıl,nerede,neden düşünmemiz gerektiği ile ilgili pompaladıklarına göre yönlendirilmeyi reddetmek yapabileceklerimiz arasındadır. Çünkü bu onlar için daha başlangıçtır ve oyunun sonraki aşamaları tahmin ettiğimizden de sert geçecektir. Görülen odur ki zor günler bizleri bekliyor. Ne tünelin sonunda görülen ışıkla bozmalıyız kafayı ne çiçekle, böcekle. Gerçekler ortada. Durum zor ama içinden çıkılmayacak kadar zor değil. ”Nasıl” kısmı değişkenlik göstererek “hedef” şaşırtmaya çalışılabilir. Fakat özünde hedef şaşmamaktadır. Büyük resmi sağlıklı değerlendirebilmek için, “nasıl” sorusunun cevabında gizli kalan detaylara bir an önce hakim olunmalıdır. Yoksa bu kafayla o detaylar bize hakim olacaktır. İşte o zaman kesin bir ışık gözükecektir tünelin sonunda. O ışık üzerimize gelen trenin ışığı olacaktır yalnız. Hiç şüpheniz olmasın.

thumb-1358039514041-diopeter_test_1excursion_train_ride_090

  Son-uç : (Daha değil)

Aycan Yayla

 

 

Comments

comments